24 MAYIS 2024 CUMA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






İNSANLARIN DOĞAL DİNİ İNANIŞLARI ASLA SİYASİ RANT ARACI OLARAK GÖRÜLMEMELİDİR
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kaste ve fiile dayanan taasupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz. (Gazi Mustafa Kemâl Atatürk-1924)

 10 Mayıs 2024 Cuma 

Din, tanrıya inanma ve ibadet etme konusunda oluşmuş düşünce ve davranma düzenidir. Dinlerde tanrı, kainatı yaratan ve sınırsız kudretlerin kaynağı olan kutsal bir varlıktır.

Din duygusu doğal olarak her insanda mevcuttur. Din, oldukça kişisel ve karmaşık bir konudur. Her insanın kendi inançları ve kültürel değerleri doğrultusunda dini hususlarda farklı bir cevabı olabilir.

Dinler, insanlara ahlaki davranışlar, ruhsal rehberlik ve toplumsal değerler sunarak yaşamlarını daha anlamlı kılmayı amaçlar. Bütün dinler insanların hayatlarının anlamını ve amacını sorgulamalarına yardımcı olurken, aynı zamanda toplumsal düzeni ve dayanışmayı da teşvik ederler.

Dinler arasında farklılıklar olsa da, özünde insanlara sevgi, hoşgörü, saygı ve barış gibi evrensel değerleri öğretmeye yönelik oldukları söylenebilir. Bu nedenle, en doğru dinin aslında insanın kendi içinde bulduğu huzur, mutluluk ve anlam olduğunu söyleyebiliriz.

Özetle, din olgusu kişisel bir inanç meselesidir ve insanların manevi ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, ahlaki bir rehberlik sağlayabilecekleri, toplumsal düzeni destekleyebilecekleri bir yol olarak değerlendirilebilir.

Bizim iyi bir birey olmamızı, milletleşmemizi ve daha sonra da sağlıklı bir biçimde devletleşmemizi sağlayan temel unsurlardan biri olan din duygusu Anayasamızın "DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ"ni belirleyen 24'üncü Maddesi ile doğrudan yasaların korunması altına alınmıştır.

Peki, ülkemizde Anayasa ve yasalarla koruma altına alınan din duygusu nasıl irtica ile bağdaştırılıyor. Veya irticai faaliyetlerde din ön daima plana çıkartılıyor.?

Aslında İrtica, sadece din alanında görülen bir hareket değildir. Sosyal yaşamın her kesitinde irticai hareketlere rastlamak mümkündür. İrtica; sosyal ve politik bir hareket olup gayesi; Atatürk'ün deyimiyle "Atılan nâfi (yararlı) bir adımı ortadan kaldırarak eskiyi geri getirmektir." Bir başka deyiş ile irtica; toplumsal değişmelere ve gelişmelere karşı gösterilen ve akıl dışı yanı ağır basan bir karşı reaksiyondur.

Gerçekleştirilen her sosyal ve siyasi değişme, yararlı ve akla yatkın bir biçimde cereyan etmeyebilir. Bu bakımdan bu değişikliklere tepki gösterilmesi bazen normal karşılanabilir. Çünkü bunlar genellikle irticai bir karakterde değildirler. Ülkemizde sosyal ve siyasi tepkiler çoğunlukla dinden yararlanmayı düşündükleri yahut dini bir karaktere bürünüp, tepkiler din adına ortaya konduğu için İRTİCA KAVRAMI; daima din alanıyla organik bağı olan bir problem olarak görülmüştür.

Oysa her türlü ilerlemeye açık olan ve hatta her alanda ilerlemeyi teşvik ve adeta emreden İSLAM DİNİ'nin irtica ile herhangi bir ilgisi yoktur. İnsanlara hep ileriye, daha doğruya, iyiye ve güzele gitmelerini öğütleyen İSLAM dini ile İRTİCA”kavramı asla birbiri ile bağdaşmamaktadır. İrtica; dinin bizzat kendisinden değil, yanlış bir din anlayışından ve cehaletten güç almaktadır. İşte bu yüzden;

- Hangi derecede yaşanırsa yaşansın, dinin icaplarını yerine getiren bir yaşam tarzının irtica ile hiçbir ilgisi yoktur.

- Zamanla dini hayatın içine giren yanlış tefsirler ve hurafeler yahut dinin mana ve ruhunu anlamayan bazı kimselerin din alanında öne sürdükleri sözde yeniliklere tepki göstermenin de söz edilen irtica ile bir ilgisi yoktur.

- Peygamber ve Sahabe’nin yaşadıkları sade dini hayatı örnek alarak böyle bir hayatı yaşama arzusu içinde bulunmanın da (Çevresini rahatsız etmediği ve kendileri gibi davranmaya zorlamadıkları sürece) irtica ile ilgisi yoktur.

- İrtica hareketi, çoğunlukla bilgisizlik, taassup, yobazlık, çıkar hesapları ile birlikte bulunduğundan irticai tutum ve davranışları tam olarak belirlemek ve diğer olaylardan ayırmak hiç de kolay değildir.

Atatürk İRTİCA kavramını;" Milli hâkimiyet prensibine karşı çıkarak saltanat ve hilâfeti geri getirmek isteyenlerle, lâikliği dinsizlik olarak niteleyenler " için kullanmıştır.

Atatürk'ün ölümünden sonra çok partili siyasi ortama girildiğinde karşılıklı dinsizlik ve irtica suçlamaları ülkemizde karışıklık yaratırken, yurttaşlar arasında dini inanışlarına göre ciddi kamplaşmalar meydana gelmiştir.


Günümüzdeki siyasi ortamı kendileri için müsait gören bazı cahil ve yobaz kişilerin irticaî tutum ve davranışlarını açıkça sergilediklerine şahit olunmaktadır. Siyasi iktidar tarafından bu gibi tutum ve davranışların ana sebepleri sosyal ve siyasal açıdan tespit edilerek önleyici tedbirler alınması gerekirken nedense bu yola gidilmediği ve aksine hoşgörü ile karşılandığı dikkat çekmektedir. Hatta bunların faaliyetlerinden siyasi destek dahi umulmaktadır . Destek gördükleri için hareketlilik kazanan tarikat faaliyetleri çağımızın gerekli kıldığı bilgi ve teknolojiden yeterli ölçüde nasiplerini alamadıkları için irtica ve gericilik olaylarının gelişmesi önlenememektedir.

İnsanoğlu var olduğu sürece dini duygular onunla birlikte gelişecek ve bu konuda aydınlanma ihtiyacı ebediyen devam edecektir. Bunun fiziki olarak önlenmesi mümkün değildir. İşte bütün diğer dinlerde olduğu gibi son din olana Müslümanlıkta da insanlığın son peygamberinin Hazreti Muhammet Mustafa ve en son kitabının da Kuran olduğu bilinmesine rağmen, tarikat ve cemaat olgusu Türk Toplumunun yaşantısında daima bulunmuştur. Ve daima ön planda yer alarak insanlarımızın sosyal yaşamını önemli derecede etkilemiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş ve yükselme dönemlerinde eğitim, gelişme, kalkınma, ülkedeki birlik, beraberlik ve adalet anlayışının sağlanmasında en büyük desteği tarikatlar başta olmak üzere dini kuruluşların yaptığı bir gerçektir. İmparatorluğun son dönemlerine gelindiğinde ise dini teşekküller giderek bu işlevlerini yitirmişler ve adeta ülkenin geri kalmışlığının baş destekleyicisi durumuna düşmüşlerdir...

Başlangıçta her biri birer bilim ve kültür yuvası ve eğitim kurumu olarak görev yapan Zaviye, Tekke ve Medrese gibi İslamiyeti referans alan teşekküller; son dönemlerde dini görünümlerinden sıyrılıp siyasi ve ekonomik alanda güç merkezi olmaya başlamışlardır. Bu kuruluşlar her türlü ilerleme ve teknolojik gelişmenin karşısına kaba kuvvetle çıkarak toplumun her alanda geri kalmasının başlıca sebebi olarak görülmüştür.

Milli Mücadele döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına karşı başlatılan isyanları örgütledikleri bilinen bu teşekküller; Cumhuriyet döneminde de yapılan ve yapılacak inkılâpların önündeki en büyük engel olarak görüldüğünden tamamı kanun ile kapatılmıştır. Tarikat çalışmaları yasaklanmış ve dini eğitim veren Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmıştır. Çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile dini eğitim dâhil her türlü eğitimin devletin kontrol ve denetimi altında Milli Eğitim Bakanlığına bağlı devlet okullarında verilmesi uygulaması başlatılmıştır.
Son olarak yürürlükte olan 1982 Anayasasının “İnkilap Kanunlarının Korunması” başlıklı 174. Maddesi ile Cumhuriyet yönetimi irticaya ve irticai kuruluşlara karşı kesin tavrını koymuştur.

174. Madde; "Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.” şeklindedir.
.
Şimdi bu Anayasaya göre Türk milletinin her ferdine düşen temel görev; laiklik ilkesine dört elle sarılarak ülkemizi ortaçağın karanlık dehlizlerine sürüklemek isteyen gerici akımlara karşı akıl, bilim ve yargı yolunu kullanarak mücadele etmek olmalıdır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Mayıs 2024 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale