23 AĞUSTOS 2017 PAZARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Er Coşkun Kırandi serbest bırakılmamalı, silah arkadaşları tarafından kurtarılmalıydı
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Bizim telakkimize göre, siyasi kuvvet, milli irade ve egemenlik, milletin bütün halinde müsterek sahsiyetine aittir, birdir. Taksim edilemez, ayrılamaz ve baskasına bırakılamaz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1930)

 10 Ağustos 2005 Çarşamba 

Tam 24 gün PKK terör örgütünün elinde tutsak olarak bulundurulan Komando Er Coşkun Krandi kaçırıldığı Tunceli yakınlarında örgüt tarafından serbest bırakıldı. Er Coşkun’ un ailesi ve yakınları olayı büyük bir sevinç gösterisi ile karşıladılar.
Krandi ailesinin sevinmesi çok doğal. Çünkü akıbeti hakkında bilgi alınamayan evlatlarını yeniden sağ-salim yanlarında görmek güzel bir şey. İşin bu duygusal yanına, yani ailenin sevincine katılıyorum. Ama bu sevinci bize PKK örgütünün değil, bizzat Coşkun Krandi’nin silah arkadaşlarının yaşatması gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum.
Bu olaya devlet olmanın etiği açısından bakıldığında görünen manzara hiç de iç açıcı değil. Teröre karşı dünyanın en deneyimli askerlerine sahip olduğunu gururla açıkladığımız Türk Silahlı Kuvvetleri, ne yapıp yapıp Er Coşkun Krandi’nin hayatını karşı tarafın inisiyatifine bırakmamalıydı. Her ne pahasına olursa olsun tüm Türkiye karış karış aranmalı ve bu olayı gerçekleştirenler yakalanarak ibret-i alem için cezalandırılmalı idi.
Devlet olabilmenin ve devlet olarak kalabilmenin asgari şartı bunu gerektiriyordu. Eğer bu yapılabilse idi caydırıcı etkisiyle bir daha böyle bir olayın meydana gelmesi önlenebilirdi. Bu yapılamamıştır. Devlet eşkıyanın insafına kalmıştır, bir bakıma devlet eşkıyaya baş eğmiştir.
Aslında Er Krandi’nin başarılı bir operasyon ile kurtarılması halkın psikolojik direnme gücünü de artıracaktı. Çünkü vatandaşlarımızın şu sıralarda devletinin gücünü görmeye ve himayesine büyük ihtiyacı vardı..
Biz devletin gücünü beklerken, devletin en büyük gücünün başındaki kişinin, Genkur. Bşk. Org. Hilmi ÖZKÖK’ün zihinlerde soru işaretleri çağrıştıran konuşması gündeme oturdu.. . Orgeneral Özkök, Afganistan'da ISAF-VII Harekatı'nı tamamlayarak Türkiye'ye dönen birlik ve personel için 4 ncü Kolordu Komutanlığı'nda düzenlenen karşılama töreninde konuştu;
''Terörizm bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de ulusa acı çektiren asrın en acımasız hastalığıdır. PKK terör örgütünün son zamanlarda gerek askeri, gerekse sivil tesis ve personele karşı uyguladığı bombalama eylemlerinin vahşet ve acımasızlığını hep birlikte üzüntüyle izlemekteyiz. Bombalama eylemleri; bomba patladığında kimin öleceğinin veya yaralanacağının önceden kestirilemediği, sadece insanlığa karşı işlenen bir suçun vasıtası sayılması gereken en aşağılık eylem tarzıdır.
TSK, halkı eski acılı günlere geri götürmeyi amaçlayan bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini kısıtlanmış yetkilerine rağmen özveriyle sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir.”
Genelkurmay Başkanı terörle mücadele için yetkilerinin yeterli olmadığını söylerken, bu yetkileri verecek olan devlet büyüklerimiz birbiri peşi sıra gelen şehit cenazelerinde boy göstermeye devam ediyorlar.
Devletimizin ve Cumhuriyetin kazanımları bir süredir sıkıntılı anlar geçiriyor. Üniter yapımız, ülke topraklarının bölünmez bütünlüğü, istiklal ve cumhuriyetimiz önemli yaralar alıyor. Devletin varlığını gösteren irade kavramı ise ortalarda görülmüyor.
Devlet, ancak iradesini gösterebildiği takdirde varlığını ve bekasını güvence altına alabilir. Er Krandi olayında devlet iradesi değil, PKK’nın iradesi hakim kılınmıştır. Devletin değil, PKK’nın isteği olmuştur.
Bu olay güzel bir fırsattı. Devletimiz her ne pahasına olursa olsun kaçırılan erini kurtarmalı ve devlet iradesinin bu topraklarda egemen olduğunu göstermeli, milletine karşı güven tazelemeli idi. Olamadı. İnşallah bu olay son olur ve aklımız başımıza gelir.
Peki, devletimizin bundan beş sene önce tamamen ortadan kaldırdığı ve terör artıklarını pasifize ettiği bir ortamdan bugünkü anarşi ve terör ortamına nasıl gelindi.?. Birkaç cümle ile bunun sebeplerine değinelim.
AB sevdası ile hareket eden yöneticilerimiz, AB baskısıyla PKK’yı koruyan uyum yasalarını içeriğine ve doğuracağı sonuçlara aldırmadan apar topar çıkardı.
EVET BİZ; AB üyeliğimiz yolunda hiçbir engel tanımadan istenilen hususlar hakkında her türlü tavizi vermeyi alışkanlık haline getirdik. Teslimiyetçi tavrı; “belki birilerinin hoşuna gider” diye milli politika haline soktuk. Sonunda acı sonuçlarını yaşamaya başladık.
Bundan iki yıl önce TBMM'de sessizce kabul edilerek yürürlüğe sokulan 'İkiz Sözleşmeler' diye anılan 'Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi' ve 'Medeni Siyasi Haklar Sözleşmesi' başlıklı uluslararası sözleşmelerin uygulanması ile bu gibi terörist faaliyetlere hazır ortam devlet eliyle yaratılmıştır.
Şimdi ne kadar dövünsek de faydası yoktur. Çünkü biz kendi bindiğimiz dalı bilerek ve isteyerek kendimiz kestik. Örnek aldığımız Avrupa’nın dönem Başkanlığını yürüten İngiltere’de “polise yolda yürüyen masum kişileri şüpheli addederek başlarından vurarak öldürme” yetkisi verildiğini göz ardı ederek kendi güvenlik güçlerimizin yetkilerini azalttık. Yani; köpekleri saldık, taşları ise bağladık..
Birbiri arkasına Uyum Yasalarını çıkarmamıza ve ceza sistemimizi temelden değiştiren yeni Türk Ceza Kanununun yürürlüğe sokulmasına, yıllardır ülkemizi Anarşi ve Terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği bir savaş arenası haline getiren dış güçler çok sevindiler.
Çünkü artık eskisi gibi yorulmayacaklar, düne kadar gayri kanuni yollardan hayli zorlanarak yürüttükleri faaliyetlerini uluslararası yasalar ve bizim kendi koyduğumuz UYUM YASALARI ile İKİZ YASALAR vasıtasıyla çok daha kolaylıkla yerine getireceklerdi. Yani, bizim yasalarımıza dayanarak ülkemizi yeniden terör cehennemine çevirebileceklerdi.
Artık ne yaparsak yapalım. Adamların eline dolu silahı biz verdik. Şimdi, “neden bu silahı kullanıyorlar” diye şaşırıyoruz.
Sonuç olarak;
Anayasamızda ve kanunlarımızda devletin topyekun gücünü en etkin şekilde koordineli olarak kullanmasını kolaylaştıran OLAĞANÜSTÜ HAL ve SIKIYÖNETİM gibi tedbirler var. Fakat bu tedbirlere başvurmaktansa, cenaze törenlerine tüm devlet ricali ile boy göstermek daha kolay geliyor herhalde.
Teröre anlayacağı bir dille müdahale etmedikçe ve topyekun halkın desteğini almadıkça, devlet iradesini bütün gücüyle göstermedikçe başarılı olunması beklenmemelidir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Ağustos 2005 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale