21 Kasım 2017 Salı

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Kürt kimliği
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Diyarbakır'lı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep ir ırkın evlatları, hep ayni cevherin damarlarıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1932)

 10 Aralık 2005 Cumartesi 

Başbakan'ın bir takım aydın geçinen kişilerle yaptığı görüşmede "Kürt Sorunu" olduğunu dile gitmesi ve hiç gereği yokken kimlik kavramını ortaya atması ülkeyi içinden çıkılamaz bir kavram kargaşası içine soktu. Bu kargaşa içinde bir takım aklıevvel ve her şeyi bildiğini sanan garip kişiler Türkiye'de Türklerden başka her milletlerin bulunduğunu ve Türk adını alan bir milletin asla olmadığını tartışma cesaretini dahi gösterdiler.
Akıl ve izan'ın olmadığı, fikirlerin dışarıdan yönlendirme ile dile getirildiği ortamlarda mantıksızlığın ve garabetin varacağı bu seviye herkese örnek olmalı. Bin yıllık Türk yurdunda "Türk olmanın adeta suçluluk anlamına geleceği bir ortamın olabileceğini" bundan on sene önce söyleselerdi insanı delilik ile suçlarlardı.
Oysa bugün benim yurdumda "Demokrasi olmadığını" savunan garip varlıklar gözlerimizin içine baka baka Kürt Kimliğini öne çıkartırken bu topraklarda Türk olmadığını söyleme cüret ve cesaretini gösterebiliyorlar.
Buna cahil cesareti demeğe dilim varmıyor. Çünkü cahilinde bir aidiyeti ve bir kimliği vardır. Ben kendilerine aydın sıfatı vermekten çekinmeyen bu kimlik fukarası kalabalıkların kendini inkâr eden bir seviyeye gelebilmiş olmalarını küresel saldırıların başarısı olarak değerlendiriyorum.
Bugün ülkemde etnik bölücülük faaliyetleri hızla devam etmektedir. Dağdakiler eşkıyalıkla bu fiili yaparken, şehirdekiler basın aracılıyla ayni faaliyetlere alkış tutmaktadır.
Bütün tarihi ve ilmi gerçeklere rağmen günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı yürütülmekte olan bölücülük propagandasının ve faaliyetlerinin temelinde küresel emperyalist güçlerin Ortadoğu'ya ve bölge petrolüne hâkim olma politikası yatmaktadır.
Her geçen gün güçlenen, büyüyen ve etki alanını genişleten Türkiye Cumhuriyeti küresel emperyalist ülkelerin bu emellerine ulaşmaları için daima engel olmakta ve onların menfaatlerine set çekmektedir.
Zengin kültürel değerleri, dinamik ve enerjik eğitimli nüfusu, yeraltı ve yerüstü doğal zenginlikleri ile her geçen gün güçlenen ve büyüyen Türkiye; dünyanın en problemli bölgeleri olan Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya için yegâne istikrar unsurudur. Kanaatime göre bölge barışı ve huzuru ancak, Türkiye'nin güçlenmesi ve bölge politikalarına ağırlığını koyması ile daha da artacak ve kalıcı bir statüye kavuşacaktır.
Binlerce yıllık mazisi boyunca hür ve bağımsız yaşamış bulunan Türk Milletinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk vasıtasıyla "YURTTA SULH, CİHANDA SULH " politikasını bütün cihana ilan etmiş ve bu politikaya 82 yıl boyunca sadık kalmıştır. Ancak bu açıkça belirlenmiş gerçekçi politikasına rağmen, ne yazık ki emperyalist dış güçlerin öncelikli hedefi olmayı önleyememiştir.
Özellikle Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde 19 uncu Yüzyılın başlarından itibaren İngiltere ve Rusya tarafından başlatılan Türk vatanını ve Türk milletini bölme çabaları bugünde SEVR Antlaşması hükümlerine uygun şekilde devam etmektedir.
Ülkemiz üzerinde milli menfaati olan ve güçlü bir Türkiye'yi kendileri için ciddi bir rakip olarak gören devletlerce bölme çabaları bıkmadan, usanmadan birbiri peşi sıra yaratılan senaryolarla sahneye konulmaktadır. Bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin anavatandan kopartılarak bu bölgede emperyalist emellerine hizmet edebilecek, her alanda kendilerine bağımlı kukla bir devlet yaratılmaya çalışılmaktadır.
Irak'ın işgali ile birlikte Kuzey Irak'ta ABD tarafından oluşturulan kukla Kürdistan Federal Devletinin kurulmasını müteakip, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun da "Büyük Kürdistan"a dâhil edilmesi için çabalar artmış. Etnik bölücülük olayları çok ciddi boyutlara erişmiştir.
Türkiye'nin jeopolitik konumunun kendisine sağladığı avantajlar; bölgede menfaati olan güçlerin birbirleri ile birtakım siyasi angajmanlar içine girmesine sebep olmaktadır. Bütün iyi niyetli yaklaşımlarımıza rağmen bazı komşularımız küresel güçlerin bu oyunlarında piyon olmaktadırlar.
Bilindiği gibi Türklerin Ortadoğu'da hükümran oldukları 400 yıl boyunca bölge halkları tarihlerindeki en uzun süreli güven, huzur ve refah düzenini sürdürmüşlerdir. Bu yıllar bölge insanları için ALTIN YILLAR olarak tanımlanabilir. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı'dan zorla kopartılan bu bölge halkına sözde bağımsızlıkları verilmiştir fakat sözde bağımsızlıklar ile huzur ve güven ortamları ellerinden alınmıştır.
Bölgede oluşturulan SURİYE, IRAK, ÜRDÜN, SUUDİ ARABİSTAN, YEMEN ve EMİRLİKLER gibi devletler; tarihi, kültürel, ticari ve nihayet millî temeller üzerine değil, sunî olarak yaratılan ve birbirleri ile her an sıcak savaşa sebep olabilecek önemli problem sahaları üzerinde oturtulmuştur. Osmanlı egemenliğinin kalkması ile geçen yıllar boyunca bölgede barış değil, daima savaş şartları ve kuralları egemen olmuştur.
Ortadoğu ülkelerinin birbirleri ile olan savaşları ( ve bilerek planlı bir şekilde yaratılan ) ve anlaşmazlıkları hiç bitmemiştir ve bitmesi de beklenmemektedir. Ülkemiz de bu çatışmaların dolaylı ve dolaysız etkileri altında kalmaktadır. Bu coğrafyanın doğal gereğidir.
Dünyanın bugün bilinen petrol rezervlerinin % 60,5 kadarına sahip olan Ortadoğu ülkelerine petrol ne yazık ki refah ve huzur getirmemiştir. Bölge siyasi coğrafyasını daima İsrail lehine değiştiren Arap-İsrail Harpleri, Lübnan'ı bitiren İç Savaş faciası, 10 yıl süren İran-Irak Harbi, Irak'ı ortadan kaldıran iki KÖRFEZ SAVAŞI ilk anda akla gelenlerden birkaçıdır.
Asırlarca Türk idaresinin bölgedeki tek huzur ve güven dolu dönemi olduğu gerçeğine gözlerini kapatan bazı komşularımız, maalesef özellikle KÜRTÇÜLÜK konusunda dış güçlerin piyonu olmuşlardır.
Demokrasi ve özgürlük havariliğine soyunan ve fakat asırlardır insanlığa karşı en acımasız sömürge usul ve metotlarını uygulayan emperyalist batılı devletler Türkiye topraklarında bir KÜRT DEVLETİ kurulmasına yönelik faaliyetlere katkıda bulunmak üzere adeta birbirleri ile yarışa girmişlerdir.
Küresel patronların teşvik ve desteği ile başta ERİVAN olmak üzere, dost ve müttefikimiz olan çeşitli Avrupa başkentlerinde paravan "KÜRT KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA MERKEZLERİ" kurulmuştur. Bu merkezlerde gerçekleştirilen sözde ilmi çalışmalar Türkiye aleyhine olarak yürütülmekte ve bulundukları ülke siyasetçilerinin yakın ilgi ve desteğini görmektedir.
Buralarda yapılan çalışmaların temel hedefi; Aralarında sadece şive farklılıkları bulunan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Türk aşiretlerini 'KURMANÇ' ağzı etrafında birleştirerek kendilerine muhtaç suni bir millet yaratmaktır.
Bu gayeye ulaşmak için, bu insanların binlerce yıldır değiştirmeden günümüze getirdikleri gerçek kimlikleri bir yana bırakılarak ilmi gerçekler tamamen göz ardı edilmektedir. Anadolu'yu birlikte vatanlaştırdığımız insanlarımız; yalan, yanlış ve uydurma birtakım kavramlar etrafında birleştirilerek Anavatanlarından kopartılmaya çalışılmaktadır.
Bu çalışmaların dayandığı ilk fikri yapıyı Rus Bazil Nikitin ile Minorsky ortaya atmışlardır. İran'ın Urmiye şehrinde konsolosluk görevlisi olarak görev yapan Bazil Nikitin ve Minorsky gibi Rus kökenli ve Rusya destekli araştırmacıların tamamen yalan ve yanlış varsayımlara dayalı sözde araştırma belgelerine dayanılarak suni bir KÜRT KÜLTÜRÜ ve bu kültüre dayalı bir KÜRT MİLLETİ yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak bütün gayretlere rağmen ilmi bir gerçeğe dayanmayan tezlere dayalı bütün iddialar havada kalmaktadır.
Günümüze gelirsek. Bugün de içine girdiğimiz "AB ile Müzakere" sürecinde Avrupalı sömürge yöneticisi dostlarımız bütün işlerini güçlerini bırakıp birbiri ardından Diyarbakır'a kadar gelerek sözde bölge halkına destek olmakta, yani onları anayurtlarından ayırma çalışmalarına fiilen katkıda bulunmaktadır.
İşte içlerinde eski Fransız Cumhurbaşkanı Mitterand'ın karısının da başrollerde yer aldığı Avrupalı garip dostlarımız ziyaretlerinde bölge halkının en büyük ve acil sorununun "Kürtçe televizyon ve radyo dinleyememe" olduğunu hemen tespit ettiler. Sonunda Avrupa Birliğine girebilmemiz için ön şart olarak "KÜRTÇE Radyo ve Televizyon yayınının yapılması" kararını Ortaklık Katılım Protokolüne koydurma başarısını da elde ettiler.
Avrupalı sahiplerimizin emirleri tarafımızdan eksiksiz yerine getirildi. Hemen Kürtçe televizyon ve radyo yayını başlatıldı. İlave olarak Kürtçe öğreten kurslar da açıldı. Fakat beklenilen etki elde edilemedi. Halkımız kendisine dayatılan bu yaptırımlara rağbet etmedi. Çünkü bölge halkının güncel gerçeği dili ile ilgili değildi. Halkın Avrupa Birliğinden beklentileri yoksulluk, işsizlik ve fakirlik sorununa çözüm üretilmesi idi.
Son günlerde Şemdinli'de başlayarak bütün yurdu kaplayan olaylar ile birlikte yine suni bir gündem yaratıldı. Kimlik sorunu, alt kimlik, üst kimlik konuları gündeme taşındı. Şimdi ülkemizde birilerinin aydın diye nitelediği bir takım insanlar 12 bin yıldır kullanılan ve bütün dünyanın bizi tanımladığı isim olan Türk ismi üzerinde tartışıyorlar. Güya, bu ülkede Kürtler de varmış. Türk denilince Kürtler alınıyormuş. İşte bunun için kendimize Türk değil "Türkiyeli" veya "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı" demeli imişiz..

Hadi canım sende...

Bu Kürt dedikleriniz Aydan mı ışınlandılar?

Onlar bu ülkeyi kuran has insanlarımız değil mi?

Onlar bu ülkeyi gerçek vatan yapan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran milletin öz evlatları değil mi?

Ne zamandan beri bu kardeşlerimiz bu ülke insanından ayrı görüldü ve ayrı bir millet olarak düşünüldü?

Sayın beyler ve bayanlar. Lütfen siz artık kendi işinize bakın.
Bırakın bizim bin yıldır birlikte yaşadığımız doğulu cefakâr kardeşlerimizin peşini.
Çünkü sizler ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bu ülkenin vatanlaştırılmasında canını vermiş, kanını dökmüş, gayret ve çaba göstermiş öz evlatlarını devletine ve milletine düşman edemezsiniz.
Et tırnaktan ayrılmaz. Boşuna çaba ve para harcamayın...
Tarih bilgisinden yoksun bu kişilere çok benimseyip güvendikleri Avrupa tarihçilerinin eserlerini okumalarını tavsiye ediyorum. Ben bu aydınlarımızın(!) 1071'de Alpaslan'ın Malazgirt'te Bizans ordularını hezimete uğrattığı tarihlerden başlayarak Avrupa haritalarındaki Anadolu'nun üzerinde kalın harflerle yazılmış TURKOMANIA (Türk illeri) yazısını gördükleri zaman ne yapacaklarını merak ediyorum..
1969-1972 ve 1989-1992 yıllarında bugün Türklerden ayrı bir millet olarak tarif edilmeye çalışılan insanlarımızla birlikte Ağrı-Patnos'ta yaşadım. Onlarla ayni kültür değerlerini paylaşmanın mutluluğunu tattım. Onların sevecenliğini, sıcaklığını ve gerçek dostluğunu gururla taşıyorum..
1991 yılının 18 Haziranında eşim ve çocuklarımda birlikte bizi Erzincan'daki görevime uğurlamaya gelen Patnos halkının sevgi selini unutmama imkan var mı?
1992 Erzincan Depreminden sonra önce Erzincan'da beni bulan, bilahare eş ve çocuklarını yanlarına alarak aileleriyle birlikte deprem dolayısıyla İstanbul Pendik'te kalan eşim ve çocuklarıma kadar giderek (1650 Km) geçmiş olsun dileklerini ulaştırmaya çalışarak bizleri duygulandıran o güzel insanları unutmak mümkün mü?
Doğu ve Güneydoğulu kardeşlerimizi bizlerden ayrı göstermeye çalışan küresel güçlerin satın aldığı garip yaratıklara çabalarının boş olduğunu haykırmak istiyorum.
Türk kültürünün bütün öğelerini günlük yaşamlarında canlı tutarak binlerce yıldan günümüze taşıyan Kürt kardeşlerime kızmak değil, teşekkür borçlu olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Bizler yabancı kültürler karşısında pek çok değerimizde değişiklik yaparken, onların bu değerlerimizi sımsıkı muhafaza ettiklerini görerek Türk kültür değerlerinin yaşaması için verdikleri mücadele için bu kardeşlerimize teşekkür borçluyuz..
Kültür değerlerimizden uzaklaşmanın bizi bölünme seviyesine getirdiğini artık görmeliyiz. Küresel kültür emperyalizminin yoğun saldırıları karşısında bunalan Türkiye'yi kültür alanında özgür ve bağımsız hale getirmeden Türk Milli Stratejisini tespit etmek ve uygulamak bugün mümkün görülmemektedir.
Bunun için önce iç dinamiklerimize dönerek kaybettiğimiz Türk milli değerlerimizi yeniden kazanmalıyız. Bizi biz yapan "Türklük Şuurunu" yeniden canlandırmalıyız.
Kürtleri Türk'ten ayrı gösterme çabası içinde olan gafil Avrupalılar ve Amerikalılar ile onların içimizdeki satın aldıkları sözcülerine bir küçük sorum var.
Siz hiç merak edip sordunuz mu çok beğendiğiniz ve desteklediğiniz terörist başı Abdullah Öcalan kardeşinize;

- Bre Apo Efendi; sen yirmi yıldır bu insanları ayartıp kandırarak ve ellerine silah vererek müstakil bir devlet kurmak için savaştın. Bizde bu savaşta sana elimizden gelen her türlü desteği verdik ve hâlâ veriyoruz. Sen nasıl Kürt milliyetçisin. Özgürlüklerine kavuşturmaya çalıştığın ve on binlercesinin yok yere ölümüne sebep olduğun bu insanlara ana dilleri olduğunu iddia ettiğin KÜRTÇE ile değil de, TÜRKÇE ile hitap ediyorsun?

- Neden biz senin ve atadığın liderlerin ağzından TÜRKÇE'den başka söz duymadık. -

- Yoksa siz Kürt değil misiniz?

- Yoksa siz anadilimiz dediğiniz Kürtçe' yi bilmiyor musunuz?

Evet, ülkemizde kendilerince belirlenen bölgelerde Kürt Devleti kurmak için yıllardır mücadele veren ve Türkiye'nin güçlenmesini kendileri için tehlike gören devletlerin maddi ve manevi desteğini sağlayan Abdullah Öcalan ve ekibi faaliyetlerinin tümünde Türkçe konuşmuşlar, Türkçe yazmışlar ve militanlarına emirlerini daima Türkçe vermişlerdir.
İşte cevabı bulunacak asıl soru budur. Bu tutum dahi bölücü grupların arkasındaki dış desteği ve yönlendirmeyi ortaya koymaktadır.
Bölgeye gelen anlı-şanlı yabancılar ile kendini aydın sanan birtakım cahiller bölge halkının Kürtçe konuşmalarını engelleyen bir durum tespit etmişler mi? Hayır.
Bölge halkına sen Kürtçe televizyon mu istersin? Yoksa İŞ ve AŞ' mı? Diye sorulsa idi. Alınacak cevabın İŞ ve AŞ olduğunu göreceklerdi. Bu bölge halkı tam binyıldır bu bölgede çeşitli dinler, ırklar ve kültürler ile içice yaşamış ve birbirleri ile kaynaşmıştır. Bin yıl televizyonsuz ve radyosuz yaşamışlardır. Onların sorunu dil ile değildir. Bugüne kadar günlük yaşamlarında sürekli kullandıkları dilleri ile ilgili olarak hiç bir sıkıntı ile karşılaşmamış ve kültürlerini aynen yaşamaları yönünde hiçbir baskı görmemişlerdir. Zaten baskı görselerdi bugün yaşattıkları kültürlerini muhafaza edemezlerdi.
Onların tek ve önemli sorunu batıda pek çok örneği olduğu bilinen daha iyi ve çağdaş yaşam şartlarına sahip olmamalarıdır.
Bu doğrudur. Fakat bir diğer doğru daha vardır. Bu insanlarımıza daha iyi yaşam koşulları sağlamaya yönelik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tarihindeki en büyük ve en kapsamlı projesi olan GAP'ı bitirmeye harcanacak paralar olan paralar ne yazık ki bölge insanının güvenliğini sağlamak için, yani bölgeye hâkim olan terörün önlenmesi için harcanmıştır.
PKK ile yapılan savaşta en az 100 Milyar Dolar harcanmıştır. Bu savaşta 35.000 insanımız hayatını kaybetmiş ve bir o kadarı da yaralanarak sakat kalmış, yani işgücünü kaybetmiştir. Meydana gelen yıkımı ortadan kaldırmak için bir bu kadar daha lazımdır.
Kürdistan adı verdikleri bölgede yaşayan insanlarımıza özgürlük getireceği iddiasıyla yola çıkarak bunlara kan, gözyaşı ve acıdan başka bir şey getirmeyen PKK'nın bu sonuçsuz savaşta harcadığı paranın da en az 100 milyar dolar olduğu bilinmektedir.
Oysa bu parayı bölgenin kalkınma ve güçlenmesine yatırsa idik. Şimdi en az yirmi tane GAP bölge insanının hizmetinde idi. Milli gelirden fert başına düşecek milli gelir bu mümbit vatan topraklarında 30.000 dolardan aşağı olmazdı. İnsanlarımız müreffeh ve zenginlik içinde olurlardı.
Tartışacağımız ve üzerinde ciddi şekilde çalışmamız gereken konular kaybedilmiş son yirmi yılın yaralarının nasıl sarılacağıdır. Oysa bugün gündemimizde bulunan tartıştığımız şey çok başkadır. Tartışılan Türkiye'de bugüne kadar hiç olmamış olan KİMLİK SORUNU' dur.
Onlar tartışadursun. Bölge halkı ise şarkıyı ister Türkçe, ister Kürtçe ve isterse İngilizce olarak dinlesin, bunun kendisine hiç bir şey vermeyeceğinin ve hayatında önemli bir değişiklik getirmeyeceğinin bilincindedir. Zaten bilim adamlarının çalışmaları da bunu doğrulamaktadır...
İşte geçen hafta içinde basında yer alan bilimsel bir çalışmadan bazı gerçekler;
Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Rüstem Erkan, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki 9 ilde yaptıkları araştırmada günlük yaşamda Türkçe' nin yüzde 63, Kürtçe' nin ise yüzde 30.6 oranında konuşulduğunu ortaya çıkardı. Türkçe ve Kürtçe' nin yanı sıra Arapça günlük yaşamda yüzde 3.1, Süryanice yüzde 1.1 ve Zazaca yüzde 2.2 oranında konuşuluyor. Bu arada Arapça' nın günlük yaşamda en yüksek oranda kullanıldığı iller sıralamasında Siirt yüzde 13.3, ile birinci sırada yer alıyor. Siirt'i Şanlıurfa yüzde 11.3 ve Mardin ise yüzde 9.3 ile takip ediyor.
KÜRTÇE radyo ve televizyon yayını ve bunun sonunda gelmesi beklenilen Kürtçe eğitimin fiilen mümkün olamayacağını bilim adamlarımız yıllardır açıklıyorlar. Kitapçıların raflarında buna ait onlarca bilimsel eser okunmadan duruyor.
Lütfen merak edin alın ve okuyun. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın aslında bölge halkının tamamına hitap edecek böyle gelişmiş bir dil olmadığı gerçeğini sonunda göreceksiniz.
Ortada konuşulan mahalli birkaç yüz kelimeden oluşan pek çok ağız ve lehçe var. Zorlama ile, uydurma ile dil olmuyor. Dil olması için devlet olmak lazım. Kurallar konulup, bu kuralların uzun yıllar eğitimde yer alması, edebi eserlerde yaygın olarak kullanılması, uluslararası antlaşmalarla tespit edilip kalıcılık kazanması lazımdır.
Neden kendi ana dilleri olmasına rağmen APO; bunlara daima Türkçe hitap etmek gereğini ve ihtiyacını duydu?
Önce bunu tahlil edin. Yahut gidin bizzat ÖCALAN'a sorun.
Sen Kürtçe istiyor musun?
İstiyorsan neden Türkçe konuşuyorsun.? O size en doğru ve akılcı cevabı verecektir.
" Benim halkım Kürtçe bilmez. Birbirlerine 50 kilometre uzaklıkta olan iki köylü dahi birbiri ile anlaşamaz. Anlaştıkları ortak dil her zaman Türkçedir. Hele birkaç yüz kelimeyi geçmeyen ortak sözcüklerle Kürtçe eğitim yapmamız asla mümkün değildir. Eğitim yapılamıyorsa. Bilim yapılamıyorsa o dil sadece evlerde kullanılıyorsa, bu dilin orada kalması çok daha iyi olacaktır" diyecektir.
Özetleyecek olursak, gerek bölge halkının ve gerekse Türk insanının "Kürtçe veya Kürt Kimliği" gibi diye bir sorunu yoktur. Bölgede yaşayan insanlarımızın huzur ve güven içinde karnının doyurulması ve çalışabilecekleri bir işe yerleştirilmeleri sorunu vardır.
En acil ve en önemli sorunumuz budur. Bunu nasıl sağlarız gündemimiz olmalıdır.

Kimlik konusunun gündeme taşınmasının yarattığı olumsuz durumlar üzerindeki görüşlerime devam ediyorum.
Bugün gerek Güneydoğu Anadolu halkının ve gerekse tüm Türk Milletinin "Kürtçe veya Kürt Kimliği" gibi diye bir sorunu yoktur. Çünkü bölücü örgütün Türkiye'den ayırmayı düşündükleri topraklarda yaşayan Kürt kardeşlerimizden çok daha fazlası, üç büyük şehrimiz başta olmak üzere batıda yerleşmişlerdir.
Bu insanlarımızı Türklerden ayrı bir ırk olarak göstermenin ve bu ayrılık ile sonuca gitmenin fiilen imkânı da yoktur. Çünkü bugün Kürt olarak nitelenen insanlarımız, toplumumuzun her kesiminden insanlara kız alıp vermişler ve dolayısıyla Anadolu Türk toplumu olarak birbirleri ile kaynaşarak bütünlemişlerdir.
Et ve tırnağın birbirinden sağlıklı olarak ayrılması asla mümkün değildir. Dolayısıyla küresel güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu kardeşlerimizi bizlerden ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Çünkü karşılarında bizzat ayırmaya çalıştıkları kitleleri bulacaklardır.
Küresel güçlerin günümüzdeki uzantılarının bugün isimlerinin başında ŞANLI, KAHRAMAN ve GAZİ unvanı bulunan Urfa, Maraş ve Antep gibi şehirlerimizde geçen asrın başlarında yedikleri tokadı hatırlamaları gerekmektedir.
Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van ve diğerleri de isimlerinin başına ŞANLI, KAHRAMAN, GAZİ isimlerini almak için yeniden tarih yazmaya hazırdır. Bu millete bu unvanları kazandırmak isteyenler varsa HODRİ MEYDAN diyorum. Buyurun gelin. Yeniden deneyin. Ve ağzınızın payını bir kere daha alın.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan insanlarımızın huzur ve güven içinde karnının doyurulması ve çalışabilecekleri bir işe yerleştirilmeleri sorunu vardır. En acil ve en önemli sorunumuz budur. Bunu nasıl sağlarız gündemimiz olmalıdır.
Bu gündemi tartışmalıyız. Anarşi ve teröre verdikleri geniş destekle bölge halkını bu duruma sürükleyen Avrupalı sömürge temsilcileri Diyarbakır'ı ziyarete geldiğinde önlerine bu sorunu koymalıyız.
Buna nasıl katkıda bulunacaklar? Avrupalılara bunu biz sormalıyız.? Bunu söylemeye hakkımız vardır. "İşte sizin kışkırtmalarınızla, bölge insanımız geçen yirmi yıl içinde şimdi gördüğünüz yoksulluk ve ezilmişlik içine itildi. Gelin bu insanlara hep birlikte aş, iş, ev ve huzur verelim" denilmelidir.
Yapılacak budur. Basınımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Yöneticilerimize, üniversitelerimize ve işadamlarımıza da büyük görev düşmektedir.
Gelelim konunun bir başka boyutuna, yani işin bilimsel değerlendirmesine.
Bölücü unsurlarca petrol bölgesini daha iyi kontrol edebilmek amacıyla Ortadoğu'da yaratılmak istenen suni bir millete verilen KÜRT teriminin açıklanması, bugüne kadar bu meselenin ideologları tarafından dahi mümkün olamamıştır.
Bunun başlıca sebebi; bugün kendilerinin Kürt olduklarını iddia eden Kurmanç, Guran, Zaza, Lur ve Kalhur ağızlarında dahi bu terimin mevcut olmamasıdır. Kürt teriminin açıklanması için günümüze kadar ilmi ve ciddi bir hükme dayanılmamıştır. Sadece zoraki birtakım uydurma açıklamalarla yetinilmiştir.
Buna rağmen yerli ve yabancı birçok araştırmacının Kürt terimine etnik bir köken bulmaya yönelik çalışmaları günümüzde de devam etmektedir. Türkiye'yi bölmeye çalışan ülkelerde açılan Kürdoloji Enstitüleri ise bu çalışmalara her alanda yardım ve destek sağlamaktadır.
Bugüne kadar bu konuda başlıca iki teori ortaya atılmıştır.
Bunlardan birincisi; Kürt adı altında toplanmak istenen toplulukların tarihin derinliklerinde kaybolmuş bazı eski kavimlere dayandırılmak istenmesidir.
İkincisi ise, İranî kökenine dayandırılmak istenmesidir.
Her iki teoride sadece iddia olarak kalmıştır. Bugüne kadar Kürtlerin ayrı bir ırk olduğuna dair hiç bir ilmi kayıt bulunamamıştır. Kürtçülük nazariyelerinin işlendiği ve sözde bilimin hâkim olduğu Kürdoloji Enstitüleri ise; Kürtçülük fikrinin nasıl yayılabileceğinin araştırıldığı ve geliştirildiği siyasi birer organ görüntüsünden öteye geçememişler ve ciddi sayılabilecek bir çalışma ortaya koyamamışlardır.
Tarihte ilk defa bir boy olarak Kürt kelimesine Türklerin Anayurdu Orta Asya Yenisey'deki Göktürk Kitabelerindeki ELEGEŞ yazıtında rastlanmıştır. Burada bahsedilen Kürt Uruğu, Göktürkler içinde yaşayan bir Türk topluluğuna verilen isimdir.
"Kürt" kelimesi, günümüzde çeşitli Türk Devlet ve toplulukları arasında yaygın olarak kullanılmakta ve çok zengin manâlar ifade etmektedir. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; Kalın kar yığını, Yeni yağmış kar, Çığ, Kar denizi/çölü, Karların dağda teşkil ettiği saçak şeklindeki çıkıntı şeklindedir.
Arap kaynaklarında yerleşik düzene geçmemiş göçebe Türkmenleri diğer Türk topluluklarından ayırmak için bunlara 'Kürt' veya 'Ekrad' ismi verilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine ait Osmanlı arşiv belgelerinde ve bilhassa il ve ilçelerin Tapu Sicil kayıtlarında yer alan 'Kürt' terimi ile; yerleşik düzene geçememiş ve tamamen hayvancılıkla uğraşan göçebe Türk toplulukları kastedilmiştir.
Genel olarak 'Kürt' terimi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman Türk, Arap ve Fars toplulukların bölgede konar / göçer olarak yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Türkmen aşiretlerine ortaklaşa verilen bir isimdir. Bu isim yüzlerce yıldır değişmeden günümüze kadar intikal etmiştir.
Şimdide etrafında fırtınalar kopartılan Kürtçe' ye ( Kürt Türkçesine ) bakalım;
Kürtçü çevreler; Kürtlerin tamamen ayrı bir ırk ve ayrı bir millet olduğunu ispatlamak için öncelikle Kürtçe' yi öne sürerler. Bu dilin tamamen Türkçeden ayrı bir dil olduğunu ve Hint-Avrupa Dil ailesine mensup olduğunu iddia ederler. Bu konunun yanlış olduğu üniversite çevrelerince bilimsel olarak defalarca ispat edilmesine rağmen bu yanlışı vurgulamakta ısrar ederler.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde dağınık olarak bulunan ve birbirinden çok farklı ağız ve lehçelerin varlığı, bölge Kültürü üzerinde Hıristiyan topluluklar ile Arap ve Fars tesirinin çok fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Bölgede konuşulan ve çoğunluğu Türkçe olan bu ağız farklılıkları; mahalli şive farkları dahi dikkate alınmadan 'KÜRTÇE' olarak adlandırılmış ve yaratıldığı sanılan bu suni dil etrafında özbeöz Türk olan ve tam bin yıldır Anadolu'nun Türklük karakterini aynen muhafaza ederek bugünlere taşımış olan bölge insanı bir kategori altında toplanmaya çalışılmıştır.
Kimlik konusunun gündeme taşınmasının yarattığı olumsuz durumlar üzerindeki görüşlerime devam ediyorum.
Bugün gerek Güneydoğu Anadolu halkının ve gerekse tüm Türk Milletinin "Kürtçe veya Kürt Kimliği" gibi diye bir sorunu yoktur. Çünkü bölücü örgütün Türkiye'den ayırmayı düşündükleri topraklarda yaşayan Kürt kardeşlerimizden çok daha fazlası, üç büyük şehrimiz başta olmak üzere batıda yerleşmişlerdir.
Bu insanlarımızı Türklerden ayrı bir ırk olarak göstermenin ve bu ayrılık ile sonuca gitmenin fiilen imkânı da yoktur. Çünkü bugün Kürt olarak nitelenen insanlarımız, toplumumuzun her kesiminden insanlara kız alıp vermişler ve dolayısıyla Anadolu Türk toplumu olarak birbirleri ile kaynaşarak bütünlemişlerdir.
Et ve tırnağın birbirinden sağlıklı olarak ayrılması asla mümkün değildir. Dolayısıyla küresel güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu kardeşlerimizi bizlerden ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Çünkü karşılarında bizzat ayırmaya çalıştıkları kitleleri bulacaklardır.
Küresel güçlerin günümüzdeki uzantılarının bugün isimlerinin başında ŞANLI, KAHRAMAN ve GAZİ unvanı bulunan Urfa, Maraş ve Antep gibi şehirlerimizde geçen asrın başlarında yedikleri tokadı hatırlamaları gerekmektedir.
Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van ve diğerleri de isimlerinin başına ŞANLI, KAHRAMAN, GAZİ isimlerini almak için yeniden tarih yazmaya hazırdır. Bu millete bu unvanları kazandırmak isteyenler varsa HODRİ MEYDAN diyorum. Buyurun gelin. Yeniden deneyin. Ve ağzınızın payını bir kere daha alın.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan insanlarımızın huzur ve güven içinde karnının doyurulması ve çalışabilecekleri bir işe yerleştirilmeleri sorunu vardır. En acil ve en önemli sorunumuz budur. Bunu nasıl sağlarız gündemimiz olmalıdır.
Bu gündemi tartışmalıyız. Anarşi ve teröre verdikleri geniş destekle bölge halkını bu duruma sürükleyen Avrupalı sömürge temsilcileri Diyarbakır'ı ziyarete geldiğinde önlerine bu sorunu koymalıyız.
Buna nasıl katkıda bulunacaklar? Avrupalılara bunu biz sormalıyız.? Bunu söylemeye hakkımız vardır. "İşte sizin kışkırtmalarınızla, bölge insanımız geçen yirmi yıl içinde şimdi gördüğünüz yoksulluk ve ezilmişlik içine itildi. Gelin bu insanlara hep birlikte aş, iş, ev ve huzur verelim" denilmelidir.
Yapılacak budur. Basınımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Yöneticilerimize, üniversitelerimize ve işadamlarımıza da büyük görev düşmektedir.
Gelelim konunun bir başka boyutuna, yani işin bilimsel değerlendirmesine.
Bölücü unsurlarca petrol bölgesini daha iyi kontrol edebilmek amacıyla Ortadoğu'da yaratılmak istenen suni bir millete verilen KÜRT teriminin açıklanması, bugüne kadar bu meselenin ideologları tarafından dahi mümkün olamamıştır.
Bunun başlıca sebebi; bugün kendilerinin Kürt olduklarını iddia eden Kurmanç, Guran, Zaza, Lur ve Kalhur ağızlarında dahi bu terimin mevcut olmamasıdır. Kürt teriminin açıklanması için günümüze kadar ilmi ve ciddi bir hükme dayanılmamıştır. Sadece zoraki birtakım uydurma açıklamalarla yetinilmiştir.
Buna rağmen yerli ve yabancı birçok araştırmacının Kürt terimine etnik bir köken bulmaya yönelik çalışmaları günümüzde de devam etmektedir. Türkiye'yi bölmeye çalışan ülkelerde açılan Kürdoloji Enstitüleri ise bu çalışmalara her alanda yardım ve destek sağlamaktadır.
Bugüne kadar bu konuda başlıca iki teori ortaya atılmıştır.
Bunlardan birincisi; Kürt adı altında toplanmak istenen toplulukların tarihin derinliklerinde kaybolmuş bazı eski kavimlere dayandırılmak istenmesidir.
İkincisi ise, İranî kökenine dayandırılmak istenmesidir.
Her iki teoride sadece iddia olarak kalmıştır. Bugüne kadar Kürtlerin ayrı bir ırk olduğuna dair hiç bir ilmi kayıt bulunamamıştır. Kürtçülük nazariyelerinin işlendiği ve sözde bilimin hâkim olduğu Kürdoloji Enstitüleri ise; Kürtçülük fikrinin nasıl yayılabileceğinin araştırıldığı ve geliştirildiği siyasi birer organ görüntüsünden öteye geçememişler ve ciddi sayılabilecek bir çalışma ortaya koyamamışlardır.
Tarihte ilk defa bir boy olarak Kürt kelimesine Türklerin Anayurdu Orta Asya Yenisey'deki Göktürk Kitabelerindeki ELEGEŞ yazıtında rastlanmıştır. Burada bahsedilen Kürt Uruğu, Göktürkler içinde yaşayan bir Türk topluluğuna verilen isimdir.
"Kürt" kelimesi, günümüzde çeşitli Türk Devlet ve toplulukları arasında yaygın olarak kullanılmakta ve çok zengin manâlar ifade etmektedir. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; Kalın kar yığını, Yeni yağmış kar, Çığ, Kar denizi/çölü, Karların dağda teşkil ettiği saçak şeklindeki çıkıntı şeklindedir.
Arap kaynaklarında yerleşik düzene geçmemiş göçebe Türkmenleri diğer Türk topluluklarından ayırmak için bunlara 'Kürt' veya 'Ekrad' ismi verilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine ait Osmanlı arşiv belgelerinde ve bilhassa il ve ilçelerin Tapu Sicil kayıtlarında yer alan 'Kürt' terimi ile; yerleşik düzene geçememiş ve tamamen hayvancılıkla uğraşan göçebe Türk toplulukları kastedilmiştir.
Genel olarak 'Kürt' terimi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman Türk, Arap ve Fars toplulukların bölgede konar / göçer olarak yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Türkmen aşiretlerine ortaklaşa verilen bir isimdir. Bu isim yüzlerce yıldır değişmeden günümüze kadar intikal etmiştir.
Şimdide etrafında fırtınalar kopartılan Kürtçe' ye ( Kürt Türkçesine ) bakalım;
Kürtçü çevreler; Kürtlerin tamamen ayrı bir ırk ve ayrı bir millet olduğunu ispatlamak için öncelikle Kürtçe' yi öne sürerler. Bu dilin tamamen Türkçeden ayrı bir dil olduğunu ve Hint-Avrupa Dil ailesine mensup olduğunu iddia ederler. Bu konunun yanlış olduğu üniversite çevrelerince bilimsel olarak defalarca ispat edilmesine rağmen bu yanlışı vurgulamakta ısrar ederler.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde dağınık olarak bulunan ve birbirinden çok farklı ağız ve lehçelerin varlığı, bölge Kültürü üzerinde Hıristiyan topluluklar ile Arap ve Fars tesirinin çok fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Bölgede konuşulan ve çoğunluğu Türkçe olan bu ağız farklılıkları; mahalli şive farkları dahi dikkate alınmadan 'KÜRTÇE' olarak adlandırılmış ve yaratıldığı sanılan bu suni dil etrafında özbeöz Türk olan ve tam bin yıldır Anadolu'nun Türklük karakterini aynen muhafaza ederek bugünlere taşımış olan bölge insanı bir kategori altında toplanmaya çalışılmıştır.
Kimlik konusunun gündeme taşınmasının yarattığı olumsuz durumlar üzerindeki görüşlerime devam ediyorum.
Bugün gerek Güneydoğu Anadolu halkının ve gerekse tüm Türk Milletinin "Kürtçe veya Kürt Kimliği" gibi diye bir sorunu yoktur. Çünkü bölücü örgütün Türkiye'den ayırmayı düşündükleri topraklarda yaşayan Kürt kardeşlerimizden çok daha fazlası, üç büyük şehrimiz başta olmak üzere batıda yerleşmişlerdir.
Bu insanlarımızı Türklerden ayrı bir ırk olarak göstermenin ve bu ayrılık ile sonuca gitmenin fiilen imkânı da yoktur. Çünkü bugün Kürt olarak nitelenen insanlarımız, toplumumuzun her kesiminden insanlara kız alıp vermişler ve dolayısıyla Anadolu Türk toplumu olarak birbirleri ile kaynaşarak bütünlemişlerdir.
Et ve tırnağın birbirinden sağlıklı olarak ayrılması asla mümkün değildir. Dolayısıyla küresel güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu kardeşlerimizi bizlerden ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Çünkü karşılarında bizzat ayırmaya çalıştıkları kitleleri bulacaklardır.
Küresel güçlerin günümüzdeki uzantılarının bugün isimlerinin başında ŞANLI, KAHRAMAN ve GAZİ unvanı bulunan Urfa, Maraş ve Antep gibi şehirlerimizde geçen asrın başlarında yedikleri tokadı hatırlamaları gerekmektedir.
Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van ve diğerleri de isimlerinin başına ŞANLI, KAHRAMAN, GAZİ isimlerini almak için yeniden tarih yazmaya hazırdır. Bu millete bu unvanları kazandırmak isteyenler varsa HODRİ MEYDAN diyorum. Buyurun gelin. Yeniden deneyin. Ve ağzınızın payını bir kere daha alın.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan insanlarımızın huzur ve güven içinde karnının doyurulması ve çalışabilecekleri bir işe yerleştirilmeleri sorunu vardır. En acil ve en önemli sorunumuz budur. Bunu nasıl sağlarız gündemimiz olmalıdır.
Bu gündemi tartışmalıyız. Anarşi ve teröre verdikleri geniş destekle bölge halkını bu duruma sürükleyen Avrupalı sömürge temsilcileri Diyarbakır'ı ziyarete geldiğinde önlerine bu sorunu koymalıyız.
Buna nasıl katkıda bulunacaklar? Avrupalılara bunu biz sormalıyız.? Bunu söylemeye hakkımız vardır. "İşte sizin kışkırtmalarınızla, bölge insanımız geçen yirmi yıl içinde şimdi gördüğünüz yoksulluk ve ezilmişlik içine itildi. Gelin bu insanlara hep birlikte aş, iş, ev ve huzur verelim" denilmelidir.
Yapılacak budur. Basınımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Yöneticilerimize, üniversitelerimize ve işadamlarımıza da büyük görev düşmektedir.
Gelelim konunun bir başka boyutuna, yani işin bilimsel değerlendirmesine.
Bölücü unsurlarca petrol bölgesini daha iyi kontrol edebilmek amacıyla Ortadoğu'da yaratılmak istenen suni bir millete verilen KÜRT teriminin açıklanması, bugüne kadar bu meselenin ideologları tarafından dahi mümkün olamamıştır.
Bunun başlıca sebebi; bugün kendilerinin Kürt olduklarını iddia eden Kurmanç, Guran, Zaza, Lur ve Kalhur ağızlarında dahi bu terimin mevcut olmamasıdır. Kürt teriminin açıklanması için günümüze kadar ilmi ve ciddi bir hükme dayanılmamıştır. Sadece zoraki birtakım uydurma açıklamalarla yetinilmiştir.
Buna rağmen yerli ve yabancı birçok araştırmacının Kürt terimine etnik bir köken bulmaya yönelik çalışmaları günümüzde de devam etmektedir. Türkiye'yi bölmeye çalışan ülkelerde açılan Kürdoloji Enstitüleri ise bu çalışmalara her alanda yardım ve destek sağlamaktadır.
Bugüne kadar bu konuda başlıca iki teori ortaya atılmıştır.
Bunlardan birincisi; Kürt adı altında toplanmak istenen toplulukların tarihin derinliklerinde kaybolmuş bazı eski kavimlere dayandırılmak istenmesidir.
İkincisi ise, İranî kökenine dayandırılmak istenmesidir.
Her iki teoride sadece iddia olarak kalmıştır. Bugüne kadar Kürtlerin ayrı bir ırk olduğuna dair hiç bir ilmi kayıt bulunamamıştır. Kürtçülük nazariyelerinin işlendiği ve sözde bilimin hâkim olduğu Kürdoloji Enstitüleri ise; Kürtçülük fikrinin nasıl yayılabileceğinin araştırıldığı ve geliştirildiği siyasi birer organ görüntüsünden öteye geçememişler ve ciddi sayılabilecek bir çalışma ortaya koyamamışlardır.
Tarihte ilk defa bir boy olarak Kürt kelimesine Türklerin Anayurdu Orta Asya Yenisey'deki Göktürk Kitabelerindeki ELEGEŞ yazıtında rastlanmıştır. Burada bahsedilen Kürt Uruğu, Göktürkler içinde yaşayan bir Türk topluluğuna verilen isimdir.
"Kürt" kelimesi, günümüzde çeşitli Türk Devlet ve toplulukları arasında yaygın olarak kullanılmakta ve çok zengin manâlar ifade etmektedir. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; Kalın kar yığını, Yeni yağmış kar, Çığ, Kar denizi/çölü, Karların dağda teşkil ettiği saçak şeklindeki çıkıntı şeklindedir.
Arap kaynaklarında yerleşik düzene geçmemiş göçebe Türkmenleri diğer Türk topluluklarından ayırmak için bunlara 'Kürt' veya 'Ekrad' ismi verilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine ait Osmanlı arşiv belgelerinde ve bilhassa il ve ilçelerin Tapu Sicil kayıtlarında yer alan 'Kürt' terimi ile; yerleşik düzene geçememiş ve tamamen hayvancılıkla uğraşan göçebe Türk toplulukları kastedilmiştir.
Genel olarak 'Kürt' terimi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman Türk, Arap ve Fars toplulukların bölgede konar / göçer olarak yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Türkmen aşiretlerine ortaklaşa verilen bir isimdir. Bu isim yüzlerce yıldır değişmeden günümüze kadar intikal etmiştir.
Şimdide etrafında fırtınalar kopartılan Kürtçe' ye ( Kürt Türkçesine ) bakalım;
Kürtçü çevreler; Kürtlerin tamamen ayrı bir ırk ve ayrı bir millet olduğunu ispatlamak için öncelikle Kürtçe' yi öne sürerler. Bu dilin tamamen Türkçeden ayrı bir dil olduğunu ve Hint-Avrupa Dil ailesine mensup olduğunu iddia ederler. Bu konunun yanlış olduğu üniversite çevrelerince bilimsel olarak defalarca ispat edilmesine rağmen bu yanlışı vurgulamakta ısrar ederler.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde dağınık olarak bulunan ve birbirinden çok farklı ağız ve lehçelerin varlığı, bölge Kültürü üzerinde Hıristiyan topluluklar ile Arap ve Fars tesirinin çok fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Bölgede konuşulan ve çoğunluğu Türkçe olan bu ağız farklılıkları; mahalli şive farkları dahi dikkate alınmadan 'KÜRTÇE' olarak adlandırılmış ve yaratıldığı sanılan bu suni dil etrafında özbeöz Türk olan ve tam bin yıldır Anadolu'nun Türklük karakterini aynen muhafaza ederek bugünlere taşımış olan bölge insanı bir kategori altında toplanmaya çalışılmıştır.
Kimlik konusunun gündeme taşınmasının yarattığı olumsuz durumlar üzerindeki görüşlerime devam ediyorum.
Bugün gerek Güneydoğu Anadolu halkının ve gerekse tüm Türk Milletinin "Kürtçe veya Kürt Kimliği" gibi diye bir sorunu yoktur. Çünkü bölücü örgütün Türkiye'den ayırmayı düşündükleri topraklarda yaşayan Kürt kardeşlerimizden çok daha fazlası, üç büyük şehrimiz başta olmak üzere batıda yerleşmişlerdir.
Bu insanlarımızı Türklerden ayrı bir ırk olarak göstermenin ve bu ayrılık ile sonuca gitmenin fiilen imkânı da yoktur. Çünkü bugün Kürt olarak nitelenen insanlarımız, toplumumuzun her kesiminden insanlara kız alıp vermişler ve dolayısıyla Anadolu Türk toplumu olarak birbirleri ile kaynaşarak bütünlemişlerdir.
Et ve tırnağın birbirinden sağlıklı olarak ayrılması asla mümkün değildir. Dolayısıyla küresel güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu kardeşlerimizi bizlerden ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Çünkü karşılarında bizzat ayırmaya çalıştıkları kitleleri bulacaklardır.
Küresel güçlerin günümüzdeki uzantılarının bugün isimlerinin başında ŞANLI, KAHRAMAN ve GAZİ unvanı bulunan Urfa, Maraş ve Antep gibi şehirlerimizde geçen asrın başlarında yedikleri tokadı hatırlamaları gerekmektedir.
Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van ve diğerleri de isimlerinin başına ŞANLI, KAHRAMAN, GAZİ isimlerini almak için yeniden tarih yazmaya hazırdır. Bu millete bu unvanları kazandırmak isteyenler varsa HODRİ MEYDAN diyorum. Buyurun gelin. Yeniden deneyin. Ve ağzınızın payını bir kere daha alın.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan insanlarımızın huzur ve güven içinde karnının doyurulması ve çalışabilecekleri bir işe yerleştirilmeleri sorunu vardır. En acil ve en önemli sorunumuz budur. Bunu nasıl sağlarız gündemimiz olmalıdır.
Bu gündemi tartışmalıyız. Anarşi ve teröre verdikleri geniş destekle bölge halkını bu duruma sürükleyen Avrupalı sömürge temsilcileri Diyarbakır'ı ziyarete geldiğinde önlerine bu sorunu koymalıyız.
Buna nasıl katkıda bulunacaklar? Avrupalılara bunu biz sormalıyız.? Bunu söylemeye hakkımız vardır. "İşte sizin kışkırtmalarınızla, bölge insanımız geçen yirmi yıl içinde şimdi gördüğünüz yoksulluk ve ezilmişlik içine itildi. Gelin bu insanlara hep birlikte aş, iş, ev ve huzur verelim" denilmelidir.
Yapılacak budur. Basınımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Yöneticilerimize, üniversitelerimize ve işadamlarımıza da büyük görev düşmektedir.
Gelelim konunun bir başka boyutuna, yani işin bilimsel değerlendirmesine.
Bölücü unsurlarca petrol bölgesini daha iyi kontrol edebilmek amacıyla Ortadoğu'da yaratılmak istenen suni bir millete verilen KÜRT teriminin açıklanması, bugüne kadar bu meselenin ideologları tarafından dahi mümkün olamamıştır.
Bunun başlıca sebebi; bugün kendilerinin Kürt olduklarını iddia eden Kurmanç, Guran, Zaza, Lur ve Kalhur ağızlarında dahi bu terimin mevcut olmamasıdır. Kürt teriminin açıklanması için günümüze kadar ilmi ve ciddi bir hükme dayanılmamıştır. Sadece zoraki birtakım uydurma açıklamalarla yetinilmiştir.
Buna rağmen yerli ve yabancı birçok araştırmacının Kürt terimine etnik bir köken bulmaya yönelik çalışmaları günümüzde de devam etmektedir. Türkiye'yi bölmeye çalışan ülkelerde açılan Kürdoloji Enstitüleri ise bu çalışmalara her alanda yardım ve destek sağlamaktadır.
Bugüne kadar bu konuda başlıca iki teori ortaya atılmıştır.
Bunlardan birincisi; Kürt adı altında toplanmak istenen toplulukların tarihin derinliklerinde kaybolmuş bazı eski kavimlere dayandırılmak istenmesidir.
İkincisi ise, İranî kökenine dayandırılmak istenmesidir.
Her iki teoride sadece iddia olarak kalmıştır. Bugüne kadar Kürtlerin ayrı bir ırk olduğuna dair hiç bir ilmi kayıt bulunamamıştır. Kürtçülük nazariyelerinin işlendiği ve sözde bilimin hâkim olduğu Kürdoloji Enstitüleri ise; Kürtçülük fikrinin nasıl yayılabileceğinin araştırıldığı ve geliştirildiği siyasi birer organ görüntüsünden öteye geçememişler ve ciddi sayılabilecek bir çalışma ortaya koyamamışlardır.
Tarihte ilk defa bir boy olarak Kürt kelimesine Türklerin Anayurdu Orta Asya Yenisey'deki Göktürk Kitabelerindeki ELEGEŞ yazıtında rastlanmıştır. Burada bahsedilen Kürt Uruğu, Göktürkler içinde yaşayan bir Türk topluluğuna verilen isimdir.
"Kürt" kelimesi, günümüzde çeşitli Türk Devlet ve toplulukları arasında yaygın olarak kullanılmakta ve çok zengin manâlar ifade etmektedir. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; Kalın kar yığını, Yeni yağmış kar, Çığ, Kar denizi/çölü, Karların dağda teşkil ettiği saçak şeklindeki çıkıntı şeklindedir.
Arap kaynaklarında yerleşik düzene geçmemiş göçebe Türkmenleri diğer Türk topluluklarından ayırmak için bunlara 'Kürt' veya 'Ekrad' ismi verilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine ait Osmanlı arşiv belgelerinde ve bilhassa il ve ilçelerin Tapu Sicil kayıtlarında yer alan 'Kürt' terimi ile; yerleşik düzene geçememiş ve tamamen hayvancılıkla uğraşan göçebe Türk toplulukları kastedilmiştir.
Genel olarak 'Kürt' terimi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman Türk, Arap ve Fars toplulukların bölgede konar / göçer olarak yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Türkmen aşiretlerine ortaklaşa verilen bir isimdir. Bu isim yüzlerce yıldır değişmeden günümüze kadar intikal etmiştir.
Şimdide etrafında fırtınalar kopartılan Kürtçe' ye ( Kürt Türkçesine ) bakalım;
Kürtçü çevreler; Kürtlerin tamamen ayrı bir ırk ve ayrı bir millet olduğunu ispatlamak için öncelikle Kürtçe' yi öne sürerler. Bu dilin tamamen Türkçeden ayrı bir dil olduğunu ve Hint-Avrupa Dil ailesine mensup olduğunu iddia ederler. Bu konunun yanlış olduğu üniversite çevrelerince bilimsel olarak defalarca ispat edilmesine rağmen bu yanlışı vurgulamakta ısrar ederler.
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde dağınık olarak bulunan ve birbirinden çok farklı ağız ve lehçelerin varlığı, bölge Kültürü üzerinde Hıristiyan topluluklar ile Arap ve Fars tesirinin çok fazla olmasından kaynaklanmaktadır.
Bölgede konuşulan ve çoğunluğu Türkçe olan bu ağız farklılıkları; mahalli şive farkları dahi dikkate alınmadan 'KÜRTÇE' olarak adlandırılmış ve yaratıldığı sanılan bu suni dil etrafında özbeöz Türk olan ve tam bin yıldır Anadolu'nun Türklük karakterini aynen muhafaza ederek bugünlere taşımış olan bölge insanı bir kategori altında toplanmaya çalışılmıştır.
Bugün 'Kürtçe' etrafında birleştirilmek istenen, fakat birbirinden 50 km. uzaklıktaki iki yerleşim biriminin dahi birbirleri ile konuşamadıkları topluluklar arasında ortak bir ağız birliği olmadığı gibi, bu ağızların kendilerine has orijinal kelimeleri de mevcut değildir.
Büyük çoğunluğu Orta Asya Türk topluluklarının kullandığı Türkçe olmak üzere bölgede yaşayan Hıristiyan unsurlardan, Araplardan, Farslardan ve Ermenilerden alınan kelimelerin deforme edilmesiyle ortaya pek çok mahalli şive çıkmıştır.
Kürtçeye somut bir örnek vermek gerekirse; bu konuda bilimsel çalışmalar yapmak üzere kurulan Kürdoloji Enstitülerinin yayınlarına bakmak yeterli olacaktır. İlk kurulanlar içinde bulunan ve en büyüklerinden biri olan "Saint Petersbourg Kürdoloji Enstitüsü"nün hazırlayıp yayınladığı KÜRTÇE- RUSÇA ve KÜRTÇE - ALMANCA lügatlerine bakalım.
Lügatlerde bulunan ve Kürtçe olarak adlandırılan 8000 civarındaki kelimenin; takriben % 70 'i Orta Asya ve İç Anadolu Bölgelerimizde kullanılan Türkçedir. %25'i Arapça ve Farsça ile bu dillerin deforme edilmiş haldeki kelimelerdir. % 5'i ise Ermenice, İbranice, Fransızca, İngilizce ve 250 kadar da uydurulmuş kelimelerdir.
Yani iddia edildiği gibi bu dil; ne Hintçeye ve ne de Avrupa Dillerine benzemektedir. Kültürler arasında karşılıklı kelime alışverişi, kaçınılmaz ve son derece doğal bir gelişmedir. Fakat bu alışveriş daha çok yeni teknoloji ve bilimsel çalışmaların ürünleri olan kelimelerde görülür. Tren, compüter, hamburger, radyo, televizyon, elektrik v.s gibi kelimeler hemen hemen bütün dillere aynen girmiştir. Binlerce yıllık sosyal, kültürel ve ekonomik hayata ait kelimelerin dışarıdan alınmasına ise maddeten imkân yoktur.
Bu kelimeler dilin aslî kelimeleri olup o toplumun aslını, yani ırkî menşeini gösterirler. İşte dillerindeki göçebeliğe, özellikle aile ve ziraat hayatına ait çok sayıdaki Türkçe kelime Doğu ve Güneydoğu Anadolu aşiretlerinin Türk asıllı oluşlarının önemli kanıtıdır. Kürtçü çevrelerin ayrı bir dilleri olduklarını belirtmelerine rağmen bu dilde verilmiş yazılı edebî eserlerinin sayısının sadece birkaç tane olmasını izah edebilmeleri de mümkün değildir.
Ayrıca bugün Kürtçe olduğu iddia edilen kelimelerin pek çoğuna Orta Asya'daki Orhun Kitabelerinde yer verilmiş olmasını tesadüf olarak nitelendirmekte mümkün değildir. Bugün ÖZBEK, KIRGIZ, KAZAK, TATAR, TÜRKMEN, YAKUT ve diğer pek çok Türk boyunun dillerini Anadolu Türk Toplumu olarak anlamakta zorlanıyorsak veya onlar bizi anlayamıyorlarsa bu durum onların yahut bizim Türk olmadığımızı ortaya koymaz.
Bu husus tamamen dilimizin mahalli zenginliğini ve Türk Kültürünün gelişmişliğini ifade eder. Kütüphanelerimizin raflarını süsleyen pek çok bilimsel eserde değerli bilim adamlarımızca Kürtçe diye ayrı bir dil olmadığı, Türkçenin mahalli ağız ve lehçelerinden ibaret olduğunun ispat edildiği görülmektedir.
Ayrıca yayınlanmış pek çok bilimsel eserde bugün Türklerden ayrı olarak gösterilen kardeşlerimizin aynı ağacın dallarından biri olduğunu ispat eden çok ciddi bilimsel kanıtlar bulmamız mümkündür. Bu toplumun yaşantılarının bütün bölümlerinde Türk Kültürünün bütün öğelerini aynen muhafaza ettikleri bu eserlerde misalleriyle anlatılmaktadır. Bu eserlere gözlerini kapamak bilimi ve aslını inkâr etmektir.
Sadece Rahmetli Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu ve Prof.Dr. Bahaeddin Ögel'in eserleri dahi Kürtlerin Türklerin ayrılmaz parçası olduğunu bilim diliyle ortaya koymaktadır. Bütün bu eserler saklı-gizli değildir. Kitapçıların raflarında yüzlercesini bir arada bulmak mümkündür. Buna göre halen Güneydoğu ve Doğu Anadolu Türkmen aşiretlerinde görülen ağızları ayrı bir dil olarak değil, günlük hayatta kullanılan bir söz yığını ve hatta şive farklılığı olarak görmek gerekmektedir. Gelelim tekrar kimlik konusuna.
Eğer 'Kürtçe' gerçekten ayrı bir dil olmuş olsa idi; müstakil bir Kürt Devleti kurmak için yıllardır savaş veren Abdullah Öcalan ve PKK Örgütü yöneticileri aralarında bu dil ile konuşurlar, emir ve talimatlarını bu dil ile verirlerdi. Ama başta ÖCALAN olmak üzere PKK'nın bütün üst yönetimi son derece düzgün bir Türkiye Türkçesi kullanmışlar ve bu geleneklerini hiç bir zaman bozmamışlardır.
Bu misal dahi 'Kürtçe' konusunun ne kadar temelsiz ve gerçeklerden uzak bulunduğunun önemli bir kanıtıdır. Sonuç olarak; ortada Kürt Sorunu gibi bir sorun olmadığı gibi Kürt Kimliği'nin kabul edilmesi gibi bir durum ise asla mümkün değildir. Birileri istiyor diye bizler, 12 bin yıldır anıldığımız ve tanındığımız Türk kimliğinden vazgeçecek değiliz. Bu kimliği değiştirmeye ve buna suni bir takım yakıştırmalar yapmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Buna sadece Türkiye Türkleri değil, 250 milyonluk Türk Dünyası da şiddetle karşı koyup gerçek kimliğine sahip çıkacaktır. Bugün geldiğimiz noktada, ülkemin görüntüsü düşünen beyinlerde ciddi endişeler yaratmaktadır. Çünkü Türkiye'de asıl Türkler unutulmuştur.
Türk Kültürü, Türk Dili, Türk Tarihi, Türk Müziği, Türk Mutfağı adeta tali hale gelmiştir. Aydın geçinen bazı gafiller ise nerede ise nüfus kâğıtlarından utanır haldedir. Bunlar kendilerini nemalandıran küresel güçlerin fikir ve düşüncelerini her fırsatta toplumumuza dikte ettirmekte birbirleri ile yarış içerisine girmişlerdir.
CIA'nın gazetecileri para ile satın aldığı ve Soros eliyle sivil toplum kuruluşlarının küresel menfaatler doğrultusunda nemalandırıldığı hususu, artık saklamaya dahi gerek duyulmadan açıkça konuşulmaktadır.
Türk Milleti; Kimliğine, Kültürüne, Diline, Gençliğine, Milli değerlerine, Atatürk'üne, Yunus'una, Mevlana'sına, Hacı Bektaş Veli'sine, Şiirine, Romanına, Müziğine, Mutfağına, Gelenek ve Göreneklerine, Aile bağlarına, Fatih'ine, Kanuni'sine, Atilla'sına, İbni Sina'sına, Dinine, yani kısacası kendi benliğine ve Türklük milli kimliğine behemehal sahip çıkmalıdır.
Türk Milleti; diliyle, tarihiyle, sanatı ve âbideleri ile dünyaya ışık tutmuş insanlık anlayışıyla Türk adını en zor şartlarda dahi korumalı ve ilelebet yaşatmalıdır.
Sonuç olarak; ortada "Kürt Sorunu" gibi bir sorun olmadığı gibi Kürt Kimliği'nin kabul edilmesi gibi bir durum ise asla mümkün değildir.
Birileri istiyor diye bizler 12 bin yıldır anıldığımız ve tanındığımız "Türk Kimliğinden" vazgeçecek değiliz. Bu kimliği değiştirmeye ve buna suni bir takım yakıştırmalar yapmaya hiç kimsenin gücü yetmez.
Buna sadece Türkiye Türkleri değil, 250 milyonluk Türk Dünyası da şiddetle karşı koyup gerçek kimliğine sahip çıkacaktır.
Şimdi iç dinamiklerimize dönerek kaybettiğimiz Türk milli değerlerimizi yeniden kazanmalıyız.
Kaybolan Türklük Şuurunu canlandırıp kendimize güveni sağlamalıyız. Kaybetmek üzere olduğumuz Türk'ü ve Türk Kimliğini mutlaka geri getirmeliyiz. Milletimin buna acilen ihtiyacı vardır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Aralık 2005 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale