29 Mayıs 2017 Pazartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






AB, Türkiye'ye muhtaçtır. Kıbrıs deklarasyonuna ne gerek vardı?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923)

 3 Ağustos 2005 Çarşamba 

Geçen yıl bu zamanlar Türkiye, devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle AB'ne tam üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih almak üzere 17 Aralık'ta toplanacak Başkanlar Konseyinin vereceği karara kilitlenmiş ve yürütme erki her türlü gündemini buna göre ayarlamıştı. Hiç bir zaman olmayacağı açıkça ortaya çıkan AB tam üyeliği peşinde sürüklenen ülkemiz bu yılda ayni senaryonun değişik versiyonu olan 3 Ekim de başlayacağı bilinen müzakere sürecine kilitlendi.
Avrupalının hiç de hakkı olmadığı halde müzakerelerin başlaması için dayattığı ve Kıbrıs Rum Kesimini adanın tamamını temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamızı öngören Gümrük Birliği Antlaşmasına yeni on AB ülkesini dahil eden protokolü imzalamamız gündemimizin baş maddesi.
AKP Hükümeti; milletin feryadını hiçe sayarak, muhalefetin şiddetli itirazına, basının ve sivil toplum kuruluşlarının bütün çabalarına rağmen protokolü imzalayarak 40 yıllık Kıbrıs davasına son noktayı koydu.
Gireceğimiz şüpheli, biz kabul edecekleri varsayılan tarihe kadar devamına kendilerinin dahi inanmadığı Avrupa Birliğine bağımsızlığını terkederek girme sevdası uğruna Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her sahada haklı olduğu en önemli Kıbrıs davamızı kaybetti. Stratejik menfaatlerimiz açısından daima elimizde ve kontrolumuzda olması gereken bu vatan toprağını kendi ellerimizle Helenizme hediye ettik. Tarih bu günleri Türk'ün kara günleri olarak kaydedecektir.
Hükümet kendini protokole eklediği tek taraflı bir deklarasyonla savunuyor. " Biz sizi tanıdık. Bunun için imza attık. Ama bu sizi tanıma anlamına gelmez"
Aslında yaptıkları işin vehametinin farkındalar. Ama o kadar çok baskı altındalar ki, bugüne kadar verdiği tavizler dolayısıyla zaten başka yapacak fazla bir şeyleri yoktu. Bununla ne kendilerini, ne karşı tarafı ve nede yarın oy istemek için karşısına çıkacakları halkımızı kandıramayacaklarını çok iyi biliyorlar.
Nitekim AB yetkilileri tek taraflı deklarasyonun hukuki hiç bir geçerliliği olmadığını bildiklerinden verdikleri demeçler çok daha gerçekçi oluyor. İşte konuya ilişkin olarak satın alınmış basında özenle arka köşelere saklanmış bir haber .
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Ankara Antlaşması Ek Protokolü'nün imzalanmasının ardından, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasına bir engel kalmadığı görüşünde olduğunu açıkladı. Rehn, dün basına dağıtılan 30 Temmuz tarihli açıklamasında, Ek Protokolün imzalanmasından duyduğu memnuniyeti dile getirirken, bu imzanın "Gümrük Birliği'nin, Kıbrıs Cumhuriyeti dahil tüm AB üyesi devletlerde uygulanmasını sağlayacağını" belirtti.
Avrupa medeniyetinin kazanımlarına ve Avrupa halkının yaşam standartlarına halkımızın erişmesini sağlamak her Türk'ün ulaşılmasını istisnasız arzu ettiği bir hedef olmalıdır. Bu konuda kesinlikle taviz verilmeden çalışılmalıdır. Ben bu konunun en coşkulu destekleyicilerinden biriyim. Benim itirazım; bu yolda ilerlemek adına ülkemizin bütün kazanımları terkederek tam anlamıyla içi boşaltılmış bir ülke haline getirilerek bölünmüş, küçültülmüş, üniter yapısı bozulmuş bir uydu ülke şeklinde AB üyesi olmaya zorlanmamızadır.
Türkiye'nin ve AK Partinin AB beklentileri ve yönleniş davranışları o kadar yanlış ki, bu yanlışın neresinden anlatmaya başlayacağımı bilemiyorum.
Bir kere Türkiye mevcut potansiyeli ile başlıbaşına bir güç merkezidir. Ayakta durması için hiç bir desteğe ihtiyacı yoktur. Oysa başkalarının, başta tek tek Avrupa Birliği ülkelerinin ve bunların bir araya gelerek oluşturmaya çalıştığı AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı vardır.
Türkiye bugüne kadar onlar olmadan da bu güç coğrafyada ayakta kalmasını bildi. Fakat onların Türkiye olmadan dünyada etkin güç olmaları ve birlikteliklerini muhafaza etmeleri biraz zor. Bunu onlar biliyorlar, ama ne yazık ki bizim yöneticilerimiz bilmiyorlar. Biraz dik durup, milli değerlerimize biraz daha sahip çıkarsak, onlara yalvarmamız bir yana onlar gelerek bize yalvaracaklar. "Ne olur bize katılın" diyecekler...
Bu sözlerim kafaları AB ve ABD uşaklığına şartlanmış, cepleri onlar tarafından nemalanmış bir kısım aydınlarımız ve basın kalemşörlerine ters gelebilir. Ama onların bir türlü inanmak istemedikleri ve asla söyleyemeyecekleri gerçek budur. Türk Milli kültürü ile yoğrulmuş, milli benliğini Türklük şuuru ile doldurmuş ve Türk Tarih bilincine erişmiş düşünen beyinlerimiz ile aziz milletimizin büyük çoğunluğu böyle düşünüyor. Ama bir kere başını öne eğen yöneticilerimizin başlarını kaldırıp'ta bu gerçeği görmeleri zor oluyor.
Evet tekrar ediyorum. Avrupa bize bir şey veremez. Bizim gücümüze güç katamaz. Biz eğer istersek onlara çok şey kazandırabiliriz. Onlar bekaları ve dünya gücü olabilmeleri için her zaman bize muhtaçlar. Biz onlara değil.
Avrupa Birliği ülkelerinin mevcut sanayilerini ayakta tutabilmeleri için muhtaç oldukları petrolün musluğu İslam Ülkelerinin elinde ve Ortadoğudadır. AB'ne katılacak Türkiye, hem İslami vasfı ve hemde petrol bölgelerini kontrol eden konumu ile Avrupayı petrole yaklaştıracaktır. Yoksa petrol, ABD'nin kontrolunda kalmaya ve AB ülkeleri de ABD'ye bağımlı olmaya devam edeceklerdir.
Halbuki bugün Avrupalıların ortak kanısı olarak Türkiye, istenmeyen ülke konumunda bulunuyor. Elbette bunun sebebi de ülkemizin önce asimile edilemeyecek kadar büyük ve nihayet Müslüman olmasıdır. Oysa yanılıyorlar. Çünkü Türkiye genç ve dinamik nüfusu ile yaşlanan ve aktivitesini kaybetmiş Avrupa'ya dinamizm getirecektir. Avrupa ülkeleri eski sömürgelerinden gelenlerden ve işçi olarak ülkelerine gelip bugün üçüncü nesli yaşayan radikal Müslüman nüfustan hoşnut değildir. Halbuki laik ve Müslüman Türkiye bu huzursuz Müslüman kitleler ile AB kültürlerinin kaynaşmasında bir köprü vazifesi görecektir. Bu husus asla önemsiz görülmemelidir.
Avrupa birliği yaşlı kıtada, yaşlı bir nüfusu barındıran ordusu olmayan, yani dünya güç merkezi olacak potansiyeli ve yaptırım gücü bulunmayan bir kalabalıktır. Dünyanın diğer güç unsurları olan Çin ve Rusya'ya kontrol edemeyecekleri kadar uzaktır. Ayrıca, dünya enerji merkezlerini ve ticaret yollarını üzerinde taşıyan Asya Türk Cumhuriyetlerine uzaktır. Türkiye' nin AB üyeliği onları, hem dünya güç merkezlerine taşıyacak, ve hem de gerek nüfusu ve, gerekse geniş topraklarındaki dinamik ordusu vasıtasıyla Avrupayı sırtında taşıyacaktır.
Bu gerçekler bilindiği halde Ak Parti yönetiminin Gümrük Birliği Antlaşması Ek Protokolünü imzalayarak KKTC'nin varlığını tanımadığını ilan etmesinin sert cevabını halkımızdan ilk seçimlerde alacağı kesindir.
Bile bile kendi bindiği dalı kesmekte bir mahzur görmeyen Ak Parti Hükümetinin yaptığı yanlışın aynen 1 Mart tezkeresi kararında olduğu gibi TBMM'den geri döneceğine inanmak istiyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
3 Ağustos 2005 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale