27 Mayıs 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Cumhuriyetimizin teminatı cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 2006 yeniyıl konuşmasına her türk vatandaşı sahip çıkmak zorundadır
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

İnsanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1931)

 8 Ocak 2006 Pazar 

Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Sezer işgal ettiği makamın vakar ve haysiyetine yaraşır şekilde büyük bir mücadele örneği sergiliyor. Küresel güçlerin ülkemiz üzerindeki saldırılarına, ülkenin bölünmesini öngören dayatmalarına karşı adeta tek başına karşı koyuyor. Cumhuriyete ve Cumhura (halka) layık bir lider olmanın örneklerini sergiliyor.
Cumhurbaşkanı Sezer, tam bir teslimiyet duygusu içinde milli değerlerimizin erozyona uğratıldığı ülkemizde yapılan bütün yanlışları gördüğünü belirtiyor ve çözüm yollarını göstererek ilgili makam ve yetkili kişileri uyarıp tedbir almaya zorluyor.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 31 Aralık 2005 günü canlı olarak sunulan “YENİYIL KONUŞMASI” ülkemizin içinde bulunduğu kötü gidişin tespit edildiği ve çarelerinin gösterilerek ilgililerin göreve davet edildiği tarihi bir vesika niteliğindedir.
Kanaatimce bu konuşma metni, günümüzde karşı karşıya kaldığımız küresel tehdit göz önünde bulundurulduğunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “GENÇLİĞE HİTABESİ” kadar önemlidir. Gençliğe Hitabe’nin yazılmasını gerektiren silahlı işgal bugün yoktur. Fakat bundan daha kötüsü bugün insanlarımızın beyinleri işgal edilmiştir. Bu işgal devam etmekte ve yıkımını her geçen gün arttırmaktadır.
Cumhurbaşkanının bu konuşmasının her satırının üzerinde dikkatle durulması ve ülkemizin kalkınma ve güçlenmesi için mutlaka uygulanması gerekmektedir. Konu bu kadar mühimken bu konuşmanın hiçbir muhatabı çıkmamıştır.
Ne iktidar ve ne de muhalefet partileri belirtilen konuları sahiplenmemiştir.
Müzakere basını gerekli ilgiyi gösterip Cumhurbaşkanının tespitlerini halka iletme görevini yerine getirmemiştir.
Devlet Televizyonu ise bu konuşmayı defalarca tekrarlayarak halkın bilgilenmesini sağlama görevini yerine getirmemiştir.
Anarşist ve teröristler ile devlet düşmanlarına her fırsatta sahip çıkan aydınlarımız da Cumhurbaşkanının uyarılarını görmezlikten ve duymazlıktan gelmişlerdir..
Anayasal kuruluşlarımız ise sessiz kalmayı tercih etmişlerdir.
Sivil Toplum kuruluşları da duymamış gibi davranmışlardır.
Oysa Sayın Ahmet Necdet Sezer’in bu konuşması tarihi bir vesikadır. Zamanlaması ve veciz ifadeleri ile ülkemizin durumunu apaçık yansıtmaktadır. Bununla Cumhurbaşkanı yönetimi devletin gerçek sahibine yani millete şikâyet etmektedir. Millete bu şikâyet iletilmediği takdirde hiçbir yararı yoktur. Buz üzerine yazılan yazı gibi kısa bir süre içinde etkisi kalmayacak ve unutulacaktır.
Şimdi bu ülkeyi seven, kalbi millet, devlet ve bayrak aşkı ile dolu kişi ve kuruluşların bu sese sahip çıkmaları ve bu sesi halka ulaştırmaları gerekmektedir.
Ben Tahir Tamer Kumkale olarak bu görevi seve seve üzerime alıyorum. Ve sütunlarımı Sayın Cumhurbaşkanının tarihi belge niteliğindeki 2006 Yeni Yıl konuşmasına ayırıyorum. Sayın Sezer'in bu konuşmasını aynen yayınlayarak halkımızın Cumhurbaşkanının arkasında toplanmasına katkıda bulunmayı hedefliyorum.
İşte Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tarihi konuşması;
Değerli Yurttaşlarım,
Acı ve tatlı olayları, sevindirici gelişmeleri, mutluluk veren anıları ile bir yılı daha geride bırakıyor, umudumuzu koruyarak, huzur içinde yeni bir yıla girmenin coşkusunu yaşıyoruz.
2006 yılının ülkemize, Ulusumuza ve tüm insanlığa barış, kardeşlik, huzur, mutluluk ve gönenç getirmesini, dünyanın ortak sorunlarının çözülmesi için yeni bir başlangıç oluşturmasını diliyor, sizlere saygılarımı, en iyi dileklerimi sunuyorum.
Kuşkusuz yeni bir yıl, beklentiler ve hedefler yönünden, bireyler, toplumlar ve ülkeler için farklı anlamlarla yüklüdür.
Türkiye, Cumhuriyet'in ilanıyla, çağdaş dünyanın onurlu, saygın, güvenilir bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir. Bu gurur ve güvenle, gelinen düzey yeterli görülmeyerek, her alanda güçlü olabilmek amacıyla tüm olanakların seferber edilmesi önemlidir.
Öncelikler gelişen koşullar doğrultusunda ve gerçekçi yaklaşımlarla gözden geçirilip, yeni atılımlar gerçekleştirilerek, başta Avrupa Birliği üyeliği olmak üzere, hedeflere ulaşmak için birlik içinde çalışılacaktır. Politikaları sorumluluk bilinciyle oluşturmaya, Türkiye'nin ulusal hedeflerini ve çıkarlarını ilgilendiren konularda siyaset üstü bir yaklaşımla hareket etmeye, toplumsal uzlaşmanın sağlanmasına, kurum ve kuruluşların işbirliğine özen gösterilmelidir.
Siyasal güdülerin, toplumsal önceliklerin önüne geçmesine izin verilmemeli, her zaman ve her koşulda kamu yararı gözetilerek, ulusal birliğimizi zedeleyecek tutum ve davranışlardan, kamu vicdanında rahatsızlık yaratan uygulama ve düzenlemelerden uzak durulmalıdır.
Gelişen her ülke gibi, kuşkusuz Türkiye'nin de sorunları vardır. Türkiye, sorunlarına karşın, yurttaşlarının yarınlara güvenle bakmasını sağlayacak olanaklara, en güç koşullarda akıl ve sağduyu ile karar alma ve uygulama bilincine sahiptir.
Bugün için düş gibi görünen hedeflerin gerçekleştirebilmesinin, Cumhuriyet'in ve kazanımlarının yaşatılmasına, birlik ve dayanışma ruhuyla daha çok çalışılmasına bağlı olduğu unutulmamalıdır.
Cumhuriyet'in temel niteliklerini çok yakından ilgilendiren sonuçsuz tartışmalarla gündem yaratmaya uğraşmak yerine, gerçek sorunlara eğilinmeli, sorunların aşılabileceği inancı her koşulda korunmalı, Ulusa, Devlete, demokrasiye güvenilmelidir.
Gücümüze inanarak, umudumuzu canlı tutarak, karamsarlığa kapılmadan, çağdaş dünyayla bütünleşme yolunda yorulmadan ilerleyeceğiz.

Değerli Yurttaşlarım,
Dünyamız, olumlu ve olumsuz gelişmelerin bir arada yaşandığı bir süreçten geçmektedir. Bilim ve teknoloji alanındaki yenilikler, ilerleme yolunda yeni ufuklar açarken, terör, çatışmalar, açlık ve salgın hastalıklar, insanlık için tehdit olmayı sürdürmektedir.
Artan uluslararası işbirliğine karşın, terörizm, kalıcı dünya barışının önündeki en büyük engel olma özelliğini korumaktadır. Güçlülerin egemen olduğu ve başta insan hakları olmak üzere evrensel değerlerin hiçe sayıldığı günümüzde, kalıcı dünya barışının sağlanması, tüm ülkelerin ortak çabasını ve anlayış birliğini gerektiren, ancak ulaşılması güç bir hedef olarak algılanmaktadır.
Küresel anlamda yoksulluk yaygınlaşmakta, zengin ve yoksul kesimler arasındaki uçurum, geçmiş yıllara göre daha da büyümektedir. Stratejik kaynakları paylaşmayı amaçlayan güç savaşımı, tüm insanlığı olumsuz etkilemektedir.
Dünyada ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliklerin giderilmesi yolunda somut adımlar atılmadığı sürece, küresel ölçekte daha iyi yaşam koşulları oluşturulamayacak; toplumlar, ülkeler ve bölgeler, toplumsal, siyasal ve ekonomik çalkantı tehdidinden kurtulamayacaktır.
Bunun bilincinde olan Türkiye, bir yandan kendi halkının mutluluğunu ve gönencini arttıracak uygulamalara ağırlık verirken, öte yandan küresel düzeydeki eşitsizliğin ortadan kaldırılması için ciddi adımlar atılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmektedir.
Türkiye, güçlü ekonomisi, laik ve demokratik, çağdaş Devlet ve toplum yapısı, bölgesinde bir istikrar öğesi olma konumuyla, tüm ülkelerin egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumayı temel alan doğru, akılcı, gerçekçi, barış ve istikrar amaçlı politikalarını özenle sürdürecektir.

Değerli Yurttaşlarım,
2006 yılına girerken, Türkiye'nin geleceği yönünden önemli gördüğüm kimi konulardaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti, Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir. Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçilemez.
Ulus'un adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir."
O Ulus' ki, tarihte eşi görülmemiş bir özveriyle yurdunu yabancı işgalcilerden kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş, tüm devrimleri birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyet'in kazanımlarından birlikte yararlanmış, sevinci ve güzellikleri birlikte yaşamıştır.
Bilinmelidir ki, çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların, ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır.
Anayasa'nın başlangıcında ve 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Anayasa'nın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusu'nun çıkarlarının her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir.
Anayasamıza göre, Türk Ulusu, siyasal bir birliktir ve tekil devlet yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Ulusal kimlik bilincini yerleştirmeden tekil devlet yapısını korumak olanaksızdır.
Anayasa'daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak Anayasa, "Türk Devleti"ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi "Türk" sayan kuralıyla, birleştirici ve bütünleştirici bir ulusçuluk anlayışını benimsemiştir. Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Çok kültürlü toplumlarda "birlik", ulusal devletle sağlanmış ve "tek ulus" ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi, farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur.
Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması, Türk Ulusu'nu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına gelmemektedir.
Tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun tüm yurttaşların Türk Ulusu olarak adlandırılması, yurttaşlar arasındaki eşitliğin sağlanması, "çoğunluk" içinde bulunan çeşitli etnik kökenli yurttaşların "azınlık" durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir.
Anayasa'daki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur" kuralı da, "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını göstermektedir.
Türk Ulusu'nun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkum olduğu bilinmelidir.

Değerli Yurttaşlarım,
Lozan Barış Antlaşması'nın kimi kurallarının tartışmaya açılmak istenmesi de bu kapsamda değerlendirdiğimiz, anlamsız ve kabul edilemez bir girişimdir.
Türkiye'nin siyasal ve ekonomik bağımsızlığını ve uluslararası düzeydeki eşitliğini dünyaya kabul ettiren Lozan Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan benzer anlaşmalardan bugün geçerliliğini ve güncelliğini koruyan tek belgedir.
Ulusal birliğimize, bölünmez bütünlüğümüze zarar vermeyi amaçlayan, hukuksal geçerliliği olmayan, Lozan Antlaşması'nda yer almayan ve Türkiye'nin egemenlik haklarıyla bağdaşmayan kimi beklentilerin gündeme getirilmesine anlayışla yaklaşılması beklenemez.
Türkiye, Cumhuriyet'in kazanımları sayesinde, bölücü terör başta olmak üzere karşısına çıkarılan güçlüklere karşın, bölgesinde laik, demokratik, çağdaş rejimiyle örnek gösterilen bir ülke konumundadır.
Tüm bunlar bilinirken, dış dünyadan, Cumhuriyet'in nitelikleri ve Devlet'in temel kurumları ile ilgili dayanağı olmayan açıklamalar yapılması bizleri başka düşüncelere götürmektedir. Türkiye, uluslararası alandaki ilişkilerinde başkalarının yönlendirmesi ya da istemleri doğrultusunda hareket etmeyecektir.
Siyasal kimliği ya da temsil ettiği makam ne olursa olsun herkesin, Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerine, kurumlarına, egemenlik haklarına saygı göstermesi ve ülke gerçeklerini doğru değerlendirmesi gerekmektedir.

Değerli Yurttaşlarım,
Anayasamızın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri, yargı bağımsızlığı ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır.
Güçler ayrılığı ilkesini benimseyen parlamenter demokrasilerde, bu ilkenin doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır.
Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için, mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir.
Bu nedenle, Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı, 138. maddesinde de yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları belirtilmiştir.
Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140. maddede, yargıçların mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerine göre görev yapacakları; 138. maddede, yargıçların, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.
Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda bir siyasal parti mensubu olan Bakan'ın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşar'ın yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.
Öte yandan, yargıç ve savcı adaylarının sınavının Adalet Bakanlığı'nca yapılması da yargı bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Anayasa'da yargıçlık ve savcılık mesleğine verilen özel önemin gereği olarak, bu mesleğe girecekler, adaylığa alınma ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturulmak istenmiştir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, 1995 yılında verdiği bir kararda; Anayasa'ya göre, yargıç ve savcıların mesleğe kabulü ve atanması yetkisinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda olması gerektiği, nitelik saptamadan mesleğe kabul kararı verilemeyeceği ve nitelik saptama işlevinin adaylığa alınma dönemini de kapsadığı belirtilerek, sınavın Adalet Bakanlığı'nca yapılmasını Anayasa'nın "yargı bağımsızlığı" ilkesine aykırı bulmuştur.
Tam bağımsız bir yargıdan söz edilebilmesi için, yargıç ve savcıların adaylığa alınma sınavının bağımsız bir kurul olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nca yapılması anayasal zorunluluktur.
Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi, yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için, yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumların ivedi olarak düzeltilmesi gerekir.
Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.

Değerli Yurttaşlarım,
Kamuoyunun duyarlılığını artırmak amacıyla bugüne kadar konuşmalarımda sıklıkla dile getirdiğim yolsuzluklar konusu, ivedilikle ve kararlılıkla üzerine gidilmesi gereken bir sorun olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
Yolsuzlukların önlenmesinde yetersiz kalınması, toplumda huzursuzluk ve umutsuzluk yaratmakta, Devletin temel organlarına karşı güven kaybına yol açmakta, hukuk devletine inancı sarsmaktadır.
Yozlaşmanın bir ürünü olan yolsuzluklarla savaşımda başarıya ulaşılması, her şeyden önce yasama, yürütme ve yargı organlarının, kamu görevlilerinin, basının, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaşlarımızın, bu konuda ortak istence sahip olmalarına bağlıdır.
Sonuçlarıyla birey, toplum ve Devlet yaşamını olumsuz etkileyen yolsuzluk eylemlerine karşı toplumun izleyeceği duyarlı tutum caydırıcı bir işlev yaratacak, ayrıca yetkilileri olaylar karşısında daha kararlı davranmaya yönlendirecektir.
Etik değerlerin temeli olan dürüstlüğün yanı sıra, saydamlığın, katılımcılığın ve hesap verilebilirliğin bir yönetim ilkesi olarak benimsenmesi, yürütülen çabaların başarısını artıracaktır.
İyi eğitilmiş, etik değerlerle donatılmış kuşaklar yetiştirilmesi, yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi; ulusal gelirin hakça paylaşımının sağlanması; sınırsız bir yargısal soruşturmaya olanak tanıyan sistem oluşturulması; denetimlerin eksiksiz, nesnel, yansız, bağımsız yapılması, yolsuzluk olaylarını önemli ölçüde azaltacaktır.

Değerli Yurttaşlarım,
Konuşmamın bu bölümünde, Yasama Yılı açılışlarında ve kimi konuşmalarımda birkaç kez vurguladığım yasama dokunulmazlıkları üzerinde durmak istiyorum.
Anayasa'nın 83. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri için yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı birlikte düzenlenmiştir.
Maddeye göre, milletvekilleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleri ile Meclis'te ileri sürdükleri düşünceleri nedeniyle sorumlu tutulamazlar.
Parlamenter demokratik sistemi benimseyen ülkelerde olduğu gibi, Anayasamızda da, çok yerinde olarak, kamu yararı amacıyla milletvekilleri için yasama sorumsuzluğu öngörülmüştür.
Ne var ki, Anayasa'da bununla yetinilmemiş, seçimden önce ya da sonra suç işlediği ileri sürülen milletvekilinin, Meclis kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı, yargılanamayacağı ve üyelik süresince verilen ceza hükmünün yerine getirilemeyeceği belirtilmiştir.
Böylece, milletvekilleri için, parlamenter işlevi dışındaki kişisel eylemleri nedeniyle de yasama dokunulmazlığı getirilmiştir.
Yasama dokunulmazlığındaki kamu yararı amacı, yasama sorumsuzluğundaki kadar açık değildir. Yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği süresince olsa da, bir milletvekilinin kişisel eylemi nedeniyle dokunulmazlığa sahip olması, yasama erkinin yüceliğiyle bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, yolsuzlukla savaşımda başarılı olunabilmesi, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasıyla yakından ilgilidir.
Bu nedenlerle belirtmek isterim ki, yasama dokunulmazlığının kaldırılması, toplumsal beklentilere olumlu yanıt oluşturacaktır.

Değerli Yurttaşlarım,
Ulusal egemenliğin kaynağı ulusal istençtir. Ulusal istenç, ancak özgür seçimlerle yaşama geçirilebilir. Bunun için Anayasa'nın 67. maddesinde, tüm yurttaşlarımıza seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı getirilmiştir.
Yine aynı maddede, seçim yasalarının, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesi öngörülmüştür.
Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte, alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir.
Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında aşırı bölünerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yansımasının yaratacağı istikrarsızlığın önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, oyların temsilci sayısına dönüşmesinde, "baraj" olarak adlandırılan oransal sınırlar konulmasını zorunlu kılmaktadır.
Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve Devlet yönetimini aksatmayacak biçimde birbirini dengeleyerek yasaya yansıması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı denge, aynı zamanda demokratik hukuk devleti niteliğinin gereğidir.
Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil sistemini gerektirmektedir.
Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının parlamentoya olabildiğince uygun ve adaletli biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak istikrarı gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır.
Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin siyasal dağılımının tümüyle parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle siyasal partilerin tümünün Meclis'te temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu sistemin de, yönetimde istikrar ilkesine aykırı düşeceği açıktır. Ne var ki, oy kullanan seçmenin yaklaşık yarısına ilişkin siyasal görüşün parlamentoda temsil edilmediği bugünkü seçim sistemini temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.
Önemli olan, kabul edilebilir bir "baraj oranı" ile her iki ilke arasındaki duyarlı dengeyi sağlayabilmektir.

Değerli Yurttaşlarım,
Gelecek kuşaklara, yurttaşı olmaktan gurur duyacakları, başarılarıyla övünecekleri bir ülke bırakmak, onlara aydınlık yarınlar hazırlamak ortak sorumluluğumuzdur.
Türkiye'nin çağın gereklerine uygun açılımlarla, yeni ülkülere doğru ilerlemesi, Devrimcilik ilkesinin gereği, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefinin zorunlu sonucudur.
Türkiye, benimsediği hedeflere ulaşmak için, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden ödün vermeden demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devleti ilkesini geliştirmek zorundadır.
Bilgi toplumunun gerektirdiği altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi, bu bağlamda Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin artırılması, genç bir nüfus yapısına sahip olmamız nedeniyle büyük önem taşımaktadır.
Eğitimde kaliteyi düşürecek, Öğretim Birliği ilkesini zedeleyecek, laik eğitim sisteminin yozlaşması sonucunu doğuracak uygulamalardan kaçınılmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, toplumsal ve ekonomik yapılarını, sanayilerini ve eğitim sistemlerini bilimsel yeniliklere göre uyarlayan ülkeler, dünyadaki ilerleme yarışında ön sıralarda yer almaktadırlar.
Bireylerin gelecek kaygısı taşımaması için, ekonomik sorunlar yanında, toplumsal yaşamı tehdit eden güvenlikle ilgili sorunlara da önem ve öncelik verilmelidir.
Her şeyden önemlisi Cumhuriyet'in niteliklerinin tartışmaya açılmasını amaçlayan uğraşların, yararsız girişimler olmaktan öteye geçmeyeceğinin anlaşılması gerekmektedir.
Türk Ulusu, tarihsel ve kültürel birikimine bundan sonra da sahip çıkacak, bu değerleri yaşatacak, çağdaş bir ülke olmanın gereklerini ödünsüzce yerine getirecektir.
Geçmişte tüm sorunlarını inanç ve kararlılıkla aşan Ulusumuzun Cumhuriyet felsefesine, kendisini var eden değerlere, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefine bağlı kalarak, mutlu yarınlara ulaşacağından kuşku duymuyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, yurt içindeki ve dışındaki yurttaşlarımızın, Kıbrıs'taki ve Türk dünyasındaki soydaşlarımızın ve tüm insanlığın Yeni Yılını kutluyorum. Barışın, sevginin ve hoşgörünün egemen kılındığı bir dünyada yaşamak umuduyla, Yeni Yılın herkese, başarı, sağlık, mutluluk getirmesini diliyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
8 Ocak 2006 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale