28 Mayıs 2017 Pazar

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Türkiye'de neler oluyor?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Milleti idarede prensibimiz milletin müşterek ve umumi fikir ve eğilimlerine uymaktır. Bu fikir ve eğilimlerin hakiki ve ciddi olabilmesi, milletin maddi ve manevi ihtiyaç kaynaklarından gelmesine bağlıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1925)

 1 Aralık 2005 Perşembe 

Cihan İmparatorlukları kurmuş milletimin son kalesi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mevcut olduğu potansiyel ile halen bulunduğu gelişmişlik ve kalkınmışlık düzeyini kabul etmek çok zordur.
21nci Asrın küreselleşen dünyasını yeniden inşa eden küresel mimarların tam istedikleri yerde, yani yönetmek istedikleri dünyanın tam merkezinde konumlanan Türkiye'nin çoktan bir bölge ve dünya gücü olması gerekiyordu.
Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra iyi yönetilemeyen ve daima çareyi dışarıdan yönlendirmelerde arayan bir yönetim anlayışı yüzünden bugünkü kararsız ve yapacağını bilemeyen, anarşi ve terörün hâkim olduğu, hukukun üstünlüğünün aranır hale geldiği bir uydu devlet görünümü aldık.
Bugün ülkemizde yabancıların gerek fert olarak ve gerekse kuracakları vakıflar kanalı ile ülkemizde toprak sahibi olmaları, bu hususu kolaylaştıran Uyum Yasaları kanalı ile çok güzel işletilmektedir. Batı Anadolu ve Trakya Yunanlıların, güney kıyılarımız Alman veya Fransızların tapulu malı olurken, Tevrat ile kendilerine vaat edilen GAP toprakları da fazla bir çaba harcamadan İsrailli Yahudiler tarafından satın alınarak hızla tapulu malları yapılmaktadır. Yabancılara satılan toprakların üstü kadar altının da ( madenler) alanların tapulu malları olduğu hususu, işin bir diğer tehlikeli boyutudur.
Geçen asrın başında Filistin topraklarının sadece %7 kadarı Yahudilere ait iken bugün bu toprakların tamamına yakınının tapulu Yahudi malı olması, bize bir şeyler hatırlatmalıdır. Yahudiler bu toprakları Marslılardan değil, bugün Filistin'in özgürlüğü için silahla mücadele eden Filistinli Müslüman halktan satın almışlardır.
Teslimiyetçi politikalarımız yüzünden olaylar küresel mimarların planladıkları şekil ve süratte gelişiyor. Mevcut ekonomik sistemimiz ve IMF yönlendirmeli politikalarımız nedeniyle yakın bir gelecekte bu toprakları geri almamızın imkânsız olduğunu söylersem, bunun kehanet olmadığı bilinmelidir.
Her geçen gün daha da yoksullaşan ve sırtındaki borç yükü kabaran örgütsüz Türk halkının acımasız küresel saldırılar karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktur. Tedbir alınmasını isteyenlere yetkili ve etkili devlet büyüklerimizin; "Bizde onların ülkelerinden toprak ve bina alıyoruz. Ne var bunda?. Paran varda sen git al. " demelerini aczimizin bir göstergesi olarak değerlendiriyorum. Zaten küresel sermayenin çarkları arasında tamamen sıkıştırılarak korumasız bırakılan aç bir topluma " Neden topraklarınızı satıyorsunuz" sorusunu sormaya hakkımız da yoktur.
Üzerinde dikkatle eğilmemiz gereken bir diğer husus Özelleştirme operasyonlarıdır. Aslında bugün ÖZELLEŞTİRME, küresel mimarların uydu yapacakları ülkeler için dikkatlice hazırladıkları bir çeşit sömürgeleştirme tuzağıdır. Konunun devletin ekonomideki yerinin özel sektöre devredilmesi ile alakası yoktur. Bize "her şeyini sat" diyerek devletin ekonomideki rolünü % 23'lere çekilmesini sağlayan dayatmacılar kendi ülkelerinde bu oranın % 50'nin altına düşmemesi için büyük çaba vermektedir.
Onlar çok iyi bilmektedir ki devletin yönlendirici ağırlığının olmadığı ülkelerde ekonomi ile birlikte tam bağımsız olma vasfı ortadan kalkmaktadır. Bu konuda ülkemizdeki alt yapı çok önceden başlayarak titizlikle hazırlanmıştır. Ülkeye sokulan sıcak para ile tam 30 yıl %50'lerin üzerinde tutulan yüksek enflasyon ile Türklere ait sermaye sıfırlanmıştır. Şimdi enflasyonun indirilmesine sıra geldiği için enflasyon düşürülmüş, paradan altı sıfır atılmış ama Türklere ait sermaye bitirildiğinden dışarıdan sermaye alımına daha çok ihtiyaç duyulan bir Açık Pazar yaratılmıştır. Yani ülkemin kazanımlarının yabancılara kolaylıkla satışına uygun ekonomik ortam hazır hale getirilmiştir.
Bu ekonomik gerçek bilinmesine rağmen küresel mimarların dayatması sonucu, ÖZELLEŞTİRME adı altında bu ülke insanının yıllarca süren çabaları sonucu oluşturulan dev kuruluşlarımız birbiri peşi sıra yabancıların denetimine verilmektedir. Bunun adı satış değildir. Yapılan doğrudan doğruya bu tesislerin yok pahasına yabancılara devir işlemidir.
Adının başında Türk olan TELEKOM Lübnanlı Arap sermayesine satılmıştır. Şimdi ERDEMİR, TÜPRAŞ v.s gibi stratejik tesislerimiz teker teker Türk milletinin kontrol ve denetiminden çıkartılmaktadır.
Türkiye'yi pazarlamanın görevi olduğunu gururla tekrarlayan Başbakanın ve Maliye Bakanı Unakıtan'ın, ısrarla bu satışların devam edeceğini söylemeleri ve bilhassa Maliye Bakanının Gazi'nin emaneti SÜMERBANK' ı "tarihe gömdüklerini" gururla açıklaması kaygı vericidir.
Bugün sürdürülen pazarlama ve satış işlemleri ticari kuruluşlarımızla bitmemektedir. Esas kaygı duyacağımız ve korkulacak olanı egemenlik haklarımızın da devredilmeye başlamış olmasıdır.
Egemenlik devrine ilişkin saldırıların en önemlisi İstanbul'u " Türkler tarafından işgal edilmiş Hıristiyan toprakları" olarak kabul edip, buranın Müslümanların kontrolünde olmasını 500 yıldır kabullenemeyen Hıristiyan batı dünyasından, yani ABD ve AB ülkelerinden gelmektedir. Onlar 82 yıllık Cumhuriyet yönetimine rağmen, hâlâ Bizans'ı diriltmenin gayret ve çabası içindedirler. Hayalleri arasında Kurtuluş Savaşı ile yırtıp attığımız SEVR Antlaşması hükümlerinin yeniden hayata geçirilmesi vardır.
Avrupalılar ve ABD; 1453'te tarihe gömdüğümüz Bizans'ın hamisi ve günümüzdeki temsilcisi olarak Fener Rum Ortodoks Patrikliğini görmektedirler. Roma'daki Vatikan Devleti örnek alınarak Patrikliği EKÜMENİK bir hale getirip onlara da müstakil bir devlet sıfatı verdirerek "Türkiye'nin bu en önemli merkezini içerden ele geçirebilir miyiz ?" telaşı içinde var güçleriyle saldırmaktadırlar.
Bir yandan bütün yurt sathına yayılan papa destekli misyonerler eliyle halkımız kandırılıp Hıristiyanlaştırılırken, Fener Rum Ortodoks Patrikliği vasıtasıyla bir başka baskı sistemi uygulanmaya çalışılmaktadır.
Rum Ortodoks Patriği dışarıdaki efendilerinden güç alarak kendi devletinin kanunlarını hiçe sayıyor, kendisini " Dünya Patriği" ilan ediyor ve devletini kendisine sahip çıkmamakla suçlayarak "Türkiye'ye baskı yapın" diye dışarıdan istekte bulunabiliyor?
Patrik Bartholomeos; devletimize "hırsız" diyecek kadar ileri gidebiliyor. Tamamen kendi kontrol ve denetimi altında faaliyet göstermesini istediği Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmak için bin bir dolap çevirip Türkiye'yi dostlarına alenen şikâyet ediyor.
Normal işleyen devlet yönetimlerinde böyle zırva bir girişimin görülmesi mümkün değildir. Ama Fener'den tehditler savuran bu kişinin arkasında, AB'li ve ABD'li dostlarının emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışan Ak Parti yönetimi var..
Egemenlik haklarımızın devri ile ilgili olaylar sadece Patrikhane ile sınırlı değildir.
Artık bitti sandığımız Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde PPK Terör Örgütü kullanılarak Bağımsız Kürt Devleti oluşturma çabaları AB yolunda ilerleme süreci geliştikçe yeniden teşkilatlandırılıp gerçek bir tehdit halini almıştır. Bu gelişmede başta ABD ve onun güdümünde hareket eden AB'nin büyük katkısı olmuştur.
Irak'ın işgalini müteakip bölgeden çıkartılan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının baskısından kurtulan ve bölgeyi denetim altına alan ABD'nin kontrolünde yeniden teşkilatlanıp güçlenen PKK Terör Örgütü, bütün yurtta acımasız saldırılarla can almaya devam ediyor. Sayıları artan şehit cenazeleri, gündemimizin değişmez maddesi oldu.
Aylar önce KKK. Org. Büyükanıt'ın "PKK'ya karşı dün sahip olduğumuz yasal imkânlara sahip değiliz" şeklindeki söylemleri hiç dikkate alınmadı. Buna rağmen devlet güçleri bu saldırılara göğüs germeye devam ederken bizzat Genelkurmay Başkanı verdiği beyanat ile "Teröre karşı güçlerinin ve yetkilerinin kısıtlı olduğunu" bildirdi. Durum böyle iken Müzakere Basını güvenlik güçlerinin gücünün azaltılması için ısrarla Şemdinli-Susurluk benzetmesini vurgulamaktan çekinmemektedir.
Ülkemin her köşesinde PKK bayrakları ve APO Posterleri kullanan yığınlar ortalığı savaş alanına çeviriyorlar. Ülkemin meydanlarında bağımsızlık naraları atılıyor. Uyum yasaları ile eli-kolu bağlanan polisimiz sadece seyretmekle yetiniyor. İnsanlarımız bu durumu kaygı ve korku ile izliyorlar.
Güneydoğunun güvenliği ve sokaklara dökülen halk yığınlarının kontrolünün devlet güçlerince değil, bölgenin DEHAP'lı belediye başkanları tarafından sağlandığı basında açıkça yazılıyor..
Başbakan ve İçişleri Bakanının gözü önünde PKK Posterli yığınlar, "Vali İstifa "diye bağırıyor. Ve vali derhal görevden alınıyor.
Bölge halkının huzur ve güveni için bilgi edinmeye devlet güvenlik birimleri adeta vatan haini ve halk düşmanı ilan ediliyor.
PKK militanları Diyarbakır'da bir güvenlik görevlimizi şehit ediyor. Diyarbakır ilimizin seçilmiş Belediye Başkanı ve dört beldenin belediye başkanları hemşerilerine güvenli bir ortam yaratmak için görev yaparken şehit edilen güvenlik görevlimizin gözü yaşlı ailesini değil, onu öldüren teröristin ailesini ziyaret ederek başsağlığı diliyorlar.
Vatandaşımız "Türkiye nereye gidiyor? Bu ne biçim devlet?" demesinde ne yapsın.
Resmi makam aracıyla "terörist" taziyesine giden Belediye Başkanı, hiç sıkılmadan yaptığı eylemi savunabiliyor. "Ne var bunda, yine giderim" diyor. Çünkü arkasında AB'li ve ABD'li dostlarının olduğunu iyi biliyor. Yine bu şahıs, Ak Parti yönetiminin bu güçler karşısında adeta tam teslimiyetini ilan ettiğini de biliyor.
Son günlerde basında yer alan haberlere göre, Türkiye'nin üniter yapısını ortadan kaldırarak eyaletlere ayrılmasını kolaylaştıracak olan 26 idari bölgeye ayrılmasını konu alan çalışmalar, Ak parti yönetiminin gündemi arasındadır.
Bilindiği gibi Anayasa'nın değiştirilemeyecek 3 üncü Maddesi; "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür" ibareleri ile üniter bir devlet öngörmektedir. Bu işin gündeme alınıp tartışmaya açılması dahi anayasal suç teşkil etmektedir.
Hükümet Anayasa'nın uygulanmasından doğrudan sorumludur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün sağlanması iktidarların öncelikli görevleri arasındadır. Buna rağmen Başbakan ERDOĞAN; kendilerine aydın diyen bir takım insanlarla görüşerek "Kürt Sorunu vardır" sözleri ile Güneydoğu Anadolu bölgemizde oynanan tehlikeli oyunun bir parçası haline gelmiştir.
Terör odaklarının yıllardır savundukları "Kürt Sorunu" bir bakıma devlet eliyle legal hale getirilmiştir. Başbakan'ın bu sözleriyle cesaret bulan PKK yandaşları, Terör ile Kürt Sorununun özdeşleştirilmesinin sevincini sergilemek amacıyla sokakları doldurmuşlardır.
Kuzey Irak Kürdistan Bölge Başkanı sıfatıyla ABD Başkanı tarafından Beyaz Sarayda resmen kabul edilen Barzani'nin ziyaretleri ABD ile sınırlı kalmamıştır. Barzani'nin birçok AB ülke lideri ve özellikle papa tarafından da kabul edilmesi de önemli bir gelişmedir.
Barzani bu ziyaretlerinden aldığı güçle Güneydoğu Anadolu bölgesi halkı üzerindeki propaganda çalışmalarını arttırmış ve Türkiye'ye karşı sesini yükseltmeye başlamıştır. Nitekim Şemdinli olaylarını soruşturmaya giden TBMM Soruşturma Kurulu bölgedeki ilk tespitlerini; "Kafa karıştıran izlenimler edindik. Bize Şemdinli'de 'Barzani-PKK' ve 'PKK'nın kendi arasında' bölgede etkinlik çekişmesi yaşandığı bilgisi verildi."şeklinde dile getirdi.
Bütün bu karmaşık gelişmeler olurken, ABD ve AB ülkelerinin sıradan memurları Kuzey Irak'ta kurdurdukları Kürt Devletinin ayakta durmasını desteklemek için bu yeni devletin işgal altında olarak gördükleri Türkiye topraklarındaki uzantısında (Kuzey Kürdistan'da) sömürge memurları gibi cirit atmaya devam ediyorlar..
Özetleyecek olursak, Bölgede valilere güpegündüz bombalı suikastlar düzenleniyor. Devlet dairelerine bombalar atılıyor. Devlet görevlilerine yapılan baskılarla görev yapmaları engelleniyor. Sokaklarda on binlerce kişi, ellerinde PKK bayrakları ile bağımsızlık sloganları atabiliyor. Bölge dışından atanan devlet memurlarının evlerine taş ve sopalarla saldırılıyor, memur çocuklarına okullarda baskı yapılıyor ve bu misaller her geçen gün çoğalıyor.
Bölücü faaliyetlerden bir tanesi de Sevr esaslarına göre bölgede oluşturulmaya çalışılan Büyük ERMENİSTAN Devleti için verilen destektir..
Dost bildiğimiz ABD ve AB ülkelerinin neredeyse tamamının parlamentolarında Ermeni Soykırımını kınayan kanunlar çıkartılmıştır. Bu kanunlara dayanarak ülkemize baskı yapılarak önce tazminat alınması ve sonra da toprak taleplerinin gelmesi için ciddi planlamalar yapılmaktadır.
Sonuç olarak; Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür. Milletimiz dış destekli bütün saldırıları elinin tersi ile silkip atacak potansiyel güce ve tecrübeye sahiptir.
Bunun gerçekleşmesi için Gazi'nin Gençliğe Hitabesinde vurguladığı "Gaflet ve Dalalet ve hatta Hıyanet içinde olmayan" yöneticilere sahip olmamız yeterlidir.
Böyle yöneticiler vasıtasıyla halkımız tehlikeye karşı bilgilendirilerek doğrudan desteğinin sağlanmasını müteakip bütün saldırıları göğüsleyeceğimiz bilinmelidir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
1 Aralık 2005 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale