15 Aralık 2017 Cuma

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Başbakan Erdoğan'ın çok geç gelen Avrupa Birliği (AB) eleştirileri
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1924)

 6 Eylül 2005 Salı 

Sayın Başbakan'ın çok ciddiye aldığı Avrupalı dostlarının müzakerelerin başlayacağı 3 Ekim yaklaştıkça söyledikleri sözler nihayet kafamıza dank etti. Bugüne kadar AB'den gelen her şeye evet dediğine alıştığımız Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül'ün AB ile ilgili sert söylemleri Avrupalı dostlarımızı(!) pek şaşırttı.
Başbakan "Artık verecek tavizimiz kalmadı" derken resmen yaptıklarının taviz vermek olduğunu da kendi ağzından doğrulamış oldu.
Keşke bu duruş bundan üç sene önce gösterilebilse idi.
Keşke bugün artık geriye dönülmesi zor olan tavizlerin hiç biri verilmeseydi..
Ben bu sütunlarda bıkmadan AB ülkelerinin sömürge zihniyetinin kurucusu ve yüz yıllık inatçı takipçisi olduğunu anlatıyorum. Küreselleşmenin ve AB'nin politik düşüncesinin temelinde de sömürgecilik zihniyeti yattığından bu fikri kolayca benimseyip uygulayan AB ile aramızda kapanması çok zor olan zihniyet farkı olduğunu vurguluyorum.
Onlar hâlâ kendilerine yeni sömürgeler arıyorlar. Biz ise bu sömürgecilere karşı ilk istiklâl mücadelesini vererek kurulmuş bir devletiz. Sömürgeci güçlerle mücadele edip, onlara karşı başarılı olunacağını ispatlayıp, sömürgelerin kurtuluş mücadelelerine örnek olmuş bir milletiz.
Buna rağmen şimdi biz, bizi içlerine almayacaklarını her fırsatta vurgulayan AB'ye girmek için kırk yıldır önümüze sürülen binbir dalavere ile boğuşuyoruz.. Aldatılıyoruz.. Kullanılıyoruz..
Şimdi soruyorum Sayın Başbakana ve Dışişleri Bakanımıza. Küresel güçlere tam teslimiyetin belgesi olan İKİZ YASALARI imzalarken aklınız nerdeydi ?
12 000 yıllık toplumsal düzenimizi kökünden sarsan, tamamı dayatılan UYUM YASALARI'ni jet hızıyla TBMM'den geçirirken neredeydiniz ?
Bilindiği gibi İKİZ YASALAR ve UYUM YASALARI, AB veya O'nun gibi davranabilecek diğer süper güçlere hem uluslararası ve hem de milli kanunlar çerçevesinde önemli imkanlar sağlamaktadır. Çünkü bu kanunlar ile ülkeleri içeriden fethetme faaliyeti yasal hale getirilerek kolaylaştırılmıştır. Bir bakıma ülkemizi yıllarca derinden etkileyen BÖLÜCÜ TERÖRE yapılan uluslararası dış destek yasal hale getirilmiştir. Bu yasaları kabul etmenin ilk sonuçlarını teröor örgütünün giderek artan eylemleri ile görmeğe başladık bile..
Bu yasalar Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde başarıyla denenmiş ve bu ülke insanları birbirleri ile kıyasıya çarpıştırılarak bölünmüştür. İşte bu örnek ortada iken Türkiye'de benzeri bir faaliyetin kolaylıkla organize edilebileceği bir zemin meydana getirilmiştir.
Hiçbir Cumhuriyet Hükümeti'nin bütün baskılara rağmen cesaret edip Meclise sunamadığı İKİZ YASALAR şimdi AB'nin sözünde durmadığını söyleyen Başbakanın Hükümeti tarafından sessiz sedasız ve bu defa Atatürk'ün kurduğu CHP'nin de desteğini alarak 4 Haziran 2003 günü kanun haline getirilmiştir.
Her iki yasanın en tehlikeli yaptırımları birinci maddelerinde belirtilmişti. Ve şöyle diyordu;

"Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. Sözleşmeye taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir."
Yani bununla sadece ülke içindeki değişik millete mensup vatandaşlara değil, kendini bu topluma entegre edemeyen bütün topluluklara halk statüsü verilerek kendi siyasi kaderini tayin hakkı tanınmakta idi.
Demek ki ( X )Topluluğu ; bir araya gelip " Ey Türkiye Cumhuriyeti. Biz seni istemiyoruz. Biz bu topraklarda ( Y ) adı ile ayrı bir devlet kurmak istiyoruz." Veyahut ta; "Biz seninle yaşamak istemiyoruz. Biz ( Z ) devletine bağlanmak istiyoruz. Şimdi gel bize yardım et ve bu işimizi yasalara uygun şekilde kolaylaştır" diyebilecektir.
Bölgede güçlü bir Türkiye'nin varlığını istemeyen dış güçlerin eline verilen imkanlar bununla da sınırlı değildir. Sözleşmenin ikinci maddesinde: "Bu Sözleşmeye Taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan ... kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder." denilmektedir. Devamla; "Sözleşme ile tanınan hakların, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin uygulanacağını" kesin bir dille açıklamaktadır.
Bu şekilde ülkede mevcut, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, aşiretlere, yerel gruplara da kendi statülerini özgürce geliştirme hakkı tanınmaktadır. Çünkü bunların hepsi dinsel ve toplumsal köken kapsamı içinde mütalaa edilmektedir.
Bunun açık anlamı şudur; Bu maddelere dayanarak her hangi bir kişi, herhangi etnik grubun, mezhebin veya tarikatın üyesi olduğunu öne sürebilecektir. Ve bu gruba özgü "siyasî, kültürel, sosyal ve ekonomik özgürlük"hususlarında kendilerine ayrıcalık verilmesini isteyebilecektir.
Yasaya göre kendilerine yardımcı olacağını taahhüt eden Türkiye Cumhuriyeti'nin bu uygulamaları gerçekleştirmediğini görürse, konuyu uluslararası zeminlere taşıyarak yardım alabilecektir.
İşte bu yasalar yürürlükte olduğu sürece Sayın Başbakan ve Sayın Dışişleri bakanımızın çok sert olduğu belirtilen söylemlerinin hiç bir değeri ve yaptırım gücü yoktur. Geç kalınmış. Atı alan Üsküdarı geçmiştir.
AB'nin yerli-yersiz dayatmalarına karşı bugüne kadar ses çıkartmayan ve büyük bir hoşgörü ile karşılayarak ülkemizi hızla içinden çıkılmaz siyasi, hukuki ve sosyal alanda çıkmaza sürükleyen Ak Parti yönetiminin şimdiki dik duruşunu anlamakta gerçekten zorlanıyoruz.
Bu dik duruşa ve bize yakışmasına rağmen son yıllarda özlemini duyduğumuz bu davranışa SEVİNMEMİZ Mİ yoksa ÜZÜLMEMİZ Mİ gerektiğini değerlendiremiyoruz. Konuyu basına yansıyan yönleriyle bir kere daha hatırlatalım..
"..... Başbakan Erdoğan, İtalya dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan, bir gazetecinin, ''Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 'arkamıza bakmadan çeker gideriz' dedi. Bu konudaki görüşleriniz nedir?'' sorusuna şu yanıtı verdi:

- Bu bizim yeni söylediğimiz bir şey değil. Sürece başladığımız andan itibaren biz bunu söyledik. AB, Kopenhag siyasi kriterleri ile ilgili Türkiye atması gereken adımları attıktan sonra 17 Aralık kararından sonraki süreçte de yapması gereken ek protokolü imzaladıktan sonra 3 Ekim'e yönelik olumsuz bir tavrın içine girilmesi halinde 'bizler Kopenhag siyasi kriterlerinin adını Ankara siyasi kriterleri koyar, yolumuza devam ederiz' dedik. Bu, zaten açık ve net mesajımızdı. O günden bugüne bunu hep söyledik.

- Bizim buradaki hedefimiz, insanımızın yaşam standardını yükseltmektir ve çok daha da önemlisi Türkiye'nin AB'ye katılımıyla şüphesiz ki kazanımları olacağı gibi Türkiye'nin AB'de yer almasıyla o birliğin de çok ciddi bundan menfaatleri olacak. Çünkü, Türkiye bir defa AB'nin ortak aklı oluşturmasında en önemli denge unsuru olacaktır. 1.5 milyarlık İslam dünyasıyla bir köprü vazifesini görebilecek konumdayız. Eğer bu farkedilirse zaten 3 Ekim'le ilgili herhangi bir ihtimam olması bana göre yersiz ve bu safhanın da aşıldığına inanıyorum.

- AB üyesi ülkelerin büyük çoğunluğunun Türkiye'nin üyeliği konusunda herhangi bir sorunu yoktur. 2-3 ülkede bazı sorunlar mevcuttur.Onlar da bu süreç içinde sorunlarını hallederlerse hallederler. Halletmedikleri takdirde o zaman biz nihai kararı veririz. Yani, bu konuda bizim için illa bu bir olmazsa olmaz değildir. Türkiye için de bir kıyamet değildir.

- 3 Ekim'le ilgili bir olumsuzluk ihtimali görmüyorum. Biz bu şekilde müzakerelere başlarız diyorum.

- Bizim kitabımızda imtiyazlı ortaklık yoktur. İmtiyazlı ortaklık diye bir şey düşünmüyoruz. Bir defa diplomatik ilişkilerde diplomasi ahlakına uymayan davranış biçimi olamaz. Kaldı ki, AB müktesebatı içinde veya AB'ye üye olmayan aday ülkeler arasında imtiyazlı üyelik diye bir ortaklık biçimi yok. Yani, siz kuralları konulmuş bir birliğin içine giriyorsunuz, yola çıkıyorsunuz ve yolculuk esnasında yeni kurallar koyuyorsunuz. Maç esnasında penaltı kurallarını değiştiriyorsunuz. Böyle saçmalık olmaz. Siyasetin de kendi içinde bir ahlakı var. Kendi içinde koyduğu kuralları var. Bu kuralları siz yola çıktığınız zaman işletmek zorundasınız. Yol esnasında, yolculuk esnasında bu kurallarla oynamak veya bu kuralları değiştirmek şüphesiz ki bu işin ahlakına uymaz.

Başbakan ile ayni zamanda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'de benzeri açıklamalar ile Türk kamuoyunun anlayacağı sözlerle vatandaşlarımıza güven verirken AB'li yöneticileri de ciddi şekilde uyarmıştır. Gül'ün Economist'e yaptığı "AB başka koşullar öne sürerse çeker gideriz" açıklaması Avrupa ve dünya basınında geniş yankı bulmuştur. İşte bunlardan birkaçı;

- İngiliz Guardian gazetesi, Abdullah Gül'ün açıklamaları ile ilgili "Türkiye, tam üyelik dışına bir teklif gelmesi halinde 40 yıllık Avrupa Birliği rüyasını terketmekle tehdit etti" yorumunda bulundu.

- İngiliz The Independent gazetesi, Türkiye'nin AB'ye sırt çevirmekle tehdit ettiğini belirttiği haberinde Gül'ün bu açıklamalarının ardından Türkiye'nin Avrupa geleceğinin "ciddi bir şüphe altına" girdiğini ifade etti.

- The Times gazetesi, Türkiye'nin açıklamalarının ardından AB Dönem Başkanı İngiltere'nin kendini büyük bir sınavın içinde bulduğunu söyledi. Ayrıca, Türkiye'deki AB karşıtlığının da yükselişe geçtiği ifade edildi.

- Deutshe Welle'nin internet sitesinde, Türkiye ile Avrupa arasında tansiyonun yükseldiği belirtildi. Deutshe Welle, Türkiye'nin bu çıkışının, genel seçimler öncesindeki Almanya için de önemli olduğu vurgulandı. "Türk Dışişleri Bakanı Gül, AB tarafından Türkiye'ye her türlü ayak sürümenin artık bu ülkede hoşgörüyle karşılanmayacağını açık şekilde dile getirdi" denildi.

Sonuç olarak;
Türkiye-AB ilişkileri çok ciddi bir döneme girmiştir. Bu dönemeçten başarılı olarak çıkmak için bugünkü dik duruşun kesintisiz sürdürülmesi gerekmektedir. Devletimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız, siyasi partilerimiz ve üniversitelerimiz bu konuda hükümetin arkasında yer almalı, tavizsiz her ciddi çıkışı desteklemelidir.
Sayın Başbakan'ı çok geç kalmış olmasına rağmen yaptığı bu açıklamalar ile, çok önemli ve bize yakışan dik duruşu sergilediği için, ayrıca milletimizin büyük çoğunluğunun hislerine tercüman olduğu için kutlamamız gerekiyor.
Bu dik ve ciddi duruşun gazete sayfalarında kalmayacağına ve bundan sonraki ilişkilerde dikkate alınacağına inanmak istiyorum. Fakat başbakanın bundan öncede bazı önemli konularda böyle ciddi çıkışlar yapmasına rağmen uygulamalarının tam tersi olduğu tecrübelerle sabit olduğundan konuya şüphe ile baktığımı da belirtmeden geçemiyorum.
Bu ciddi davranışların devamının gelmesini ve bugünlerin Türkiye'nin gerçek gücünü yansıtan uygulamaların başlangıcı için bir milat olarak görmeği istiyorum. Ülkemin ve insanımın buna ihtiyacı var.
Bizlere düşen görev Başbakan'ın ve AKP Hükümeti'nin bu sözlerin arkasında durmasını ciddi şekilde takip etmek ve en küçük sapmada şiddetle eleştirerek bu yolda devamını sağlamak olacaktır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
6 Eylül 2005 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale