26 Mart 2017 Pazar

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






3 Ekim 2005'te Avrupa Birliği (AB) müzakere çerçeve belgesinde ne olduğunu biliyor muyuz?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Dış siyaset, iç kuruluş ve iç siyasete dayandırılmak zaruretindedir, yani iç kuruluşun tahammül edemeyeceği genişlikte olmamalıdır. Yoksa hayâli dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanak noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923)

 19 Ekim 2005 Çarşamba 

Basın-Yayın organlarımız büyük ölçüde küresel güçlerin kontrol ve güdümünde hareket ettiğinden ülkenin gündemi dışarıdan verilen talimatlara uygun olarak süratle değişebiliyor. En önemli konular çok basit bir meselenin arkasında kaybolup gidebiliyor. Önemli konuların yeniden ele alınması gerektiğinde ise vatandaşın ilgisi bittiğinden konu kaynayıp gidiyor. Zaten istenen ve elde edilmek istenen de bu olduğundan bu çeşit konu saptırmalarını çok sık yaşıyoruz.
Bugünlerde bunun tipik bir örneğini görmekteyiz. Bilindiği gibi "3 Ekim Kararları" ve "Müzakere Çerçeve Belgesi" üzerindeki tartışmalar başlamadan bitti. Birkaç eleştirici söz buz üzerine yazılı yazılar misali hemen kayboldu gitti. Sanırım Manken Gamze hanımın gizlice çekilen fotoğrafları hakkında Türk kamuoyu 3 EKİM Belgesinden çok daha fazla bilgi sahibi oldu.
Oysa bu Çerçeve Belgesi ile başlayacak AB ile ortaklık müzakereleri ülkemizin geleceğini ipotek altına alacak ve insanlarımızın tümünün her alandaki yaşantılarında köklü değişimler getirecekti. .
3 Ekim ile başlayan dönem içinde milletçe bir var oluş veya asimile edilip ortadan kalkma aşamasına kadar gidebilecek bir sürecin içine giriyoruz. Fakat bu hiç kimsenin umurunda değil. Ekmek ve futbol derdindeki sokaktaki insanımız ise her şeyden bihaber.
Bu arada nereden geldiği ve ne olduğu belli olmayan Kuş Gribi'de hükümetin imdadına Hızır gibi yetişti ve gündemi tamamen kapladı. Zaten bizde adet halini almış. Yeni gündem geldiğinde eskisi önemli-önemsiz demeden hemen rafa kaldırılıyor.
Ben, benim gibi düşünen bir avuç yazar arkadaşım gibi bu konuda ülkemin aydınlarına yakışır bir şekilde doğru bildiklerimi açıklayarak halkımı bilgilendirmeye devam edeceğim. Belli olmaz belki de henüz uyanmamış bazı devlet ricalini uyandırıp tedbir almaya mecbur ederiz.
Önce şunu tespit edelim. Bu Çerçeve Belgesi herkesin anlayabileceği kadar basit ve açık bir dille kaleme alınmış. Batılıların kelime arkasına sakladıklarına alışık olduğumuz tuzaklara ulaşamadan dahi ana metinlerden bizi nasıl oyuna getirdikleri kolaylıkla anlaşılıyor. Açıkçası bu belge her kelimesi ile tam bir teslimiyet ve acz ifadesi taşıyor. Toplam 22 sayfadan meydana gelen Çerçeve Metni bu haliyle kabul görüp elimize geldiğine göre "biz neye dik duruş gösterdik ve neyin mücadelesini verdik?"anlamak zor.
Şimdi önemli birkaç madde üzerinde fikir yürütelim;

*** 8 inci Maddede; Türkiye için, önceki diğer bütün katılım müzakerelerinin emsal olarak alınamayacağı belirtilmektedir.
Yani, adamlar bize yaptıkları haksızlığın farkındalar. Ve bilerek oynadıkları çifte standart için de bir kılıf uydurmaktan geri kalmamışlar. Bu sayın efendiler diyor ki; "Anlaşmaların yapıldığı zamanki koşullar farklıydı. Şimdiki koşullarda işte bu farklılıktan doğuyor. Yoksa size özelikle böyle yapmadık."
Buna kargalar bile güler. Biz utanacağımıza, bunu zafer olarak görmeyi tercih ediyoruz. Bize, "Onlar başka, sen bambaşkasın" diyorlar.. "Sakın onlarla yaptığımız müzakereleri bize emsal olarak gösterme, Türkiye'ye haksızlık yapıldığını ileri sürme ve fazla bir hak talep etme" diyerek daha işin başında pazarlık gücümüzü sıfırlıyorlar..

*** Bir diğer onur kırıcı madde denetim ile ilgilidir. Sonunun ne olacağı ve ne kadar devam edeceği bilinmeyen bir müzakere süreci içinde Türkiye bütün kurum ve kuruluşları ve bütün uygulamaları ile AB'nin denetimi altında bulunacaktır. ( Belgenin 22. maddesi)
Bu denetim, ya bizzat AB Komisyonu üyeleri, ya da Komisyon adına uzmanlar tarafından yapılacak ve bu denetimler yerinde yapılacak incelemeleri de içerecektir.
Denetim işlevi, müzakerelerin her an kesilebilir olma özelliğinin gereği olarak yapılacaktır. 5 inci Madde ile de müzakerelerin kolayca askıya alınmasını mümkün kılacak bir sistem getirilmiştir. Buna göre, Komisyon, kendiliğinden veya üye ülkelerin üçte birinin isteği üzerine, müzakerelerin askıya alınmasını Konsey'e önerebilecek ve Konsey'de de bu konuda nitelikli çoğunluk esasına göre oylamaya gidilebilecektir.
Bununla ülkemiz bir bakıma savaştan mağlup olarak çıkıp toprakları işgal edilmiş bir ülkedeki işgal güçlerinin kontrolüne benzer bir görüntü ile karşı karşıya kalacaktır. Bu çok gurur kırıcı ve bağımsız Türk devletine yakışmayan davranışı sokaktaki insanımızın kabul edebilmesi çok zor olacaktır.

*** Katılım Müzakerelerinin sonunun açık olacağı gerek 17 Aralık ve gerekse 3 EKİM Belgesinde üzerinde vurgulanarak gösterilmiştir. Müzakerelerin "Ucu açık" olmakla, zaten tam üyelik garanti edilmemektedir.
Katılım, yani tam üyelik garanti edilmemesine rağmen Türkiye'nin 3 EKİM' den sonraki yönetimine ipotek konularak kendi kendini yönetmesi engellenmektedir.
Belgede, hem Kopenhag Siyasi Kriterlerinin tam olarak karşılanıp karşılanmadığına bakılacağı ve hem de AB'nin sindirme kapasitesine göre yeniden değerlendirme yapılacağı vurgulanmaktadır. Sindirme kapasitesi muğlâk bir ifadedir. Neyin sindirilmesi ve ne kadar sindirilmesi gerektiğinin bu şekildeki siyasi olaylarda somut ölçütlerle ortaya konulması mümkün değildir ve tarihte örneği bulunmamaktadır. Bunun Türkçesi; " Ben seni içime almayacağım, ama seni sonsuz kadar kendime kul-köle edip kapımda süründüreceğim" anlamına gelmektedir.
Burada ayrıca Türkiye'nin mümkün olan en güçlü bağ ile Avrupa yapılarına bağlanması öngörülmüştür. Türkiye zaten Avrupa'daki AB dışında kalan bütün organizasyonlarında üyedir. Hem de çoğunun kurucu üyesidir. Bu son derece saçma ve anlamsız bir istektir. Ben seni sana rağmen sömüreceğimin hukuki dilidir. Yani bizim kırmızı çizgi diye nitelendirdiğimiz "İmtiyazlı Ortaklık" işlevinin saklı ismidir.(2 nci madde'nin ikinci paragrafı)
Bu madde ile yapılan düzenleme gereğince şiddetle reddettiğimiz söylenen "İmtiyazlı Ortaklık" seçeneği doğrudan bahsedilmese dahi resmen belgede yer almıştır.
Mealen şunları söylemektedir Avrupalı dostlarımız(!) ;Gayri resmi olarak; " Boşuna uğraşmayın. Biz sizi tam üye olarak içimizde görmek istemiyoruz. Aynen kırk üç yıldır yaptığımız gibi seni kendi kontrolümüzde tutacağız" diyorlar . Ayrıca "10 yıl önce yaptığım antlaşma uyarınca sen "Gümrük Birliği" çerçevesinde sömürmeye devam edeceğiz. Sen buna ister 'İmtiyazlı Ortaklık" de, ister başka bir ad bul. Ama benim sana verdiğim rol bu. Bu rolü oynamaktan başka seçeneğin yok." Demeği de ihmal etmiyor..
Müzakere, belli bir konunun taraflar arasında tartışılarak her iki tarafın yararını gözetecek ortak bir yolun bulunması faaliyetidir. Oysa Türkiye-AB Müzakeresi hiçbir zaman iki tarafın eşit şartlarda fikirlerini ortaya sürdüğü bir müzakere olmayacaktır. Çünkü bizim müzakere edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Konuları onlar belirlemiştir. Burada yapılmak istenen, AB'nin kurulduğu yıldan itibaren her alanda geliştirdiği müktesebatın ve uyguladıkları kuralların Türk Milletine ve Türk Devletine kabul ettirilmesidir.
Onlar isteyecekler. Biz aynen kabul edip istenenleri kendi mevzuatımız haline getirmek için aynen Uyum Yasalarında olduğu gibi bir seri ısmarlama faaliyet yapacağız. Yani binlerce yıldan bu yana gelenek ve göreneklerimizle yerleştirdiğimiz sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel kazanımlarımızdan AB normları uğruna vazgeçeceğiz. Bir bakıma, bizi biz yapan değerlerimizi terk edeceğiz. Yapılması istenen ve bize yapmamız için diretilen işte budur.
Biz daha başlangıçta teslimiyet bayrağını indirerek bu görüşmelere başlamamıza rağmen AB tarafı da sonuçtan umutsuzdur. Bu yüzden müzakerelerin ucunun açık olması çok doğaldır. Çünkü Türk milleti kazanımlarını kolay terk edecek bir millet değildir.
Şimdi tekrar belgeye dönelim ve satır aralarını karıştıralım.

*** Belgenin 2 ve 3 üncü maddelerine göre bütün ipler AB'nin elindedir. Yani AB tarafı hem Savcılık Makamının ve hem de Duruşma Hâkiminin görevlerini üstlenmektedir. Biz ise suçlu sandalyesinde oturmaktayız. Buna göre AB, bir yandan Türkiye'nin AB'ye layık olup olmadığını incelerken diğer taraftan verdikleri ev ödevlerini yeterince yerine getirip getirmediğimizi kontrol edecektir. Türkiye'nin ise Çerçeve Belgesi ile istenilenleri ve yeni istenilecekleri kayıtsız şartsız uygulamaktan başka çaresi bulunmamaktadır.
Bu belge hükümlerine göre AB tarafı istediği zaman müzakereleri kesebilecektir. Ayrıca ucu açıklık kartına dayanarak bizi tam üyelik dışında ki çözüm tarzlarını kabul etmeye de zorlayabilecektir.

*** 6'ncı Maddenin 1'inci paragrafındaki muğlâk kelimelerin arkasına sığınılarak tek güvencemiz ve bölgede bugüne kadar ayakta kalmamızın en büyük teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri tedricen ortadan kaldırılarak ülkemiz her alanda savunmasız ve teslim alınmaya hazır hale getirilecektir.
Son yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının çeşitli kamu kurumlarındaki yerlerinden alınmaları için dayatılması, yarın olacakların tipik birer işaretidir. Ordumuzun gücünü zaafa uğratacak bir tuzağa düşmememiz gerekmektedir.
AB üyesi ülkelerin ortak vasfı müşterek bir ordusunun ve dolayısı ile geleceğinin olmamasıdır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devletini asker bir lider kurmuştur. Cumhuriyetin temelinde ve Ordu-Milletin gerçekleştirdiği İstiklal Harbinde verilen şehit kanları vardır. Bulunduğumuz coğrafyada güçlü bir ordumuz olmadan egemenliğimizi devam ettirmemiz asla mümkün değildir.
Türkiye'yi İzlanda, Norveç, İsviçre coğrafyasındaki küçük ve federal devletler gibi görüp aynen kendilerine benzetmeye çalışmaları AB'nin en büyük yanılgısıdır. Milletimiz ordularının tasfiyesine asla müsaade etmeyecektir. Küresel patronlarının talimatları gereği olarak her şeyi Dolar gözü ile görüp Euro ile ölçen beyinlere paranın dışında da insanı insan ve devletleri devlet yapan önemli değerler olduğu mutlaka hatırlatılmalıdır.
Özetle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin idari yönetim yapısı içindeki yerinin hızla azaltılması ile başlayacak süreç ordunun tamamen lağvına kadar gidebilecektir. Sivil ve asker yöneticilerimiz tarafından bu oyun iyi görülmeli ve asla tuzağa düşülmemelidir.

*** Yine 6'ncı Madde'nin birinci paragrafındaki ifadeler açıkça ülkemizde suni azınlık yaratma çabalarını körükler mahiyettedir. Daha önceki birkaç belgede vurgulandığı gibi, Lozan'ın belirttiği azınlıklar dışında Alevi ve Kürt vatandaşlarımızı bütünden ayırarak kopartmak ve ülkeyi bu şekilde ileride kolayca yutabilecekleri küçük lokmalar haline getirme işlevini başarıyla sürdürmektedirler.
Türkiye'yi bir mozaik gibi gören ve bu şekilde yönetilmemiz için yapılacak baskılara şimdiden hazır olmalıyız. Türk milletinin, her birinin ayrı işlevi olan mozaik taşı gibi değil aynen EBRU misali birbiri ile ahenkli bir şekilde kaynaşmış sosyal renkler halinde olduğu gerçeği ile karşılarına dikilmemiz gerekmektedir. Fakat bu çerçeve belgesi şimdiden elimizi kolumuzu bağlamaktadır.

*** Belgenin 6'ncı maddesinin ikinci paragrafı ise bir başka garipliği ortaya koymaktadır. Burada Türkiye'nin sınır anlaşmazlıklarını ivedi çözmesi istenmektedir. Bin yıldır bu topraklarda huzur içinde yaşayan halkların Osmanlının yıkılması ile birbirine düşman edilmiştir. Cetvelle sınırları çizilerek meydana getirilen yapay devletler ve bu devletlere dikte ettirilen hayali senaryolar ile yurdumuzdan toprak talebinde bulunan Yunanistan, Ermenistan, Suriye, Bulgaristan, İran, Rusya ve nihayet Irak ile sorunlarımızı çözmez isek bizi almayacaklarmış.
Aslında bizim hiçbir komşumuz ile sorunumuz yok. Çünkü geçen seksen iki yılda biz hep barış ve dostluktan yana olduk. Ata'nın "Yurtta Sulh-Cihanda Sulh" hedefine hep bağlı kaldık. Bu bağlılığı acizlik sanan küresel güçler çevremizdeki devletleri bize karşı devamlı tehdit haline getirdiler. Şimdi bunu hemen çöz talimatı veriyorlar.
Bunlar utanmadan demek istiyorlar ki; Kıbrıs'ı ver, Yunanistan'ın Ege Adalarının silahlandırılması, Karasuları, Fır hattı, Kıta sahanlığı gibi anlaşmamakta direndiği hususlardan komşuluk adına vazgeç. Musul-Kerkük'ten vazgeç. Talabani ve Barzani'nin Kürdistan'ını kabul et. Hatta Diyarbakır'ı bu yeni ülkeye başkent olarak ver. Hatay'ı Suriye'ye, Doğu Anadolu'yu Ermenilere terk et.
İşte, "bunları hemen çözmez isen seninle müzakereleri keseriz" diyerek başlangıçta gözdağı vererek işi çıkmaza sürüyorlar.
Bu yetmiyor. Belirtilen anlaşmazlık konularında, Türkiye'den, Uluslararası Adalet Divanı'nın zorunlu yargılama yetkisini kabul etmesi de istenmektedir.
Bu söylemlerimi abartılı bulanlar lütfen Müzakere Çerçeve Belgesini okusunlar. Diplomat olmaları gerekmez. Gören gözler ve düşünen beyinler artık satır aralarına dahi yazılmaya gerek görülmeden aleni olarak vurgulanan bu tuzakları çok iyi görebilirler.

*** AB ile olan ilişkilerimiz içine Kıbrıs'ın dâhil edilmesi AB'nin önemli bir çelişkisi ve art niyetli tutumunun tipik bir göstergesidir. Türkiye'nin 1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarından doğan haklarına dayanarak yaptığı yerinde müdahale sonucu Kıbrıs'ta 31 yıldır huzur ve güven ortamı vardır. Türkiye'nin Yunan Cuntası tarafından işgal edilen Kıbrıs Cumhuriyetinde Türkler ve Rumların can ve mal güvenliğini sağlayan haklı müdahale ne yazık ki AB ülkelerince tek taraflı algılanmıştır.
AB, hiç gereği olmadığı halde Güney Kıbrıs Rum Yönetimini bütün adanın meşru temsilcisi olarak görmüş ve 1 Mayıs 2004 tarihinde resmen 25 AB ülkesi arasına katmıştır. Bunda Türkiye'nin çok büyük ihmali ve kendi haklarını korumaktan aciz ve tam teslimiyet duygusu içinde davranmasının da etkisi olmuştur.
Sonunda AB; tam üyelik müzakerelerinin başlayabilmesi için 31 yıldır tanımadığımız Kıbrıs Rum Kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak ve adanın tek yönetimi olarak resmen tanımamızı şart koşmaktadır. Türkiye, imzaladığı Gümrük Birliğine yeni katılan 10 ülkenin kabulü için hazırlanan Ek Protokolü imzalamış ve fakat tek taraflı olarak sunduğu bir DEKLARASYON ile "Bu imzanın Kıbrıs Rum kesimini tanımak anlamına gelmeyeceğini, kesin çözüm olmadan Kıbrıs Cumhuriyetini (Güney Kıbrıs Rum Kesimini) tanımayacağını" bildirmiştir.
Bütün bu gelişmelere ve Türkiye'nin yazılı itirazına rağmen Müzakere Çerçeve Belgesinin 6'ncı Maddesinin üçüncü paragrafı bu konuya aittir. AB'ne üye olmamız için gerekli temel kriterler arasında olmamasına rağmen Türkiye'den, Kıbrıs sorunu için kapsamlı bir çözüme ulaşma çabalarının desteklenmesi istenmektedir.
Buradaki önemli nokta, tüm Kıbrıs halkları için kapsamlı çözümün "BM nezdinde ve Avrupa Birliğinin temel ilkeleri doğrultuşunda" olacağının öngörülmüş olmasıdır. AB olarak Türk ve Rum tarafının bugüne kadar uluslar arası yasalar çerçevesinde elde ettiği kazanımlarından hiç bahsedilmemektedir. Ayrıca BM tarafından hazırlanan Kofi Annan Belgesi'ne Türklerin %65 EVET' ine mukabil Rum tarafının %75 HAYIR dediğinden, hiç söz edilmemektedir. Bir bakıma bu Müzakere Çerçeve Belgesi ile 40 yıllık geçmişe sünger çekilerek konuya yeni bir başlangıç yapılması istenmektedir. Böyle bir başlangıcın ise arkasına 25 Avrupa ülkesinin desteğini alan Rum Kesiminin ve Yunanistan'ın işine yarayacağı çok açıktır.
Belgenin 6'ncı maddesinin 4'ncü paragrafı ile Türkiye'den istenen husus; Gümrük Birliği Antlaşmasının AB'nin yeni 10 üyesini kapsayacak şekilde genişletilmesini öngören Ankara Ek Protokolünün uygulanmasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmesidir.
Bu madde ile yapılmak istenen; Türkiye'nin Rum kesimini adanın tam hâkimi olarak tanıması yanında hava ve deniz limanlarını Rumlara açması, Rum sermayesinin Türkiye'ye girmesine müsaade edilmesidir. Yani, KKTC'ni resmen tanıyan tek ülke olan Türkiye'nin kendi eli ile Türk toplumunu ve Kıbrıs'taki Türk hak ve menfaatlerini Rumlara ve Yunana teslim ederek Yunan Megal-i İdeasına yardımcı olunacaktır. Garip ama gerçek ne yazık ki budur.
Özetle; AB üyesi ülkeler ( özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin normalleştirilmesi, bu ülkeler ile mevcut sorunlarında "ilerleme kaydedilmesi" istenmektedir.
Şimdilik "ilerleme kaydedilmesi" şeklinde belirlenen maddenin bir ötesinde başka şeylerin geleceği açıktır. Bu süreç içinde küçük bir ilerleme sağlanmasını müteakip 25 ülkenin güç desteğinin yaratacağı psikolojik baskı ile "Kesin çözümün istenmesine" sıra gelecektir. Doğal olarak kesin sonuç isteği sadece Kıbrıs konusunda değildir.
Burada satır aralarında yer alan husus; Yunanistan ile aramızda mevcut olan ve Yunanistan'ın uzlaşmaz tutum ve davranışı ile bugüne kadar çözümsüzleşen konuların Yunanistan milli menfaatleri doğrultusunda hallinin sağlanmasıdır. İki ülke arasında yıllardır sürüncemede kalan temel sorunlar üzerinde anlaşma sağlanamadığı takdirde sorunun halli için Yunanistan'ın öteden beri istediği gerçekleşecek ve bu defa 25 ülke ile Türkiye karşı karşıya gelecektir. Başlangıçtan itibaren müzakerelerin en önemli engeli olarak Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesiminin VETO silahlarına karşı elimiz kolumuz bağlı olduğundan baskılara boyun eğmekten başka bir seçim tarzımız kalmamaktadır.

*** Belgenin yedinci maddesi bize bir başka tuzağı göstermektedir. Bu madde ile Türkiye'den, uluslararası örgütlerdeki kendi pozisyonunu ve üçüncü ülkelere ilişkin politikalarını, bu konularda AB içinde kabul edilen tutum ve politikalar ile uyumlaştırması istenmektedir. Tam üye olduktan sonra belki olur diyebileceğimiz hususların ucu açık olduğu bilinen müzakere sürecinde kabul edilip buna göre mevzuat değişiklikleri yapılması ileride halli mümkün olmayan sonuçlarla karşı karşıya gelmemize sebep olacağı kesindir.
Onlar bizden NATO, BM, AGİT, OECD, İKÖ, KEİP gibi Türkiye'nin üyesi olduğu bütün uluslararası örgütlerde, Ankara'nın AB'ye paralel bir politika izlemesini talep etmektedir. Yani, Kıbrıs, Yunanistan, Ermenistan, Suriye, Irak ile ilgili AB politikalarına, üyesi olduğu uluslararası örgütlerde Türkiye'nin uyması ve birlikte hareket etmesi gerekmektedir.
Biraz komplo teorisyeni gibi düşünerek bir adım ileri giderek bu isteği açalım. Burada AB'nin NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanmasının söz konusu olduğu durumlarda, işin içinde Rumların olmasına Türkiye'nin itiraz etmemesine, Rumların NATO üyeliği gündeme geldiğinde Türkiye'nin buna engel olmamasına çalışılmaktadır.
Görüldüğü gibi AB'de hep çifte standart vardır. 25 ülke her zaman ve her istedikleri anda sizi veto hakkına sahip iken bizim sadece bir veto hakkımız olan NATO sistemi içinde önümüz kesilmeye çalışılmaktadır.
Bu belgenin kabul edilmesinden sonra, Türkiye'nin NATO içinde gündeme gelebilecek AB taleplerine olumsuz yaklaşması engellenmektedir. Bu yaklaşımın özellikle Rum kesimi ile ilgili olması durumunda müzakerelerin kesilmesi gündeme getirilecektir. Ve ne yazık ki bunun sorumluluğu da şimdiden Türkiye'ye ait olacaktır.

*** Belgenin 6 ncı maddesi 1 inci paragrafında "günümüz Türkiye ekonomisinin AB içindeki rekabete dayalı yapıyla ve dev pazar güçleriyle başa çıkabilme kapasitesi olmadığı" eleştiriliyor. Demek isteniyor ki; "Sen bu yapınla yalnız başına AB ile rekabet edemezsin, özelleştirmelerle ve şirket birleşmeleri yolu ile ekonomi sahasında yabancıları hâkim unsur haline getir." Yani açıkçası AB Yönetimi Türkiye'ye; "Ekonomik alanını küresel mimarlara terk et ve onların elinde her şeyi ile sömürülen bir pazar haline dön" şeklinde yol gösteriyor.
Ak Parti yönetiminin devletin önemli kuruluşlarını (Telekom-Tüpraş- Erdemir gibi) yangından mal kaçırır gibi satılığa çıkarmasının altında bu gibi baskıların yattığını açıkça görebiliyoruz.
Fakat sağduyulu milletimiz oynanan oyunun farkına varmıştır.
Nitekim bu satışlarda büyük Türk firmalarının her ne pahasına olursa olsun stratejik milli kazanımlarımızın yok pahasına dışarıya gitmemesi için müthiş bir çaba harcadıkları ve son Tüpraş ve Erdemir ihalelerinde başarılı oldukları görülmüştür.

*** 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesinin 10 ncu maddesinde, Türkiye'den, AB müktesebatının getirdiği hak ve yükümlülükler ile birlikte "Birlik Sistemi"ni de kabul etmesi istenmektedir. Her iki kavramda muğlâktır. Ve tam olarak bugün için neleri ihtiva ettiği hususları açık değildir.
Ayrıca 25 AB ülkesinin her birinde uygulanan hususlar birbiri ile farklılıklar meydana getirdiğinden somut olarak ne istendiği kendileri tarafından da bilinmemektedir...
Bunun yanında çok uzun süreceği şimdiden bilinen müzakere süreci içinde ne gibi müktesebat ve sistem değişikliklerinin ortaya çıkacağını kestirmek de mümkün değildir. Böyle somut olmayan hususlar için daha yolun başında kendimizi bağlamanın doğru olmadığını değerlendiriyorum. İşte bu her anlama gelebilecek müktesebat kavramı arkasına sığınarak müzakerelerin her safhasında karşımıza çeşitli olumsuzları sürecekleri şimdiden bellidir.
Burada vurgulanan bir diğer önemli husus da konunun sadece müktesebatı kabul etmekle bitmediğidir. Belgede açıkça, " Kabul ettiğimiz müktesebatın bütün gereklerini zamanında ve etkin olarak uyguladığımızı ispat etmemiz" istenmektedir.
Bu madde ile müzakerelerin herhangi bir safhasında, müktesebata ve birlik sistemine ilişkin hususların uygulamasının tam ve zamanında yapılmadığı gerekçesi ile müzakerelerin her zaman kolaylıkla askıya alınabilmesi garanti edilmiştir.

*** Belgenin 9 ncu maddesi ile son derece masum görünen fakat aslında çok tehlikeli olarak kabul etmemiz gereken kurallar konulmaktadır. Buna göre; "AB yönetiminin bundan sonraki süreç içinde Türkiye ile yoğun bir sivil toplum diyaloguna gireceği" vurgulanmaktadır.
Daha süreç başlamadan pek çoğu dışarıya madden bağımlı hale getirilen ve küresel güçlerin desteği ile sadece dışarıdan aldığı talimatlara göre hareket ettiklerine şahit olduğumuz sivil toplum kuruluşlarımızın adeta yabancı ülkelerin kışkırtıcı ajanları gibi çalışmakta olduğu bilinmektedir.
Bu madde ile bu kuruluşlar artık tamamen AB güdümünde hareket eder hale geleceklerdir. Bilindiği gibi AB yönetimi daha önceki isteklerinde Aleviler ve Kürtleri azınlık ( Lozan Antlaşmasına aykırı olarak) gördüğünü bildirmiştir. Bu iki toplum kesimi tarafından kurulan pek çok dernek ve vakıf gibi kuruluşlar AB tarafından her fırsatta desteklenmiştir. Adeta bu kuruluşlar AB'den gönderilen herkesin ziyaret programı içinde yer almıştır.
Daha şimdiden uygulama böyle iken yarın ne olacağını kestirmek güç değildir. Bu davranışın Osmanlı Devletinin son dönemlerinde yaşanan olaylarla benzer olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı toprakları üzerindeki emperyalist emellere ilişkin dayatmaların ve baskıların ve hatta savaşa kadar giden pek çok mücadelenin Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim tebaa'nın sözde hak ve menfaatlerini korumak adına yapıldığı unutulmamalıdır. Geçmişte dış güçler başarılı olmuşlar ve içeride destekleri toplum gruplarını kullanarak Osmanlı Devletinin yıkılmasına kadar gitmişlerdir.
Şimdi bu maddeye dayanılarak yapılacak desteklerin yarın ne boyutlara ulaşacağı ve sivil toplum kuruluşu adı altında bölünme ve parçalanmamızı kolaylaştıracak ne gibi nifak yuvalarının ortaya çıkacağını kestirmek zordur. Fakat bu günden sonra küresel mihraklar tarafından ülkemizde olduğu var sayılan etnik ve dini toplulukların ayrılıkçı hareketler içinde daha çok görüleceği ve bunun AB adına yapılıp bizzat AB tarafından destek göreceği şimdiden tarafımızdan kabul edilmiştir.
Bu çok ciddi bir tehdittir.
Özetle; Son derece masum ve demokratik hakların savunulması ve desteklenmesi bahanesiyle ileri sürülen "Sivil toplum kuruluşları ile diyalogun geliştirilmesi" gibi basit bir isteğin altında ülkemizin bölünmesi veya federatif bir yapı ile küçültülmesinin planları yatmaktadır.. Bu sinsi oyuna alet olmamamız ve tarihteki tecrübelerimizden ibret almamız gerekmektedir.
Bu konuda azınlık ile ilgili AB taleplerine şimdiden hazır olmalıyız ve bu taleplerin karşılanmaması durumunda müzakerelerin hemen askıya alınabileceği tehdidi ile karşı karşıya kalacağımızı da bilmeliyiz.

**** Müzakere Belgesindeki bir diğer önemli konuda AB'nin Türkiye'ye yapacağı mali destek ile ilgilidir. Müzakereler daha önceki bir tarihte olumlu sonuçlansa bile, AB için büyük mali sonuçlar doğurabileceği ileri sürülmüştür. Ve Türkiye'nin katılımı için gerekli mali kaynağın ancak 2014 yılından sonra AB bütçesine konulabileceği belirtilmiştir. Bu husus daha öncede yazılı olarak bildirilmesine rağmen bu belgede de yeniden vurgulanmaktadır.

*** Müzakere Çerçeve Belgesindeki bir diğer önemli konuda AB'nin Türkiye'ye yapacağı mali destek ile ilgilidir. Müzakereler daha önceki bir tarihte olumlu sonuçlansa bile, AB için büyük mali sonuçlar doğurabileceği ileri sürülmüştür. Ve belgenin 13 üncü maddesi ile Türkiye'nin katılımı için gerekli mali kaynağın ancak 2014 yılından sonra AB bütçesine konulabileceği belirtilmiştir. Bu husus daha öncede yazılı olarak bildirilmesine rağmen bu belgede de yeniden vurgulanmaktadır.
Şimdi düşünelim. Daha önce katılan bütün ülkeler müzakere süreci içinde milli mevzuatlarının AB müktesebatına uydurulması ve yeni duruma ilişkin uygulamaların başlatılabilmesi için yüklü miktarda mali yardım almışlardır. Yani uyum faaliyetleri için gerekli mali destek AB bütçesinden karşılanmıştır. Bu maddi destek ile üye adayı ülkelerin ekonomik durumlarının AB seviyesine yaklaştırılması da hedef alınmıştır.
AB'ye katılacak en büyük ülke Türkiye'dir ve Türkiye'nin uyum faaliyeti için diğerleri ile mukayese dahi edilemeyecek miktarda mali desteğe ihtiyacı vardır. Buna rağmen adamlar bize 2014'e kadar bütçemizden size para veremiyoruz. 2014 'den sonra da düşüneceğiz diyorlar. Ve bütün bu istekler başlangıçtan itibaren ucu açık olduğu ve katılımın olup olmayacağı şüpheli bir faaliyet için söyleniyor.
Diyelim ki borç batağında saplanmış bütçemizden büyük meblağlar ayırdık ve uyum için gerekli çalışmaları tamamladık. Sonunda her zaman ellerinde bulunan bir bahaneyi gerekçe göstererek bizi birliğe almadılar. Ne olacak harcanan paralar ve ne olacak kaybettiğimiz milli değerler. Bunlar nasıl geri getirilecektir. Bunun ciddi bir risk olduğu görmek zorundayız.

*** Türkiye başlangıçta itibaren "Tam Üyelik" konusunda ısrar etmiş ve bundan başka bir çözüme hayır diyeceğini her platformda açıklamıştır. Buna rağmen 3 EKİM Müzakere Çerçeve Belgesi alıcı gözle incelendiğinde, bu belge içeriğinin Türkiye'yi tam üyelik değil, kendilerinin dile getirdikleri "İmtiyazlı Ortaklık" tarzında bir statü ile kendi aralarına alacak bir çalışma yöntemi önerdiği açıkça görülmektedir. Yani, bu çalışmalar bize tam üyeliğe giden yolu değil, İmtiyazlı Ortaklık veya her ne pahasına olursa olsun Türkiye'nin ebediyen AB kapıları arkasında sımsıkı tutulmasını öngören bir yol haritasını göstermektedir.

*** Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 10 ncu madde 2 ve 3 üncü Paragrafları ileride başımızı çok ağrıtacak bir başka tuzak üzerine inşa edilmiştir. Buna göre "AB'nin ortak dışişleri ve güvenlik politikaları çerçevesinde belirlenmiş, eylem, tutum, bildirge, sonuç ve diğer belgeler, "AB müktesebatı"nın bir parçası olarak öngörülmüştür. Ve Türkiye'den bunlara aynen uyması istenmektedir.
Muhataplarımıza göre çok doğal olarak görülen bu istek ile son derece kritik bir coğrafyada konuşlanan Türkiye'nin bugüne kadar uyguladığı Dışişleri ve Güvenlik politikalarından AB müktesebatı yönünde vazgeçmesi istenmektedir. Bunu biraz açalım.
Türkiye'nin bugüne kadar uyguladığı "Dış politikamız ile savunma ve güvenlik politikalarımız "hususunda kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda belirleyip uyguladığımız esaslar ile, AB'nin bu konudaki politikalarının içerdiği esaslar arasında herhangi bir uyuşmazlık olduğu takdirde, bizimkilerin değil AB'ye ait olanlar geçerli kabul edilecektir.
Buna göre, Türkiye, komşularıyla olan karşılıklı menfaate dayanan ilişkilerinden AB normları adına vazgeçecektir. Örneğin; Avrupa Parlamentosunun son kabul ettiği Ermeni Soykırımına " Evet" demek zorunda kalacaktır. Doğal olarak bunun getireceği sonuçlara da katlanmak zorunda kalacaktır.
Oysa Türkiye kendilerine ne bugün ve de yarın hiçbir tehdit bulunmayacak Malta, Portekiz veya İzlanda gibi değerlendirilmektedir. Türkiye'nin kendi milli politikalarını uygulayamayacağı Ortadoğu coğrafyasında ayakta kalması mümkün değildir. AB'ne dahil olmamız ülkemize yönelik potansiyel tehditlerin ortadan kaldırmamaktadır. İşte bu madde ülkemizin geleceğini ve güvenliğini doğrudan ipotek altına alınmaktadır.

*** Bilindiği gibi müzakerelerin her safhasında önümüze konulan dosyaların her birinde üye ülkelerin birer birer onayının alınması gerekmektedir. Müzakerelerin devamı süresince muhatabımız sadece AB Komisyonu değildir. Her safhanın sonunda üye 25 ülke ile olan ikili ilişkilerimiz ister istemez devreye girecektir.
Üye ülkelerin gerek bizimle ve gerekse kendi aralarında tamamen özel, gizli veya açık ikili antlaşmaları bulunmaktadır. Karşılıklı menfaat esasına dayanan bu anlaşmaların içeriğini önceden bilmek mümkün değildir. Örneğin Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi arasında ne gibi gizli anlaşmaların olduğu bilinmemektedir. Bu anlaşmaların AB yönetimi tarafından da bilinmesinin mümkün olmadığını değerlendiriyorum.
İşte bütün bu gerçekler ortada iken Müzakere Çerçeve Belgesinin 10 ncu Maddesinin 2 ve 6 ncı paragraflarında belirtilen hususlar, bizi müktesebat açısından ülkelerin birbiri ile olan ikili anlaşmaları ile de bağlamaktadır. Yani, bu maddede AB faaliyetlerine ilişkin olarak, AB'nin imzaladığı anlaşmaların yanı sıra, üye ülkelerin kendi aralarında imzaladıkları anlaşmalar da "müktesebat"ın bir parçası olarak öngörülmektedir.
Diyelim ki bugün mevcut anlaşmaları öğrendik ve onlarla ilgili bütün kararları kabul ettik. Müzakere çalışmaları 15 yıl devam etti ve yolun sonuna yani imza safhasına geldik. İşte tam bu sırada Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi veya herhangi iki ülkenin birlik faaliyetlerine ilişkin olarak imzalayacakları yeni bir anlaşma karsısında Türkiye'nin durumunun ne olacağı belli değildir. Bu durumda AB Komisyonu veya ülkelerden biri veya birkaçı tek tek istediği takdirde müzakerelerin bitirilmemesi için önümüze bu yolla sayısız engel koyabileceklerdir. Dikkate alınması gereken önemli bir engel olarak ele alınmalıdır.

*** Belgede, çok ciddi sonuçları beraberinde getirebilecek önemli bir hususta Uluslararası antlaşmalarla ilgilidir. Müzakere Çerçeve Belgesinin bu konu ile ilgili 11 inci maddesine göre; Avrupa Birliğine üye olacak Türkiye’nin uymak zorunda kalacağı kurallar, haklar ve yükümlülükler, Türkiye’nin diğer ülkelerle daha önce imzalamış olduğu uluslararası anlaşmalar ile uyumlu değilse, ( yani bu anlaşmalara ile çatışır hükümleri ihtiva ediyorsa) bu anlaşmalar sona erecektir.
Açıkça söylersek; AB üyesi olduktan sonra Türkiye’nin AB müktesebatına uymayan bütün iç ve dış hukukunu belirleyen antlaşmaları otomatik olarak geçersiz sayılacaktır. Yani AB mevzuatı esas alınarak düzenlenecek iç hukukumuzla birlikte dış hukukumuzu belirleyen uluslararası antlaşmalarda ortadan kalkacaktır. Bu uygulama ile birlikte çok ciddi sorunlarla karşılaşmamız doğaldır. Şimdi işin derinine gitmeden sadece bir tanesi üzerinde durmak istiyorum.
AB ile bütünleşmemizi müteakip Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş belgesi olan ve bütün dünya devletleri tarafından resmen tanınmamızı sağlayan, komşularımızla ikili ilişkilerimizde pek çok ikili anlaşmaya temel teşkil eden LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI da geçersiz hale gelecektir. Bağımsızlık fermanımızın ortadan kaldırıldığı bir ortamda artık tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti Devletinden bahsetmemiz mümkün olabilir mi?
Bu sorunun cevabını tarih önünde vermenin AK Parti için kolay olmayacağını düşünüyorum. Bu bakımdan hükümetin uygulamalarına değil, ülkenin gerçek sahibi olan TBMM’nin sağduyusuna güvenmek istiyorum.
Her ne kadar bugün TBMM’de AK Parti her türlü kanunu tek başına çıkartabilecek ekseriyete sahip olmasına rağmen, yüce müessesenin kutsal çatısı altında görev yapan aklıselim sahibi milletvekillerimizin partilerinin baskısını aşarak vicdanlarının sesine uyarak milletin ve devletin esaretini getirecek bu antlaşmayı reddedeceklerine inanmak istiyorum.
Halkımızın da bu beklenti içinde olduğuna inanıyorum. 3 Mart tezkeresinin kabul edilmeyişinde TBMM’nin dik duruşuna hep birlikte şahit olduk. Milletin vekillerinin iç ve dış dayatmalara değil, vicdanlarının sesine göre karar verdiklerini yaşayarak gördük..
Beş gündür bu sütunlarda Müzakere Çerçeve Belgesinde Türkiye’nin geleceğini tehlikeye sokacak birkaç önemli hususu satır aralarından çıkartarak irdelemeye çalıştım. Bu anlattıklarımın yeterli olmadığını biliyorum. Örnekleme usulü seçtiklerim dışında belge daha pek çok sinsi tuzakla doludur. Bu konuda aklıselim sahibi Türk aydınlarının ve bünyelerinde çok değerli fikir erbabının yer aldığı sivil toplum kuruluşlarının belgenin her maddesi, her satırı ve her kelimesi üzerinde titizlikle çalışarak halkımızı uyarmalarında yarar görüyorum. Ve onları göreve davet ediyorum.
Daha çalışmaların başında iken yanlış kulvarlara sokulan ülkemizin kendi milli değerlerimizden taviz vermeyecek ve milli menfaatlerimize halle getirmeyecek bir kulvara döndürülmesi gerekmektedir.
İşte o zaman dik duruş gösterdik diyebiliriz. Kanaatime göre bu Çerçeve Belgesi bugünkü hali ile dik duruşun değil tavizkar ve teslimiyetçi duruşun bir meyvesidir.
Şimdi bütün Türk milleti için başta yönetim kademesi olmak üzere bu ülkeyi kurarak bizlere emanet eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isteklerine uygun olan bir anlayışla harekete geçme zamanı gelmiştir.
Atatürkçü bakış açısı; Tam Bağımsızlık ve Millet Egemenliğini temsil etmektedir. Atatürkçü duruş, milli kültürümüze ve milli değerlerimize her ne pahasına olursa olsun sahip çıkılmasını gerektirmektedir. Batıya köle olmayı değil, batının değerlerine ulaşmayı hedef almıştır.
23 Nisan 1920’den itibaren bize tam bağımsızlık ve millet egemenliğini hedef olarak gösteren Atatürk yaşasaydı bu günkü durumu acaba nasıl değerlendirirdi?
Kanaatime göre Gazi; muhteşem bir Kurtuluş Savaşı vererek kurduğu milli devletin sonunu hazırlayan, Türkiye'yi bölüp parçalamaya çalışan, Diyarbakır merkezli Kürt Devleti kurulmasını destekleyen, elimizin tersi ile attığımız kapitülasyonları geri getirmeye çalışan Avrupa Birliği'ne mutlaka karşı çıkacak ve bunu yapanları affetmeyecekti.
Atatürk, "Milli değerlerimize sahip çıkmamızı ve milli benliğimize düşman olan unsurlarla mücadele etmemiz gereğini" vurgulaşmıştı. Oysa Avrupa Birliği ülkeleri milli değerlerimizi tek tek elimizden almak için birbirleri ile yarışıyorlar.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resimlerine dahi tahammül edemeyen, milli birliğimizi ve bütünlüğümüzün temelini teşkil eden fikir ve düşünceleri çağdığı ve köhne olarak niteleyip bundan vazgeçmemizi tavsiye etmekten çekinmeyen batılı dostlarımızı (!) artık çok iyi tanımamız gerekmektedir.
3 Ekim Çerçeve Belgesinde de; Türkiye'nin girmek için can attığı Avrupa Birliği istiklalimizi hedef tahtasına koymuştur ve her adım atışımızda bir parçamızı istemektedir.
Sonuç olarak;
AB'nin istediği son çerçeve belgesi ile istediği tavizler yöneticilerimizin aklını başına getirmeli ve gözünü açmalıdır. Çünkü Avrupa Birliğine üye olmak adına istenenler çok ağırdır. Türk halkı bunları hak etmemektedir. 25 ülkenin birliğe üye olurken hiç birinin karşılaşmadığı olumsuzluklar ne olursa olsun diyerek geçiştirilecek hususlar değildir.
Özetle,AB üyeliği için müzakere çerçevesi içinde ortaya konulan şartların hiç birinin kabulü hiçbir şart altında mümkün olmayan hususlardır. Bu durum mevcut yöneticilerimiz tarafından dikkatle değerlendirilmeli ve Türkiye'nin inisiyatifini çoktan kaybettiği ve hızla çökmekte olduğu gerçeği görülmelidir.
Türkiye -AB ilişkileri çok ciddi bir döneme girmiştir. Geldiğimiz dönemeçten başarılı olarak çıkmak için milletçe kenetlenmeliyiz. Siyasi partilerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız ve üniversitelerimizin araştırma merkezleri bu konuda hükümeti bir kere daha uyarmalıdır.
Uyarmakla birlikte yapacağı her tavizsiz ve ciddi çıkışı desteklemelidir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
19 Ekim 2005 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale