19 EKİM 2017 ÇARŞAMBA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Irak Türkleri ve Irak'taki hak ve menfaatlerimiz
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1924)

 11 Ağustos 2005 Perşembe 

Avrupa Birliğinden gün almak ve 3 Ekim 2005’de sonunun ne olacağı şimdiden belli olan AB ile katılım müzakerelerine başlamak pahasına, başı öne eğik bir şekilde taviz üzerine taviz veren Ak Parti Yönetimi, giderek artan ve bütün yurt sathına yayılan şiddet olayları karşısında şaşkına dönmüş durumda seyirci kalmaktadır.
İşte durum ve vaziyet böyle iken Ankara’da ikamet eden Sömürge edasındaki ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman devreye girerek; “Irak'tan Türkiye'ye sızmaları önlemek için Türk yetkililerle birlikte çalıştıklarını, ABD askerleri Irak'ta güvenlik konusunda büyük zorluklarla karşı karşıya bulunduğunu, PKK' ye karşı doğrudan bir askeri operasyon beklemememiz gerektiğini” açıklamıştır.
Daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT’ ın birinci ağızdan şikayetleri geldi. Büyükanıt Paşa;“Türkiye’ye Kuzey Irak’tan tamamen askeri maksatlarla hazırlanıp NATO birliklerinde kullanılan C4 tipi plastik patlayıcılardan çok miktarda sokulduğunu, acil tedbir alınması gerektiğini, güvenlik güçlerinin elindeki imkanların ise eskisi gibi olmadığını ve uyum yasaları ile güçlerinin azaltıldığını” bildirdi.
Satın alınmış basınımız konuyu hemen sulandırdılar. Genellikle “Kara Kuvvetleri Komutanı kendi işine baksın, bunlar onun söyleyeceği sözler değil” şeklinde küçümseyici ve olayın vahametini aksettirmeyen beyanlarda bulundular.
Ülkeye Kuzey Irak yolu ile sokulan C4 patlayıcılarının 3.5 ton civarında olduğu basında yer aldı. Sonunda Hükümet; “Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı tedbir alınmasını, alınmaz ise kendisi tedbir almak zorunda kalacağını ve sınır ötesi harekât yapabileceğini” ABD’ne bildirdi. ABD, derhal cevap verdi. Bu arada akıl vermeyi de unutmadı. ABD’nin cevabı özetle şöyle idi;
“ Ben operasyon yapamam. Zaten Irak’ta güç şartlar altında güvenliği sağlamaya çalışıyorum. Siz operasyon yapacaksanız Irak’ta kurduğum meşru hükümet ile görüşün, ancak onlar izin verirse yaparsınız. Ayrıca operasyonları dışarıda değil, içeride yapın ve sakın kendi sınırlarınızın dışına çıkmayın.”
Olaya neresinden bakılırsa bakılsın hepsi yanlış.
ABD ve İngiltere kendi halklarının güvenliğini sağlamak gibi ulvi bir gaye ile binlerce kilometre öteden komşumuz Irak’a geliyor. Taş taş üstünde bırakmadan bombalıyor. Sonunda resmen işgal ediyor. Sonra benim güvenliğim söz konusu olduğunda “sen hiçbir şey yapamazın” diyor..
Akla, mantığa ve iz’ana sığmayan bu açıklamaları kabullenmek için ancak işgal altında bulunmak veya bir ülkenin sömürgesi olmamız icap eder ki. Henüz böyle bir durumda değiliz..
O halde bu cüret ve cesaret nedir? İşte irdelenmesi gereken asıl konu budur..
Bu arada bugün Irak Cumhurbaşkanı olan aşiret reisi Celal Talabani ile kendini Irak Kürdistan’ı Başkanı seçtiren Mesut Barzani, Türkiye’ye aba altından sopa göstererek, “Türk askeri Kuzey Irak’a girerse sonu kötü olur” diye efendilerinin ağzı ile konuştular.
Şimdi biz bütün entel takımımızla birlikte; “Acaba girelim mi? Girmeyelim mi? Acaba ABD’yi kızdırır mıyız? Yoksa AB ülkelerinde şirin gözükmez miyiz?” gibi boş laflar üretimi ile meşgulüz.
Bu arada akan şehit kanları çoğalıyor.
Valiler vilayetlerinde dolaşamıyor.
Yol kesilip askerler ve belediye başkanları kaçırılıyor.
Turistik tesisler bombalanıyor.
Kışlalar bombalanıyor.
Trenler demiryoluna döşenen mayınların patlaması ile yoldan çıkıyor.
Uzaktan komutalı mayın ve patlayıcılar devreye sokuluyor.
Ülkemizde hayat yine duruyor.
İdari kadrolar şehit cenazelerine taşınıyor.. Yani ateş giderek çoğalıyor..
Şimdi; Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde ABD gibi kaldırılması gereken önemli bir engeli bulunmaktadır. Çünkü Türkiye bilinçli olarak ABD ve AB tarafından Kuzey Irak’tan uzakta tutulmuştur. Basınımız bu defa daha duyarlı davranmakta ve terör olaylarını aynen kamuoyuna ileterek konuyu gündemde tutmaktadır. Konunun gazete manşetlerine ve tartışma programlarına taşınması çok iyi olmuş, sessizce ve nefretle üzerimizde oynanan oyunları anlamaya çalışan kamuoyumuz ABD yönetiminin hakkımızda ne düşündüğünü görmüş ve bize ne gibi roller biçildiği konusunda bilgilenmiştir.
ABD yönetimi; başlangıçtan itibaren Kuzey Irak’taki Kürt varlığına dayanarak Irak harekatını sürdürmüş ve Kürt unsurlarının yanında tavır koyarak bunu yönetimde verdiği değer ile ispat etmiştir. Oysa ABD yönetiminin her ne sebeple olursa olsun Türkiye’nin menfi tutumuna rağmen Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletinin oluşmasını uygun görmesi mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin varlığı ve potansiyeli bağımsız bir Kürdistan’dan ( her ne kadar İsrail tarafından destek görse de) çok daha fazla ABD’nin işine yarayacaktır. Bu hususun ABD yönetimi tarafından çok iyi değerlendirilmesi ve ağırlığını koyacağı yönü açıkça belirlemesi gerekmektedir.
İki yıldır ABD’nin destek ve himayesinde Kuzey Irak’ta toparlanarak kendini güçlü hisseden PKK örgütü Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği talimatları doğrultusunda terör saldırılarına yeniden başlamıştır. Bu saldırıların hedefi doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarıdır. Türkiye bu sıcak tehdit karşısında kendisini savunmak zorundadır. Buna hakkı ve gerçekleştirecek gücü vardır.
Nitekim Türkiye, öncelikle PKK’nın konuşlandığı Kuzey Irak’ta egemen güç olan ABD’den hemen yardım ve destek istemiş, fakat ABD’den açıkça HAYIR cevabı almıştır. Şimdi kendi inisiyatifi ile PKK’nın kökünü kurutmak üzere bütün güçleri ile Kuzey Irak’a girmeli ve PKK yerleşim merkezlerini ortadan kaldırmalıdır. Bunun için artık kimseden izin almaya gerek yoktur. Çünkü bu bizim meşru müdafaa hakkımızdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu maksatla bir ön hazırlık zamanına da ihtiyacı yoktur. Sivil irade EVET dediği anda, birkaç saat içinde geniş çaplı bir müşterek harekata başlanabilir.
Bu operasyonlar ile; PKK’ya karşı açıkça duyarsız kalan ve Irak’ta içinde bulunduğu güç durum yüzünden Kuzey Irak’ta olanlara seyirci kalan ABD’nin üzerindeki yük de kaldırılmış olacaktır.
Kandil Dağı başta olmak üzere bütün Kuzey Irakta üslenen PPK terör örgütüne karşı gerçekleştirilecek geniş çaplı operasyonlar ile ABD himayesi altında kendilerini dev aynasında gören Barzani ve Talabani aşiretlerine Türkiye’nin gücü bir kere daha gösterilecek ve sesleri kısılacaktır. Türkiye’ye rağmen bağımsız bir Kürdistan Devleti kurma isteklerinin bir hayal olduğu vurgulanmış olacaktır.
Bu operasyonlar ile kendi güvenlikleri için Okyanus ötesinden gelerek Irak’ı işgal eden ABD ve İngiltere’ye “Bu bölgeyi bizim güvenliğimiz için kontrol etmemizin zorunlu olduğu ve bunun gereğini yaptığımız” anlayacakları bir dille anlatılmış olacaktır.
Bu operasyonlar ile güvenliğimiz açısından bölgede konuşlandıracak birliklerizle Ortadoğu da bizimde var olduğumuzu, kırmızı hatlarımızın aynen devam ettiğini anlatacağız.
Bu operasyonlar; bin yıllık Türk Yurdu olan Musul ve Kerkük’ten atılmaya çalışılan Irak Türkleri için büyük moral gücü sağlanacak ve maneviyatları yükseltilecektir..
İşte bunun için Türkiye; terör olayları daha da yaygınlaşmadan bütün yurt çapında başlatacağı PKK’yı ortadan kaldırma operasyonlarını süratle ve büyük kuvvetlerle Kuzey Irak sınırına kaydırmalı, bilahare yapılacak koordineli sıcak takip harekatı ile bölgeye girilip terör merkezleri tamamen ortadan kaldırılmalıdır.
Bu operasyonlar Türkiye’nin önündeki en büyük fırsattır. Bu şekilde hem kendisini tehdit eden PKK terör örgütüne önemli bir darbe vurulacak ve hem de bilinçli olarak uzakta tutulduğu Irak’taki yeniden yapılanma çalışmalarına doğrudan katılmış olacaktır.
Bu asla bir işgal değildir. Durumdan vazife çıkarmaktır. Bölgede yok sayılmaya çalışılan Türk varlığının böyle bir operasyona şiddetle ihtiyacı vardır.
Başka hâl tarzımız yoktur. Çünkü bu harekat, Türkiye’nin her türlü tavizi vermeye hazır teslimiyetçi tutumundan kurtulmasına da vesile olacaktır. Zaten, tamamen bizim dışımızda kendi kendine gelişen bu durumu değerlendirmekten başka çaremiz de yoktur.
Ak Parti Hükümeti bunu yapabildiği takdirde, PKK saldırıları ve eski DEP milletvekili Leyla ZANA ve arkadaşlarının tahliyesi ile gururları incinen Şehit ve Gazi aileleri ile birlikte tüm milletin desteğini alacaktır..
Şimdi biraz daha derinliğine inerek güneyimizde meydana gelen olayları irdeleyelim.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak komşumuz Irak’a karşı yapılan ABD saldırısını önleyemedik. Bu bölgenin en önemli oyun kurucu güçlerinden biri olmamıza rağmen, bugün sınırlarımız ötesinde bizi doğrudan ilgilendiren ve etkileyen gelişmeleri de sadece seyretmekle yetiniyoruz.
Birinci Körfez Harekatını müteakip Saddam’a karşı Çekiç Güç korumasına alınan Kuzey Irak’ ta gözümüzün önünde, bilgimiz dahilinde ve bize rağmen bir Kürt devleti kurulmasını önleyemedik. Bu bölgenin dağlık doğu kesimlerinde üslenen PKK örgütüne karşı 1992 yılından beri Çekiç Güç himayesi altında yaptığımız operasyonlarda terör odaklarını tam olarak etkisiz hale getiremediğimiz gibi, kontrol altına dahi alamadık.
Güvenliğimiz açısından hayati önem taşıyan Kuzey Irak’taki askeri birliklerimizi ABD’nin işgal harekatı öncesi takviye edemedik. Çekimser davranarak bir bakıma bölgenin Mart 2003 ‘ten itibaren tamamen ABD denetimindeki iki Kürt aşiretinin eline geçmesine yardımcı olduk.
Bütün bunların yanında Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen İngiltere ve ABD’nin siyasi oyunları ile elimizden çıkan Kuzey Irak’ta yaşayan Irak Türklerine ise hiç sahip çıkamadık. Soydaşlarımızın kültürlerini muhafaza ederek ve kendi topraklarında egemen olarak yaşamalarını temin edecek girişimleri de yeterince yerine getiremedik.
Kuzey Irak ile ilgili en yetkili ağızlardan ifade ettiğimiz “Olmazsa olmaz diyerek, savaş sebebi saydığımız Kırmızı Hatların” tamamı elden çıkarken biz yine bakakaldık.
En güzide askerlerimizin kafasına çuval geçirilirken dahi sesimizi çıkartamadık. Bu ülkeye hesap sormadığımız gibi bir protesto notası dahi veremedik. Milletçe bu zilletin altında ezildik.
Irak’ta fiilen savaşa girmememize rağmen, yapılan saldırılarla kamyon şoförleri ve işadamlarımız başta olmak üzere en çok vatandaşı öldürülen ülke olduk..
Bölgedeki ABD ve İsrail menfaatlerine uygun yapılanmalara da dur diyemedik.
“Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız. Olayları dikkatle takip ediyoruz” gibi klişeleşmiş bir sözün arkasına sığınarak politika yaptığımızı sandık.
Oysa bugün Kuzey Irak’ta bize rağmen çok önemli gelişmeler oluyor. Biz yine seyrediyoruz. Bugün Irak’ta sayıları toplam nüfusun % 15 inden fazlasını teşkil etmelerine rağmen sahipsiz kaldıklarından her dönemde baskı altında tutularak asimile edilmeye çalışılan Osmanlı’nın MUSUL vilayetinde konuşlanan Irak Türkleri, şimdi de Kürt aşiretlerinin baskısı karşısında kendi başlarının çaresine bakmaya başladılar.
Sadece Türk oldukları için maruz kaldıkları büyük baskı ve şiddet karşısında tam seksen yıldır yılmadan mücadele eden Türk Toplumu aslında Irak’ın en tahsilli, en kültürlü ve aydın kesimini teşkil ediyor. Irak’ın demografik yapısı içinde bütün yönetimlerin üzerinde titremesi gereken en mütecanis bir grup olmalarına rağmen Türk olmaları, Türk sınırına yakın konuşlanmaları ve zengin petrol yataklarına sahip olmaları bu toplum üzerindeki baskıların temel sebebini teşkil ediyor. Bir bakıma, Türkiye Türkleri ile ortak dile ve kültüre sahip olmaları yüzünden bu bölgede Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen dış mihrakların potansiyel hedefi haline geliyorlar. İşte sırf bu yüzden Türkiye’nin bu kardeşlerine sahip çıkması gerekirken, bugüne kadar Irak Türkleri için olumlu bir adım attığımız görülmedi.
Şimdi ise Irak Türkleri; ABD Irak Yönetiminin bölgedeki Kürt aşiretlerinin Federal Devlet kurma yolundaki çalışmaları karşısında korumasız kaldılar. Barzani ve Talabani'nin etnik esaslı federasyon girişimlerinden sonra Kerkük'te yaşananlar, Irak Türkleri ile Sünni Arapları birbirine yaklaştırdı. Kürt Federasyonuna Kerkük'ün de dahil edilmesine karşı Türkler ve Araplar, "Kerkük Irak kentidir" diyerek ortak bir duruş ortaya koydular. Fakat Kerkük’ün Kürt Federal Bölgesi içinde kalmasına engel olamadılar.
Türkiye’den istedikleri desteği göremeyen Irak Türkleri; Irak’ta ABD işgaline destek vermeyen ve ABD ile sıkı ilişkiler içine girdikleri için Arap Dünyasınca da istenilmeyen Kürtlere karşı bütün Araplardan destek beklemişlerdir. Bu amaçla 2004’ün son günlerinde Kahire'ye giden Irak Türkmen Cephesi yöneticileri önemli gelişmeler kaydetmişlerdir.
Türkmen Cephesi lideri Dr. Abdullah Abdurrahman başkanlığındaki Türk Heyeti Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Mahir ve Dışişleri yetkilileriyle bir dizi görüşme ve toplantılar yaptılar. Görüşmeler sonunda yayınlanan bildiride dile getirilen hususlar önemli bir yakınlaşmayı vurgulamaktadır.
“Irak'ın toprak bütünlüğü korunacaktır. Bir grubun diğerini hakimiyet altına almasına, ona baskı yapmasına izin verilemez. Kerkük bir Irak kentidir. Bir grubun yönetimine kesinlikle terk edilemez. Mısır, Iraklı grupların hepsine kapısı açık bir ülkedir. Türkmenler de Kahire'de Barzani ve Talabani gibi büro açabilir. Mısır, Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması ve Irak halkını oluşturan grupların haklarının alınması için elinden geleni yapacaktır."
Bilindiği gibi, ABD'nin yaptığı anlaşmalarla Ürdün ve Mısır, Irak'ın yeni ordusu ve polisinin oluşturulmasında eğitim desteği vereceklerdi. Ürdün, yeni Irak ordusu için Araplar ve Kürtleri eğitmeye başlamıştı. İşte bu dengesizliği önlemek amacıyla Irak Türkmen Cephesi, Mısır'dan, Türkmenlere de askeri eğitim verilmesini talep etmiştir. Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Mahir, bu talebi olumlu karşılamış ve Türkmenlere de kontenjan oranında eğitim vereceklerini bildirmiştir. Türkmen Cephesi, şimdi, Mısır'dan askeri eğitim almaktadır..
Türkiye Ortadoğu’daki en güçlü orduya sahiptir. Silahlı Kuvvetlerin tamamı NATO teçhizatına sahiptir ve NATO Eğitim ve Öğretim standardına ulaşmıştır. Pek çok ülkenin askerine gerek kendi askeri okulları ile eğitim merkezlerinde ve gerekse uzman asker öğretmenler göndererek istenilen dış ülkede çok üst düzey askeri eğitim vermektedir..
İşte üzücü husus burada orta çıkmaktadır.
Türkiye, Türkçe konuşan Irak Türklerine eğitim vermiyor da, Arapça konuşan ve ikinci nesil silahlara sahip Ürdün ve Mısır askerleri Irak Türklerine eğitim veriyor?
Bunun nedenlerini anlayabilmemiz mümkün değildir. Bize göre mantıklı bir açıklamasının bulunabilmesi de zordur. Çünkü Cumhuriyeti kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk; Türk Ordularına “Türkiye’nin ve Türklük Camiasının şan ve şerefinin dahili ve harici tehditlere karşı korunup kollanması” görevini vermiştir. Bu asli görev halen Türk askerlerinin uhdesinde durmaktadır. Görev belli ve aynidir.
O halde neden? Bunun cevabını biz veremiyoruz ama Türkmen Cephesi sözcüsü Ahmet Muratlı’dan öğreniyoruz.;
"Şu anda Türkiye devre dışıdır. ABD'nin Ürdün ve Mısır'la eğitim anlaşması var. Ama Türkiye'yle yok. Bu nedenle Türkiye'den eğitim almamız söz konusu değil. Bunu bildiğimiz için Mısır ve Ürdün'ün vereceği askeri eğitimden yararlanmak ve yeni Irak ordusu içinde biz de yer almak istiyoruz. Iraklı olarak bu bizim de hakkımızdır."
İşte benim için bunun anlaşılması çok daha zor. 50 yıldır ABD ile her alanda eğitim antlaşması olan birkaç ülkeden biriyiz. Ama verilen yanıt bu. Yine bizim dışımızda bir şeyler yapılıyor. Gene devre dışı kalıyoruz.
Nerede Dışişlerimiz?
Nerede Genelkurmayımız?
Ve nerede Milli İstihbarat teşkilatlarımız.?
Misak-ı Milli’yi bize hedef gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu manzara karşısında ne derdi. İşte bunu düşünmek dahi istemiyorum.
ABD’nin Irak’ı işgali ile başlayan süreçte Kuzey Irak’ın siyasi geleceğinin nasıl planlanacağı mevcut etnik yapısı ile içinden çıkılmaz bir muamma halini almıştır. Kuzey Irak’ı kendi askerleri için güvenli bölge seçen Amerika, Kürt lider Celal TALABANİ’ yi Irak Cumhurbaşkanı atadıktan sonra bölgenin kontrolünü de federal bir yapı içinde Mesut Barzani’ye teslim etmiştir.
ABD’ye göre Kuzey Irak olarak adlandırılan bölge Talabani ve Barzani’ye göre Kuzey Irak değil, Güney KÜRDİSTAN’dır. Federal devlet yapısının bütün organları ile tesis edildiği, parası, silahlı kuvvetleri, üniversiteleri, anayasaları ve kendi kanunları olan bu bölge bilahare kurulacak Büyük Kürdistan’ın ilk aşamasıdır. Kerkük’ün bölge içine alınması ile bölge petrolünü işleterek maddi güç elde etmesi planlanan bu uydu devlet Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürt nüfus için ciddi bir örnek teşkil etmektedir.
ABD’nin Birinci Körfez Harbini müteakip geçen 12 yıl içinde BARZANİ ve TALABANİ aşiretlerine dayanarak Kuzey Irak’ta kurdurduğu Kürt Devleti sadece bölgede yaşayan Türkleri değil, Araplarla birlikte diğer Kürt unsurlarını da rahatsız etmektedir.
Osmanlının Musul Vilayeti olarak geçen ve bölgenin bin yıllık gerçek sahibi olan Irak Türkleri ise, ABD desteği ile şımaran Kürt Peşmergeler yüzünden son derece rahatsızdır. Yönetim açısından her an büyük bir kargaşa içine sürüklenmesi kaçınılmaz olan Kuzey Irak’taki huzur ve güven ortamı bölge sakinleri kadar Türkiye Cumhuriyetini de çok yakından ilgilendirmektedir.
Irak Türkleri Türkiye’nin kendilerine sahip çıkmamasından rahatsızlar ve bunu artık yüksek sesle her platformda dile getirmekten de kaçınmıyorlar. Türkiye’nin Kuzey Irak politikalarındaki belirsizliğe adeta isyan ediyorlar.
Musul kuzeyinden başlayarak, Kerkük, ve Bağdat’a kadar uzanan bölge en az bin yıldır Türk ülkesidir. Bölgede yaşayan Türkler, Türkiye Türklerinin de büyük çoğunluğu gibi Türkmen / Oğuz kökenlidir. Aslında “Türkmen” demek “Türk” demektir. Irak’ta sayıları, resmen iki milyon olarak gösterilse bile Kerküklü Türkler bunun en az üç buçuk milyon olduğunu ve Irak nüfusunun %15ini teşkil ettiklerini bildiriyorlar. Hem de tamamı okumuş ve kültür seviyesi en üst düzeyde olan medeni bir toplum oluşturuyor Irak Türkleri.
Irak Türkleri daima Osmanlının ve dolayısı ile Türklerin bu bölgede bıraktığı bir topluluk olarak değerlendirilmiştir. Sırf Türk oldukları için Irak Türk Toplumu üzerinde her devirde yapılan çeşitli baskılar ve asimile çabaları bu toplumu yıldıramamıştır. Aksine onların birlik ve beraberliğini güçlendirmiş ve takviye etmiştir. Onların Türk milleti olarak bütün milli kültür değerlerine sahip çıkarak asimile olmalarını önlemiştir.
Irak Türk Toplumunun birlik ve bütünlüğünün ayakta tutulması ve Türk kültürünün muhafaza edebilmesi için büyük mücadeleler verilmiştir. Şehit ve gazilerinin artan sayıları toplumu birbirine daha da yaklaştırmıştır.
Bugün ABD işgalini ve Kürt baskısını yaşayan Irak Türkleri, sadece kendilerine yapılanı değil, Osmanlı’nın mirasını paylaşan diğer ülkelerdeki Türk nüfusa uygulanan haksızlıkları da görüyorlar. Yaşanılan akıl almaz mezalimi ve binlerce yıllık bir kültüre sahip Türklerin eski Türk topraklarında yok olması için oynanan oyunları kendileri de aynen yaşadıklarından çok iyi anlıyor ve biliyorlar.
Ama onlar kendilerine yapılan haksızlıklarla mücadele ederken en büyük desteğin Anavatan olarak gördükleri Türkiye’den gelmesi gerektiği bilincini de hiç kaybetmiyorlar. Bu bilinç ile her fırsatta Türkiye dışındaki Türklerin durumunu, uğradıkları haksızlıklar ve mezalimi, sürekli olarak uluslararası kuruluşlar nezdinde dünya kamuoyunun gündemine getirmesi gerektiğini belirtiyorlar.
Irak’lı Türk kardeşlerimiz bunu hem yazıyorlar, TV’lerde ve radyolarda haykırarak dile getiriyorlar. Ama bir noktadan sonra kendilerini düşmanın yaptıkları değil, Türkiye’nin onlar için yapmadıkları ilgilendiriyor ve artık tepkilerini Türkiye’ye yöneltmeye başlıyorlar. Türkiye’nin Gazi Mustafa Kemal Atatürk sonrasında Irak Türkleri başta olmak üzere Türk Dünyasına olan ilgisizliğini ve kendilerini adeta yok farz etmelerini hiç hazmedemiyorlar.
Spiker Televizyonda konuşuyor;
“Talabani liderliğindeki Kürtlerin ABD tarafından verilen sözlere rağmen Kerkük’e girmesi Türkiye’yi endişelendiriyor. Bunlar şimdi Petrol kaynaklarını ele geçirir ve ayrı devlet olurlar; bu sefer Türkiye’deki Kürtler de bağımsızlık isterler diye endişeleniyor”.
Bunlar devamlı söyleniyor. Kürtler daima bölgenin sahibi olarak başrolde bulunuyor. Oysa o toprakların gerçek sahibi olan Irak Türklerinden ise tek kelime bahseden yok.
Canlı yayına bağlanan çok üst düzey bir bürokratımız açıklıyor; “ABD Dışişleri Bakanı Povel bize söz verdi, ‘Kürtleri Musul-Kerkük’e sokmayacağız’ dedi. Biz ABD’ye güveniyoruz ve bekliyoruz.”
Biz milletçe hep bekledik ve sonunda olanları gördük. Verilen sözlerin hep buz üzerine yazıldığına şahit olduk..
Bekledik ve sonunda sadece Irak Türklerinin yaşadığı Osmanlının Musul Vilayetinin Kürt Federasyonuna devredildiğini ve 1000 yıllık Türk şehri Kerkük’e PKK bayrağının dikilmesini dahi gördük. Bu vahim olaya tepkimiz bizzat Dışişleri Bakanı GÜL’ün ağzından sadece “Gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz” oldu. Satın alınarak yönlendirilmiş basınımız ise bu korkunç gelişmeyi önemsemedi bile..
Hafızalarımızı iki sene öncesine götürelim ve bizi çok yakından ilgilendiren Kerkük’ün işgali günlerini hatırlayalım. İşgal sonrası dünya televizyonlarında Kerkük’ün Kürt Peşmerge güçleri tarafından yağmalanması görüntüleri vardı. Bu arada özellikle bölgenin Türklüğünü ispat edecek TAPU SİCİL DAİRESİ’nin yağmalanması görüntüleri ekrana taşınıyordu. Milletçe esef duyduğumuz, öfkemizi kabartan bu vahim olaya karşı yetkili ve etkili bürokratlarımızdan yine çıt yoktu. Gözlerimizin önünde bin yıllık bir tarih yok edilirken Türk ve Türkmen sözcüğü hiç ağza alınmıyordu. Varsa da yoksa da Kürt Devleti kurulması veya kurulmaması konuşuluyordu.. Konunun özü buydu. Oysa bu devlet zaten 12 yıldır ABD’nin destek ve himayesinde fiilen kurulmuştu
Kerküklü Türk kardeşimiz; “Daha ne olması bekleniyordu. Akıl alır gibi değil” diyor ve devam ediyor;
“Her zaman olduğu gibi gene bizimkilerin ağzından da bir tek ‘Türkmen’ sözcüğü çıkmıyor. Dahası, bizimkilerin dedikleri hep Batılı’nın dediğini teyit edip düşmanın ekmeğine yağ sürer mahiyettedir. Onlar zaten özellikle 70’lerden beri Kürtler konusunda Türkiye’ye iftiralar atıp durmuyorlar mı? Sen de tutup ‘Kürtlerin bağımsızlığı bizi endişelendirir’ deyip duruyorsun. Pes yahu! Aklınız mı eksik, Türklük bilinciniz mi? Öyle geveleyip duracağınıza, altmış yıldır ‘dışarıdaki Türkmenlerin, Türklerin hakları’ deyip duracaktın. Hâlâ dilin dönmüyorsa, demek ki…..”
Kerkük’ün peşmerge güçlerinin kontrolu altına girmesinin sonunda bölgenin planlı olarak Kürtleştirilmesi çalışmalarını ve bölgeye civar illerden yapılan Kürt göçünü ve birbiri peşi sıra oluşturulan yeni Kürt mahallelerini izledik. Ve yine sustuk..
- Peki neden böyle oluyor?
- Neden biz soydaşlarımıza sahip çıkamıyoruz?
- Televizyon ekranlarına sık sık getirilen Ortadoğu haritasında Türkiye’nin bütün doğusunu içine alan Kürdistan Haritası gözümüzün içine batırılarak bölgede oynanan büyük oyunun sürdürülmesine ve bu haritalar açıkça batı ülkelerinin resmi makamlarının ellerinde dolaşıp çekinmeden iş yerlerine asılmasına rağmen neden acaba Türk yetkililer, bu bölgelerde Türklerin de yaşadığından hiç söz etmezler?
- Neden, hiç bir yetkilimiz çıkıp ta, “Hayır orası Kürdistan Değil Türkiye’dir” demez?
- Neden, Türkiye’de hangi ırk ve dine mensup olursa olsun sadece Türkler yaşar diyemez?
- Niye, Atatürk’ün ölümünden beri bir tek“Türk” sözcüğü kullanılmaz?
Türk dünyası tarafından anavatan olarak değerlendirilerek kendileri ile doğrudan ilgilenilmesini istemelerine rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış Türkleri yok farz etmesinin cevabını hemen vermek zordur. Bu sorunun cevabı bir değil, birkaç doktora tezinin konusu olacak kadar geniş çalışmalarla verilebilir. Ben bu yazı dizisinde ancak durum tespiti yapıp sorunun çözümünü ilgili ve yetkili makamların inisiyatifine bırakıyorum.
İnsan hakları havariliğini kimseye bırakmayan Avrupa’nın ortasındaki Bosna’da dünyanın gözleri önünde cereyan eden vahşi katliamların bilinen tek hedefi vardı. O’da Avrupa’daki Türk varlığını kesinlikle bu topraklardan kazımaktı. Bütün uygulamalar bunu teyit eder şekilde devam eder ve katliam derecesinde cinayetler işlenirken Batı Medyası ve onların güdümünde olmayı görev edinen Türk Medyası sadece Arnavutlardan, Sırplardan, Hırvatlardan ve başka bir millet zannettikleri Boşnak’lardan bahsetmiştir. Saldırı hedefinin, Balkanlardaki Türk varlığına son vermek olduğu bilinmesine rağmen Türkiye’den resmen bir kınama dahi yapılmamıştır.
Dünyanın neresine giderseniz gidin Türklere sorulan ilk soru Kürtlerin ve Abdullah ÖCALAN’ın durumudur. Siz istediğiniz kadar anlatın. “Türkiye’de kim Kürt, kim Türk ayırt edemezsiniz. Bizde zaten böyle ayrıcalıklar yoktur. Onlar bizim bin yıldır iç içe yaşadığımız kardeşlerimizdir” deyin. Kimseyi inandıramazsınız. Yabancılar nereden bilsin ki. Onlar Türkiye ile ilgili veya Türkiye’den, hiç bir Türk lâfı duymuyorlar ki. Türkiye’de Türklerin yaşadığından dahi haberleri yok.
Bu misalleri çoğaltabiliriz. En sonunda böyle bomboş yetiştirilen bir toplum haline getirildik. Dış Türklerden bahsedenin ırkçı olarak nitelendirilip ağır cezalara çarptırıldığı bir toplumun yöneticilerinden ne beklenebilir ki? İşte bütün bu olanların (veya olması gerektiği halde yapılamayanların) sebebi yıllarca dış mihrakların kışkırtıcılıyla sürdürülen Türk düşmanlığından kaynaklanmaktadır.
1984 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi müdavimi iken arkadaş olduğum Kara Harp Akademisinde okuyan Amerikalı bir Kurmay Binbaşının kullandığı Türkiye haritası beni çılgına çevirmişti. Aslında bu haritayı ABD’de her hangi bir kırtasiyeciden almak mümkünmüş. Yurtdışına çıkan her ABD subayına böyle bir harita verilirmiş. Gittikleri ülkelerde hangi tip insanlarla karşılaşacağını belirten, sadece bilgi vermek amacına yönelik son derece masum bilimsel çalışmalarla hazırlanmış (!) bir harita imiş.
Renkli Türkiye haritası üzerinde yüze yakın mahalli giysileri içinde görünen insan fotoğrafları vardı. Bu insanlar Türkiye’nin hangi bölgelerinde yaşıyorlarsa bu resimler oralara konulmuştu. Resimlerin altlarında da bu ırklar ile ilgili aydınlatıcı basit bilgiler vardı. Dünyaca meşhur National Geography Dergisinin hazırladığı bu Türkiye haritasında ne yazık ki hiç Türk yoktu. Türkler dışında bütün etnik unsurlar vardı. Böyle bir mozayık yapıda nasıl birlik ve bütünlük içinde yaşadığımıza bir türlü akıl erdiremeyen Amerikalı binbaşıya kim olduğumu anlatmak için hayli zorlandığımı hatırlıyorum.
Ben ısrarla Türküm derken, o bana inanmıyordu ve inatla bana bu resimdekilerden hangisi sensin? diye soruyordu.
Şimdi yetkililere soruyorum.
Bu gibi şartlanmış beyinlerle nasıl mücadele edilecektir?
Bu mücadelenin usul ve metotları bizlere okullarımızda öğretilmemektedir. Sadece kızıp bağırmak ve inkar edip, bu korkunç kültür katliamını görmezlikten gelmek yetmiyor ve sorunu çözmüyor. Ben bunun mücadelesinin ancak ayni silahla, yani bilinçli bir eğitim ile verilebileceğini değerlendiriyorum..
- Ama nerede, kim tarafından ve nasıl bir eğitim?
İşte cevap bekleyen büyük sorun da budur.
Türkiye, Sertap Erener ile temsil edildiği Eurovision Şarkı yarışmalarına kendi dili ve kıyafeti ile değil, İngiliz dili ve Arap kıyafeti ile katıldığı için ilgiyi çekmiş ve birinci olmuştur. 2005 yılında yapılan Eurovision Yarışmasını ise Türk Müziği, Türk folkloru, Türk kıyafeti ve çalgılarını kullanan Yunanistan kazanmıştır. Bu yarışmayı eleştiren bir İspanyol müzik adamı; “2005 yılı Eurovizyon değil ‘Turkvizyon’ yarışması olmuştur. Osmanlı coğrafyasının devletleri tamamen Türk Halk müziği motiflerini kullanarak hala Osmanlının izlerini taşıdıklarını ortaya koymuşlardır” diyerek biz farkında olmadan Türk gerçeğinin Avrupalı zihinlerde ulaştığı boyutları vurgulamıştır.
Son yıllarda ülkemizde giderek hızlanan milli kültür yozlaşması ve yabancı hayranlığının her kanaldan empoze edilmesi yüzünden Türk dünyasının anavatanı konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Türklük bilinçli sistemli bir şekilde ortadan kaldırılmakta ve insanlarımız kendine ve kendisini simgeleyen milli değerlerine karşı yabancılaşmaktadır.
İşte bu yüzden Irak Türklerinden önce kendi Türklerimize sahip çıkmamız gerektiğini haykırıyorum. Biz önce kendi kültürümüze ve kendi insanımıza sahip çıkalım. Ancak ondan sonra milli şuura ve bilince erişmiş halkımız dünya Türklerinin sorunlarına sahip çıkabilir. Yapılması gereken acil iş budur..
Türklere ve Türk Kültür mirasına sahip çıkmadığımıza ait o kadar çok misal verilebilir ki bu sayfalara sığmaz. Yarınki yazımızda konuya ilişkin birkaç çarpıcı örneği vererek konunun vehametini vurgulamak istiyorum.
Türklere ve Türk Kültür mirasına sahip çıkmadığımıza ait o kadar çok misal verilebilir ki bu sayfalara sığmaz. Bu yazımızda konuya ilişkin birkaç çarpıcı örneği vererek konunun vehametini vurgulamak istiyorum.
** Turizm Bakanlığınca “tanıtım” diye Türkiye “Hıristiyanlık haritaları”nı dağıtır. Bir iki basın organında konu dile getirilince “Ya öylemi. Yanlış yapmışız” denilir. Ve haritalar toplatılmaya çalışılır.

** Türkiye’ye gelen yabancılar eğer İngilizce biliyorlarsa ülkemizde hiç yabancılık çekmezler. Çünkü ülkemiz artık Sayın Turgut Özal’ın dediği gibi “Küçük Amerika” haline dönüşmüştür. Bu küçük Amerika’da Türkleri bulmak çok zorlaşmıştır. Çünkü bütün ülke çapında cadde ve sokaklarımızda, işyerlerimizde, tabelalarımızda Türkçe tedavülden kalkmıştır. Türkiye’de geçerli dil artık Türkçe değil İngilizcedir.

** Özellikle, bugün ülkemizde “Dünyaca meşhur Türk Mutfağından leziz Türk yemekleri yiyelim” dediğiniz zaman gerçek bir sorun yaşarsınız. Çünkü Türk Mutfağı bulmak için zorlanırsınız. Çok aramanız gerekebilir. Mc Donalds, Burger King, Kentucky Fried Chicken gibi FAST FOOD’ların arasına serpiştirilmiş Meksika, İtalyan, Çin ve Japon Restaurantları arasından Türk Restaurantlarını (? ) bulmanız maharet haline gelmiştir.

** İlkokuldan başlayarak üniversitelerimize kadar bütün saygın ve geçerli eğitim kurumlarımızda derslerimiz artık İngilizce verilmektedir. Türk vatandaşları, evlâtları İngilizce öğrenerek iyi yetişsin diye birbirleriyle kıyasıya yarışmaktadır. Bunun için varını-yoğunu ortaya koyarak avuç dolusu para harcamaktadır.

** Okullarımız dahi, Türklüğü ve Türkçeyi unutturmak için kendisine düşen her türlü gayreti göstermektedir. Türkçeyi değil İngilizceyi iyi öğretmek için bu okullarımızın kitapları da büyük fedakârlıklarla yurtdışından orijinal olarak getirilmektedir. Yani evlâtlarımız için büyük özveri yapılmakta ve onlara gerçek İngilizce öğretilmektedir. Yine bu yabancı dil ile eğitim verilmesi için okullarımızda yeteri derecede ana dili İngilizce olan ABD, İngiltere, Pakistan, Avustralya ve Kanada’lı öğretmenler getirilmekte ve evlatlarımızın beyinleri bunlara emanet edilmektedir.

** İngilizce yapılan eğitim sisteminin kökleşmesi için ithal edilen kitaplarla Türk çocukları öncelikle ABD gelenek ve göreneklerini eksiksiz ve en doğru şekilde öğrenmektedir. Yani ABD’ne gittiklerinde hiç bir yabancılık çekmeyecekleri kesindir.

** Şimdi siz yanılıp ta çocuklarınıza Türklerle ve Türk Kültürü ile ilgili şeyler sormayın. Çünkü sevgili yavrularınızı utandırır ve güç duruma düşürürsünüz. Kısacası ülkemize gelen bir yabancının yolu kazara okullarımıza düşse, İngilizce ve Türkçe arasında kalarak kültürünü kaybeden çocuklarımıza ve bu çocukların oluşturacağı milletimiz ile bunların yöneteceği devletimize acır. Buralarda artık Türk kalmamış sözünün geçerliliğine kendisi de inanır.

** Gazetelerimizin İnsan Kaynakları ekleri ise Küreselleşme boyutlarının ülkemizde aldığı mesafeyi çok güzel yansıtmaktadır. Çünkü Türklerin Türkiye’de istihdam edilecekleri iş ilanlarının yarıdan çoğu İngilizcedir. Özgeçmişlerin yerini CV (sivi)’ler almıştır.

** Televizyon ve radyo kanallarımız ise özellikle seçtikleri çarpıcı İngilizce isimlerle ve Türkçeyi İngilizce aksanı ile konuşan ANCHORMAN’ ları ve DJ’leri (dijileri) vasıtasıyla birbiri ile RATING yarışına girmişlerdir. SHOW TV(şov tivi), STAR TV(star tivi), CNN TURK(sienen Türk), SKY TV (sıkay tivi), NTV( entivi), CBBC-e(sienbisi-ey), EXPO CHANNEL (ekspo çanal), NR1 (numberone tivi), Dream TV. gibi isimler Türk Kültürünün vazgeçilmez yaratıcıları arasında yerini almıştır. Emeklemeyen bebeler ‘anne’ ve ‘baba’dan önce COLA’yı ve COKOMILK’i öğrenmektedir.

Sonuç olarak;
Biz önce kendi milli değerlerimize, tarihimize ve kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. Milli değerlerden yoksun nesillerin yönettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kendi milli değerlerini birer birer kaybederken kendi sınırları dışında bulunan Türk soydaşlarına yapabileceği fazla bir şeyin bulunmadığı bir gerçektir.
Peki bu durum böyle devam edebilir mi ?
Bana göre bunun devamı milli benliğimizden uzaklaşarak tarihin derinliklerinde kaybolmamız sonucunu doğurur.
Her insanın bir kimliği ve kişiliği vardır. Bağlı olduğu bir ailesi, içinde yaşadığı bir toplum vardır. Bunun dışında yaşayamaz.
Devletlerinde kendisini oluşturan milletin değerlerini taşıyan milli kültür ve milli şuuru olmalıdır. Milli şuurla beslenen milli benlik olmayınca milletleşme olmaz. Millet olmayınca da devlet olunamaz..
O halde biz önce kendi içimize dönüp evimizin içini düzeltmedikçe, Atatürk’ün Türk ordularına verdiği “Türkiye’nin ve Türklük camiasının şan ve şerefini iç ve dış tehdide karşı koruma görevini yapabilmemiz mümkün değildir. Dolayısı ile Irak Türklerinin korunması ve Irak’taki haklarımızın elde edilmesi istikametinde bugün bu kadrolarla yapabileceğimiz tek şey gelişmeleri tribünden seyretmektir.
Aslında bu günkü iletişim imkanları ile milleti milli şuurla beslemek ve milli hedefler doğrultusunda yönlendirmek hiç de zor değildir. Yeter ki başarma azim ve irademiz ile kendimize güvenimiz tam olsun.
Ülkemin bu nitelikte liderleri bulup çıkartacağına ve içine düştüğü bugünkü aşağılayıcı durumdan kısa sürede çıkacağına inanıyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Ağustos 2005 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale