27 TEMMUZ 2017 PERŞEMBE

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Devlet aranıyor
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923)

 24 Ağustos 2005 Çarşamba 

Ak Partinin beklemediği bir anda tek başına iktidar olmasından milletimiz kadar kendilerinin de rahatsız olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü onlarda ülke yönetiminde başarısız olduklarının farkındalar. Büyük Millet Meclisinde çoğunluğa ve yerel yönetimlerin büyük bölümüne sahip olmalarına rağmen bugüne kadar başarılı olarak yaptıkları fazla bir şey yok. İlk planda akla gelen başarıları; artık zamanı gelmiş olarak değerlendirilen "Türk Lirasından altı sıfır atılması" ile "Enflasyonun tek haneli rakamlara indirilmesi" olayıdır.
Ülkemizin yıllardır çözüm bekleyen dağ gibi meselelerinin olduğu bir gerçek. Bu meselelerin altından istikrarlı bir yönetim vadeden tek parti hükümetlerinin çıkabileceğini gören halkımız Ak Partiyi tek başına iktidar yaparak kendisine büyük bir şans tanımıştır. Buna rağmen üç yıla yakın bir süredir tek başına iktidar olan Ak Partinin içeride ve dışarıda yaptığı büyük hatalar siyasi tecrübe noksanlığının had safhada olduğunu, yani parti yönetim kadrolarının iktidar için henüz hazır olmadığını açıkça ortaya çıkarmıştır.
Ak Partinin gerek meclisteki ve gerekse yerel yönetimlerdeki temsilcilerinin çoğu ilk defa bu görevlere gelmişlerdir. Hiç beklemedikleri şekilde ilk seçimde iktidar olmuşlardır. Pek çoğunun devlet tecrübesinin dahi bulunmadığı parti kadroları ilk siyasi deneyiminde tek başına kendilerinin de beklemedikleri bir şekilde iktidar olmaları karşısında meselelerin altında ezilmişlerdir.
Dış politikada AB ve ABD karşısında tam bir teslimiyet vardır. İç politikada IMF ve Dünya Bankasının mutlak hakimiyeti söz konusudur. İç politikadaki alternatifsizlik ve ana muhalefet CHP'nin hala kendi iç sorunlarından kurtulup güçlü bir muhalefet yapamaması sonucunda kazandıkları çok geniş serbest çalışma imkanını da bu tecrübesizliklerinden dolayı heba etmişlerdir.
Ellerine geçen güçlü halk desteğini de kullanma başarısını gösterememişlerdir.
İktidara geldikleri günden itibaren politikalarını AB üyeliği üzerine inşa eden, AB ile yatıp AB ile kalkan ve bütün ümidini kendi içinde çökmekte olan AB üyeliğine kilitleyen Ak Parti yönetimi şimdide müzakerelerin başlayacağı 3 Ekime odaklanmıştır. 3 Ekim 2005 yaklaştıkça her alanda verilen tavizler çoğalmış ve devletin varlığı ülkede aranır hale gelmeye başlamıştır.
Oysa uzun yıllardır koalisyonlara idare edilip koalisyon ortaklarının birbirleri ile sürtüşmelerinden kendilerine hizmet getirilmediğini gören halkımız Ak Parti ile birlikte istikrarlı ve huzurlu bir kalkınma dönemi umut etmişti.
Aslında bunun olmaması için hiçbir geçerli sebep yoktu. Çünkü 367 milletvekili ile TBMM'nde temsil edilen Ak Partinin önünde duracak ne meclis içi ve ne de meclis dışı muhalefet bırakılmamıştı. Geçen üç yıla rağmen 3 Kasım 2002 de ülkemizin beklemedikleri bir şekilde mağlubiyete uğrayıp küçülen zamanın büyük partileri bugüne kadar yeniden yapılanmalarını başaramamışlardır. Sonunda Ak parti her alanda rakipsiz ve tek parti olarak iktidara yerleşmiştir.
Rakipsiz ve tek parti olmanın siyasetteki karşılığı daha hızlı ve kesintisiz hizmet üretilmesi demektir. Sağlanan siyasi istikrar ile artan işgücü sonucu halkımızın cebine daha çok para girecek ve daha çok refah bütün ülkede yaygınlaşacaktı. Ekonomik zorluklarını atlatan halkımız yıllardır kendilerine güç anlar yaşatan anarşi ve terör örgütlerini besleyen "yoksulluk ve fakirlik şartları" da ortadan kalkacağı için daha güvenli bir ortama kavuşacaklardı. İçeride bunlar olurken halkının desteğini arkasına alan iktidar dışarıda daha dik duruş sergileyecek ve ülkemin menfaatlerini dış tesirlere karşı daha iyi koruyacaktı.
Bütün bunlar kağıt üzerinde olması gereken ve beklenen sıradan gelişmelerdi. Ve görünürde Ak Partinin hizmetlerini önleyecek hiçbir engel yoktu.
Oysa günümüz gelişmeleri böyle olmadı. Ak Parti Yöneticileri; karşılarında hiçbir muhalefet olmadığı ve hizmetlerinin önünü kesecek bir engel bulunmadığı halde eline geçen bu müthiş fırsatı kolayca harcadılar. Tamamen teslimiyetçi bir politika uygulayan Ak parti yönetimi Dış Politikayı ABD'ye, ekonominin yönetimini Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu (IMF) yönetimine, İç politikayı da AB yönetimine teslim ederek kendilerini bunların emir ve talimatlarını yerine getirmekle yükümlü kılmıştır. Sonunda vatandaş kendi devleti yerine etkili ve yetkili olduğunu gördükleri AB, ABD, Dünya Bankası ve IMF'yi doğrudan muhatap olarak görmeye başlamıştır. Ve nihayet Ak Parti yönetimi;
Ülkemizi yeniden güvensiz ve terör dolu ve sonu belirsiz, kriz beklentisinin sokaktaki vatandaşa hakim olduğu günlere geri götürmüşlerdir.
Bunlar halkımızı ümitsiz bir bekleyişin içine sokmuşlardır...
Türk halkı Ak Parti iktidarında geçen sürede yaşadığı inanılmaz olaylar karşısında eskisinden daha çok devletinin şefkatli ellerini ve koruyuculuğunu arar hale gelmiştir.
"Nerede bu devlet" sözcükleri ağızlarda daha sık dolaşmaya başlamıştır. Bu gelinen durumda, Ak Parti kadrolarının ( belki de bütün iyi niyetlerine rağmen) devlet işlerinde ne kadar tecrübesiz oldukları bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.
Bütün bu gelişmelere neden olan olaylar o kadar çok ve sık oluyor ki, birinin etkisini atlatmadan bir diğer büyük şokla karşılaşan halkımız ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Sonunda uyuşmuş ve tepkisiz hale gelen Türk Toplumu kendini Tele-Vole Programları ve Pop Star yarışmaları ile avutmaya başlamıştır.
Çok değil daha kırk yıl önce Yavru vatan Kıbrıs için " Ya Taksim. Ya Ölüm" parolasıyla meydanları dolduran yığınların yerini bugün bir kaç yüz kişiyi aşmayan cılız kalabalıklar ve trafik gürültüsü arasında kaynayan boş sloganlar aldı. Çünkü halkımız, can verip kan döktüğü ata topraklarını elinin tersiyle itip "ÇÖZÜM" adı altında Rumlara teslim ettirten bir zihniyetin yönetiminde yapacağı fazla bir şey olmayacağını fark etmiştir. "Beni kurtaran Türk yöneticileri böyle düşünüyorsa bir bildiği vardır" diyen Kıbrıs Türk Toplumu da kayıtsız şartsız Rumlara ve Yunana teslim olmuştur.Bin yıldır Türk olan Anadolu topraklarına günümüze kadar canı pahasına sahip çıkıp bugünlere taşıyan atalarımızın torunları bugün kendi eliyle bu toprakları ve üzerinde bin bir zorlukla oluşturdukları ekonomik kazanımlarını Euro-Dolarlar ile elinden çıkarmak için birbiri ile yarışıyorlar. Çünkü yoğun propaganda ile beyni şartlandırılmış ve henüz 4.000 Dolar yıllık geliri olan ülkemin insanlarının 24.000 Dolar geliri olan ülke vatandaşları karşısında pek fazla direnme şansı yok. Ayrıca kendisini yönetenler de zaten bunu telkin ediyorlar ve bu satışları özendirecek kanuni teşvikleri kolayca çıkartıyorlar...
Batı Anadolu ve Trakya Yunanlının, güney kıyılarımız Alman veya Fransızların tapulu malı olurken, Kutsal kitapları Tevrat ile kendilerine vaat edilen GAP toprakları da fazla bir çaba harcamadan İsrailli Yahudiler tarafından parsellenerek tapulandırılıyor. Olaylar tam anlamıyla küresel mimarların planladıkları şekil ve süratte gelişiyor. Mevcut ekonomik sistemimiz ve tam teslimiyetçi IMF politikaları nedeniyle yakın bir gelecekte bu toprakları geri almamızın imkansız olarak gördüğümü söylersem, bunun adı kehanet değildir.
Her geçen gün daha da yoksullaşan ve sırtındaki borç yükü kabaran Türk halkının acımasız küresel saldırılar karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktur. Tedbir alınmasını isteyenlere yetkili ve etkili devlet büyüklerimizin; "Siz de onların ülkelerinden alın" demelerini aczimizin bir göstergesi olarak değerlendiriyorum. Zaten küresel sermayenin çarkları arasında tamamen ile korumasız bırakılan aç bir topluma " Neden topraklarınızı satıyorsunuz" sorusunu sormak abesle iştigal etmektir.
Topraklarımızla birlikte küresel mimarların dayatması sonucu, ÖZELLEŞTİRME adı altında bu ülke insanının yıllarca süren çabaları sonucu oluşturulan dev kuruluşlarımız birbiri peşi sıra yabancıların denetimine verilmektedir. Bunun adı satış değildir. Yapılan doğrudan doğruya bu tesislerin yok pahasına yabancılara devir işlemidir.
TELEKOM Lübnanlı Arap sermayesine satılmıştır. Şimdi ERDEMİR, TÜPRAŞ gibi tesislerimizin devredilerek Türk milletinin kontrol ve denetiminden çıkartılmasına sıra gelmiştir. Sayın Maliye Bakanı Unakıtan; "Atatürk''ün emaneti SÜMERBANK'ı tarihe gömdüklerini" gururla açıklamaktan bir kaygı duymamaktadır.
Topraklarımız ve tesislerimizin devredilmesi yanında egemenlik haklarımızda teker teker devredilmeye başlanmıştır.
Egemenlik devrine ilişkin acımasız bir saldırı da İstanbul'u işgal edilmiş Hıristiyan toprakları olarak kabul edip, buranın Müslümanların kontrolünde olmasını 500 yıldır kabullenemeyen Hıristiyan batı dünyasından gelmektedir. Onlar 82 yıllık Cumhuriyet yönetimine rağmen, hâlâ Bizans'ı diriltmenin gayret ve çabası içindedirler.
Avrupalılar ve ABD; 1453'te tarihe gömdüğümüz Bizans'ın hamisi ve günümüzdeki temsilcisi olarak Fener Rum Ortodoks Patrikliğini görmektedirler. Roma'daki Vatikan Devleti örnek alınarak Patrikliği Ekümenik bir hale getirip onlara da müstakil bir devlet sıfatı verdirerek "Türkiye'nin bu en önemli merkezini içerden ele geçirebilir miyiz ?" telaşı içinde var güçleriyle yüklenmekteler. Birbiri arkasından gönderilerek bütün yurt sathına yayılan papa destekli misyonerler eliyle halkımız kandırılıp Hıristiyanlaştırılırken, Rum Ortodoks Patrikliği vasıtasıyla bir başka baskı sistemi uygulanmaya çalışılmaktadır.
Fatih Kaymakamlığına bağlı Rum Ortodoks Patriği kendi devletinin kanunlarını hiçe sayıyor, kendisini " Dünya Patriği" ilan ediyor ve devletini kendisine sahip çıkmamakla suçlayarak AB ve ABD'li efendilerine "Türkiye'ye baskı yapın" diye istekte bulunabiliyor? Normal işleyen devlet yönetimlerinde böyle zırva bir girişimin görülmesi mümkün değildir.
Patrik Bartholomeos; devletimize "hırsız" diyecek kadar ileri gidebiliyor. Tamamen kendi kontrol ve denetimi altında faaliyet göstermesini istediği Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmak için bin bir dolap çevirip Türkiye'yi dostlarına alenen şikayet ediyor. Fener'den tehditler savuran bu kişinin korkusu da yok. Çünkü arkasında AB'li ve ABD'li dostları ve bu dostların emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışan Ak Parti hükümeti var...
İşte vatandaşlarımız işte bu tabloyu görüyor ve kahroluyor.
Gelelim bir diğer önemli konuya;
Kuzey Irakta ABD denetiminde yeniden teşkilatlanıp güçlenen PKK saldırıları bütün yurtta acımasız saldırılarla can almaya devam ediyor. Şehit cenazeleri artık gündemin vazgeçilmez maddesi oldu. Devlet güçleri bu saldırılara göğüs germeye devam ederken Genelkurmay Başkanı verdiği beyanat ile "Teröre karşı güçlerinin ve yetkilerinin kısıtlı olduğunu" bildiriyor.
PKK militanları Diyarbakır'da bir güvenlik görevlimizi şehit ediyor. Şehit bekçimizin katili güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülüyor. Diyarbakır ilimizin seçilmiş Belediye Başkanı ve dört küçük beldenin Başkanları yaşadıkları şehirde kendilerine ve hemşerilerine güvenli bir ortam yaratmak için görev yaparken şehit edilen bekçimizin gözü yaşlı ailesini değil, onu öldüren teröristin ailesini ziyaret ederek başsağlığı diliyorlar.
Vatandaşımız "Bu ne biçim devlet?" demesinde ne yapsın. Devletin hizmet için kendisine tahsis ettiği resmi makam aracıyla "terörist" taziyesine giden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, hiç sıkılmadan yaptığı eylemi savunabiliyor. "Ne var bunda, yine giderim" diyor. Hakkında Diyarbakır valiliğinin yaptığı suç duyurusunu da umursamıyor. Çünkü kendilerinin arkasında da AB'li ve ABD'li dostları ve bu dostların emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışan Ak Parti hükümetinin olduğunu biliyor.
Eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'ın konuyu değerlendirmesi şu şekilde; "Yerel yönetimle ilgili tüm yasaları Cumhurbaşkanımızın neden veto ettiğinin en güzel örneğini bu ziyaret bize anlatmaktadır. Bunlar daha o yetkiler kendilerine verilmeden teröristin evine taziye ziyaretine gitmeleri ile doğrudan doğruya bir mesaj vermişlerdir. Öte yandan şehit olan bir bekçinin cenazesinde bulunmamakla da bu mesajın içeriği pekişmiştir. Bu şekilde açıkça sergilemeleri de, bu yasaların neden çıkmaması gerektiğini ortaya çıkarmıştır."
Hiç gereği yokken Başbakan ERDOĞAN; kendilerine aydın adını takan bir takım insanlarla görüşerek "Kürt Sorunu vardır" sözleri ile Güneydoğu Anadolu bölgemizde oynanan tehlikeli oyunun bir parçası haline geliyor. Terör odaklarının yıllardan savundukları "Kürt Sorunu" bir bakıma devlet eliyle legal hale getiriliyor. Bu sözden cesaret alan PKK yandaşları Terör ve Kürt Sorununun özdeşleştirilmesinin sevincini açıkça vurgulamaktan çekinmiyor.
Bütün bu garip gelişmeler olurken, ABD ve AB ülkelerinin sıradan memurları Kuzey Irak'ta kurdurdukları Kürt Devletinin ayakta durmasını desteklemek için bu yeni devletin işgal altında olarak gördükleri Türkiye topraklarındaki uzantısında sömürge memurları gibi cirit atıyorlar. Devletimizin bölgedeki memurları da AB'den gün almak için verilen tavizler çerçevesinde bunlara rehberlik etmek zorunda bırakılıyorlar.
Van ilimizi yöneten Valimize güpegündüz bombalı saldırılar düzenleniyor. Valimiz şans eseri bu suikastlardan kurtuluyor. Valilere saldırı dozunu arttırarak diğer illerimizde de devam ediyor. Yine Van'da bir takım eli silahlı eşkıya grubu polis karakolunu basarak polisleri tartaklayıp, eroin kaçakçılığı şüphesi ile gözaltına alınan zanlıyı polisin elinden kurtarma cesaretini gösterebiliyorlar. Van'da halkın can güvenliğinden sorumlu emniyet müdürü ile ilin valisi meydana gelen olayın rezaletine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorlar. Ve bu iki yetkili makamlarında oturmaya devam edebiliyorlar.
İş bununla bitmiyor. Uyuşturucu kaçakçılarının polis karakolundan kaçırılmasını takiben olayla ilgili yakalananların serbest bırakılması için aşiret liderleri devleti tehdit ediyor. Konuyu meclise taşıyan ve perde arkasındaki Uyuşturucu Trafiğine değinen bir raporu basına açıklayan CHP lideri Deniz Baykal bu aşiret liderleri tarafından tehdit edilebiliyor.
Devam edelim.
Gözümüzün içine bakarak Irak'ta çizdiğimiz kırmızı hatların tamamı kaldırılıyor. Kuzey Irak Kürt Aşiretlerinin liderleri doğrudan muhatap alınırken bu bölgenin bin yıllık gerçek sahipleri Türkmen Kardeşlerimiz kaderleri ile baş başa bırakılıyor.
Kuzey Irak'ta Süleymaniye'de 11 seçkin askerimizin başına çuval geçiriliyor. Tutuklanıp aşağılanıyor. Biz yönetim olarak ABD'den bir özür dahi alamıyoruz. Dışişleri bakanımız "Büyük Devletler özür dilemez" diyerek konuyu noktalıyor.
Türk şoförleri ekmek arama savaşı verdikleri Irak'ta hunharca katledilir ve Habur'daki kamyon kuyrukları 15 kilometreye ulaşırken, biz kendi vatandaşlarımızın güvenliklerinin alınmasını başkalarından bekliyoruz.
Güney komşumuz olan ABD tarafından kendi elimizle palazlandırıp güçlendirdiğimiz Celal Talabani'nin Irak Cumhurbaşkanı, Mesut Barzani'nin de Federal Kuzey Irak Kürdistan Devletinin Başkanı olarak atanmasına da seyirci kalıyoruz.
AB'nin birbiri peşi sıra yenilediği sonsuz isteklerine 'evet' diyerek alelacele çıkarılan uyum yasaları ile hukuk sistemimizi içinden çıkılmaz hale koyuyoruz. Bir bakıma kanunsuzluk karşısında güvenlik güçlerimizin elini kolunu bağlıyoruz.
İstanbul başta olmak üzere bir süredir bombalı eylemlere sahne olan ülkemizde bu menfur saldırılar ile pek çok masum insanımız ölüyor. Pek çoğu sakat kalıyor. Ve pek çok işyeri çalışamaz hale geliyor. Her zaman olduğu kanlarını yerde bırakıyoruz.
Çatışmada öldürülen PKK Militanına anıt mezar yapılmasını ve PKK liderinin İmralı'dan örgütünü yönetmesini görmezlikten geliyoruz..
Artan PKK saldırıları ile hayatını kaybeden Güvenlik mensupları ve masum halkımız ile ilgili haberlerin basınımızda artık haber değeri olmadığına şahit oluyoruz.
Ermeni Soykırımı iddialarını dost ve kardeş ülke parlamentolarında destek bulmasını kanıksıyoruz. Türk tarih Kurumu Başkanı Profesör HALAÇOĞLU hakkında "Ermeni terörü yoktur" dediği için yargılama ve tutuklama kararı alan İsviçre yönetimine tepki vermemekte direniyoruz.
PKK yandaşı oldukları için hapsedilen dört eski DEP Milletvekillerinin tahliyelerinden sonra kahraman edası ile yaptıkları icraatları televizyonlardan dizi film halinde verilmesini ve bu kişilerin Abdullah Öcalan'dan aldıkları talimat gereği siyasal yapılanmalarını ibretle seyrediyoruz.
ABD'de G8' Toplantısına giden Sayın Başbakanımızın karşılama törenindeki protokol skandalını hemen örtbas ediyoruz.
Ayrıca kendi topraklarımızda ABD Başkanının elini sıkan Bakanımızın avuç içinin güvenlik adına zenci polislerce aranmasını içimize sindirebiliyoruz.
Bütün bunlar sadece benim değil, ülkemin düşünen beyinlerinin bir çırpıda kaleminin ucuna takılan terslikler.
Liste uzayıp gider..
İşte bütün bu görüntüler vatandaşımıza "DEVLETİM NEREDE" diye sordurmaya yetiyor..
İşte bu yüzden ben de "DEVLET ARANIYOR" diyerek, devletimizin bizlere sahip çıkmasını talep ediyorum...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Ağustos 2005 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale