17 ŞUBAT 2024 CUMARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






HAMAS İNTİHAR EDİYOR… İSRAİL YİNE KAZANIYOR…
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Felaket başa gelmeden evvel, onu önleyecek ve ona karşı savunulacak gerekleri düşünmek lazımdır. Geldikten sonra dövünmenin faydası yoktur. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1920)

 13 Ekim 2023 Cuma 

Dünya gündemini birkaç gündür HAMAS liderliğindeki Filistinlilerin İsrail’e karşı başlattığı saldırılarla ortaya çıkan sıcak savaş durumu işgal ediyor.

76 yıllık yaşantımda dünyanın merkezi konumundaki Ortadoğu bölgesinde savaşsız geçen gün görmedim. Yıllardır süren Suriye iç savaşının sona ermesinden sonra yeniden silahların konuştuğu kara günlere döndük.

İsrail kurulduğundan beri daima savaş-kargaşa-kaos ortamı olarak tanınan Filistin toprakları; Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için her ne sebeple olursa olsun asla vazgeçilemeyecek kutsal değerlere sahiptir.

Filistin'in halkı tarih boyunca birbirleri ile çatışmıştır. Bölgenin gerçek sahibinin kendileri olduğu savına şiddetle sahip çıkan ayrı dinlerin mensuplarının diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışması ile başlayan çatışmalarda topyekün Filistin halkı daima kan, gözyaşı ve şiddet görmüştür.

Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi ile 1517'de Osmanlı egemenliğine giren bölgede 400 yıl süren gerçek bir barış süreci yaşanmıştır. Bölge insanı her alanda güvenli ve müreffeh bir yaşam sürmüştür. Filistinliler aralarında çatışma olmadan tek bir millet gibi yaşamışlardır.

Osmanlının çöküş döneminde Yahudiler, II nci Abdülhamit'ten Osmanlı borçları karşılığında Filistin'den toprak talep etmişlerdir. İstekleri kabul görmeyen Yahudiler toprak ve vatan hayallerini ancak İkinci Dünya Harbi sonunda gerçekleştirdiler. Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler; Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti. 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım plânı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail’in kuruluşunun ilan edilmesiyle bölge halkının devamlı savaş ortamı içinde yaşaması artık olağan ve vazgeçilmez bir kader olmuştur.

Kuruluşunda büyük katkısı olan ABD, İsrail'i her alanda desteklemiştir. Bu destek; ABD bütçesinden her yıl yapılan finans yardımları ile birlikte, bölge ticaretini yönlendirmesi ve bölgeyi denetim altında tutması için ticari, askeri, siyasi, sosyal ve kültürel yardımlar şeklinde oluşmuştur.

Filistin’de kan ve gözyaşının durması için başta BM olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş tarafından kararlar alınmıştır. Fakat hiçbiri İsrail tarafından uygulanmamıştır. Bundan sonra da uygulanması beklenemez. BM; 1967’de aldığı 242 Sayılı Karar ile; “İsrail'in 1967 yılı öncesi topraklara çekilmesi, Filistin Devletinin kurulması ve Arap ülkelerinin İsrail'i tanıması kararlaştırılarak bölgeye barış getirilmesi” istenmesine rağmen çatışmalar hiç durmamış aksine şiddetini arttırmıştır.

İlk günden itibaren savaşta fiilen İsrailin yanında ve desteğinde olduğunu ilan eden ABD bölgeye uçak gemisi göndermiştir. Çünkü ABD kendisini İsrailin hamisi olarak görmek ve bunu dünya kamuoyuna göstermek zorundadır.

- Çünkü ABD; petrolü üzerinde bulunduran stratejik önemi haiz Ortadoğu bölgesinde huzur ve istikrar istemez.

- Çünkü, ABD’nin dünya ticaret yollarını kontrol eden Ortadoğu’da asla vazgeçemeyeceği çıkarları vardır.

- Çünkü, ABD Petrolün sürekli çıkartılması ve dağıtımının da tamamen kendi kontrolünde bulunmasını ister.

- ABD bölge ülkelerinin ve küresel güç merkezlerinin petrol üzerinde hak iddia etmelerini önlemek için bölgede istikrar ortamının oluşmasını engellemek zorundadır.

- ABD, bölge halklarının devamlı çıkar çatışması içinde olmasını ister. İngiltere’nin 1920'de bölge halkları arasında yarattığı sun'i nifak tohumlarının daima yeşermesini ister. Bölge halklarının demokrasi ile değil, daima teokrasi ile yönetilmesini destekler.

ABD’nin bölge politikası Coğrafya ilminin doğal neticesi olup başka bir alternatifi yoktur. Yani İsrail büyük çatışma ortamının sorumlusu değildir.

Böylece İsrail kurularak kitaplarda vadedildiği iddiası ile sapsağlam vücuda bütün bünyeyi etkileyecek kadar zararlı mikrop salınmıştır. Hastalanan bünyeyi tedavi edecek doktorda her zaman ABD olmuştur.

İsrailde 130 ayrı ülke ve kültürden Musevi dinine inandıkları için göç eden insanlar yaşamaktadır. Dünyanın şeriat ile idare edilen tek dinci ve ırkçı yönetimi İsrail'dir. Aşırı dinci devlet herşeyin tek hakimidir. Bu yüzden başka dinlere bağımsızlık tanıması da asla mümkün değildir.

İsrail HAMAS’ın saldırılarına her türlü savaş kurallarını hiçe sayarak karşılık vermiş ve Gazze adeta taş üstünde taş kalmayacak şekilde bombalanmıştır. Sivil halkın kayıpları giderek artmaktadır. Bu duruma ne yazık ki Arap ülkeleri seyirci kalmaktadır. Peki Arapların gücü İsrail'in onlarca katı değil mi? Araplar biraraya gelerek asırlarca huzur içinde yaşadıkları ata topraklarından İsrail'i atamazlar mı?

Malesef atamazlar. Çünkü Araplar bunu defalarca denedi. İsrail'i ortadan kaldırmak üzere biraraya gelip ve dört bir yandan saldırdılar. Fakat her saldırı sonunda daha fazla toprak kaybettiler. Günümüzde ise tamamen ABD güdümündeki petrol zengini kıral ve şeyhlerin hükümran olduğu Arap dünyasının böyle bir teşkilatlanma içine girmesi ve müşterek bir cephe oluşturarak hareket etmeleri de imkansızdır.

O halde soralım. Bu bölgede sorunlar çözümsüz mü kalacaktır? Çözümsüzlük hep çözüm mü olacaktır? Tabii ki hayır. Çözüm bölge ülkelerinin birliğinden ve bölgesel güç olarak bir çatı altında asgari mutabakat ile toplanmalarından geçmektedir. Osmanlı bunu yapmıştır. İsrail yöneticilerinin ağzından ister istemez dökülen " Osmanlı'nın bir manga ile sağladığı istikrarı biz bir ordu ile sağlayamıyoruz" şeklindeki acı yakınması, belkide sorunun çözümü için yol gösterici olacaktır.

Aslında bu toprakların gerçek sahibi Filistin halkıdır. Filistinliler; Yahudi, Müslüman, Hristiyan gibi inançları olsa bile ayni ortak kültüre sahip birbirleri ile kaynaşarak binlerce yıl birlikte yaşamış bir halktır. Ayrılıkları sun'idir. Bu halklar tarihte bir büyük üst yönetim altında birarada barış içinde yaşayabileceklerini isbat etmiştir. Yine yaşayabilirler. Fakat bunun için bölge halkları ile liderleri arasında uzlaşı ve diyalog gereklidir.

Bu uzlaşının gerçekleşme yeri Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, bu bölgede ABD ve AB menfaatlerine set çekebilecek ve bölgede huzur ve istikrarı sağlayabilecek potansiyel güce sahip tek ülkedir. 600 yıl bölge halkları arasında huzur ve güveni tesis eden Türkiye’nin tekrar bu işlevi yapabilmesi için yöneticilerinin kendi gücünün farkında olması gerekir. Ayrıca ABD ve AB politikalarını doğrudan uygulayan bir ülke konumunu terk etmemiz gerekmektedir. Türk milleti olarak kendi milli menfaatlerimiz doğrultusunda kendi seçtiğimiz milli hedeflere bizi ulaştıracak milli stratejiler üretip uygulamaya koymadıkça başarı şansımız yoktur.

Türkiye, bu işlevi en iyi şekilde yapabilecek tarihi tecrübeye ve milli güç unsurlarına sahiptir. Ben, yeterli potansiyelimiz ile birlikte bölge halkları üzerinde önemli derecede etkimiz olduğuna inanıyorum. Yeter ki milli menfaatlerimiz ışığında oluşturacağımız milli hedefleri her şart altında elde edebileceğimize inanmış ve meseleleri milli gözlükle görebilecek öngörüye sahip yöneticilerimiz olsun.

Günümüzün sıcak savaş durumuna gelecek olursak. Kanaatime göre bu defada tarihte gördüğümüz sahneler aynen tekrarlanacaktır. Yani İsraile saldırarak adeta intiharı seçen HAMAS şiddetle cezalandırılacak ve İsrail topraklarını daha da genişletip konumunu güçlendirecektir.

Bu topraklarda yaşayan ve bombalar altında vahşice can vermeye değil barış ve huzur içinde birlikte yaşamayı öğrenmeleri gereken Filistin halkı ise kaybedecektir. İsrail yine kazanacaktır. Ve bölge halkları daha uzun süre gerçek bir barış ve huzurdan mahrum kalacaktır..

Türkiye olarak; savaşan taraflara eşit uzaklıkta ve tam bir tarafsızlık içinde bulunmamız ve asla taraflara askeri bir destek vermememiz gerekmektedir. Burada bize düşen görev barışı tesis için yapılan çalışmalara önderlik etmek olmalıdır. Nitekim hükumetin açıklamalarından bu yolun takip edileceği anlaşılmaktadır.

Ve ben son söz olarak diyorum ki ;Ortadoğu'daki bütün olayların çözüm yeri Ankara’dır. Bölgedeki güç dengeleri ile tutarlı ve tarafsız bir politika uygulayarak barışı sağlayabilecek, uzlaşmayı gerçekleştirecek tek güç Türkiye’dir. Bunu sağlamak için hiç yerden fikir ve destek almaya ve küresel güçlerin çizdiği politikalar içinde yer aramaya gerek yoktur. Yeterli devlet tecrübemiz ile birlikte seçeceğimiz milli hedeflerimizi elde edilebilecek potansiyel gücümüz vardır. Kendimize güvenmek ve gücümüze inanmak zorundayız...



Dr. Tahir Tamer Kumkale
13 Ekim 2023 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale