21 TEMMUZ 2017 Cuma

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Petrol sorunumuz (2)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Olaylar Türk Milletine iki ehemmiyetli kuralı yeniden hatırlatıyor. Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak... Barışı koruyarak arsıulusal çalışma birliğine önem vermek. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1935)

 30 Haziran 2005 Perşembe 

Petrol; bir asrı aşkın bir süredir dünyanın en önemli enerji kaynağı olmaya devam ediyor. Petrole eşdeğer yeni bir enerji kaynağı bulunmadığı sürece bu öneminin devam edeceği aşikar.
Ülkemiz çevresinde meydana gelen savaşların, dünyanın bilinen rezervlerinin % 61'nin bulunduğu Ortadoğu petrol havzalarına hakim olmak veya bu petrolün üretim ve dağıtımını kontrol etmek için verildiğini biliyoruz.
Ülkemiz dört tarafı petrol ile çevrili bir adaya benziyor. Ve milletimiz doğal olarak bu topraklarda olması gereken stratejik değerdeki bu enerji kaynağının çıkartılmasını bekliyor. Kurtuluşumuz ve içine düşürüldüğümüz borç batağından çıkmamızın da buna bağlı olduğunu biliyor..
BİLDİRİYORUM sütunlarını konunun uzmanlarının hazırladığı yazılara ayırarak milletimi PETROL konusunda bilgilendirmek istiyorum. Küresel mimarların ve güçlenmemizi milli politikalarına aykırı gören şer güçlerin üzerimizde oynadıkları çirkin oyunları milletin yöneticilerinin değil, bizzat kendisinin çözeceğine inanıyorum.
Aşağıdaki yazı 2002 yılına ait. Peki Ak Parti döneminde ne değişti.? Bunun cevabını da bir başka yazı dizisinde göreceğiz.

Dr.Tahir Tamer KUMKALE
------------------------------------------------------------------

TÜRKİYE PETROL DENİZİ
Dr. Ümit EMRE :

SORU -Türkiye’nin petrol denizi olduğu hakkında yerli ve yabancı istihbarat raporları var.. Bu konunun uzmanı olarak bu iddia ve raporları nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikli olarak Türkiye’de petrolün ne derece zengin olduğunu size anlatmam gerek. Örneğin bu meseleyle ilgili İş Bankası yayınlarından çıkan bir kitapta, Amerikalıların ağzından 1922 yılında hazırlanmış bir raporda şu cümlelere yer veriliyor: “Türkler Musul ve Kerkük’ü Misak-ı Milli sınırları içersinde gösteriyorlar ve Van, Erzurum illerinin yanı sıra bu bölgelerdeki büyük petrol yataklarına son derece büyük ehemmiyet veriyorlar”.
Diğer taraftan bugün kesin olarak bildiğimiz bir gerçek var ki, o da Türkiye’nin her yerinde zengin petrol yataklarının olduğudur. Üstelik bu sır da değildir. Taa Atatürk zamanından beri bilinmektedir. Bu konuda Atatürk’e rapor verilmiş. Hassan Halet Işıkpınar’ın raporunda Van, Erzurum, Naftik, Pellek, Hasankale, Zaho, Kastamonu, Gelibolu, Keşan, Konya, İznik, Sinop, Trabzon, Antalya’da petrol bulunduğu yazılıyor. Ne kaldı geriye? Daha sonra biliyorsunuz 1950’li yıllarda TPAO kuruldu. Başta Raman, Adıyaman olmak üzere zengin petrol yatakları bulundu. Ben şimdi Size bir çırpıda daha onlarca petrol bölgesi sayabilirim. Ancak bu konuya girmeden önce Türkiye’de petrol arama işleri için gerekli olan makinaları Amerikalıların vermediğine dikkat çekeyim ki mesele iyice anlaşılsın. Ondan daha vahimi 60 ihtilalinde Ruslardan satın alınan sondaj makinalarına Komünist damgası vurularak alımın iptal edilmesidir.
Türkiye’nin petrol denizinde oturduğuna dair en güzel raporlardan biri de Shell şirketinin Türkiye’de 20 sene genel müdürlüğünü yapan Anthony Hages adlı kişiye aittir. Bu şahsın, “Petrolle uğraşanlar bilirler ki, Türkiye petrol okyanusunun üzerinde oturuyor” şeklinde bir beyanatı vardır. Ayrıca biz bu durumu Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu da dahil olmak üzere, Başbakan ve cumhurbaşkanlarına yani Türkiye’nin önemli adreslerine, makamlarına gönderirken yüzlerce kez ifade ettik. Bu belgeleri gönderdiğimiz kişilerden birisi devrin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Cumhur Asparuk Paşa idi. Kendisi İhsan Güven Beyi arayarak, Türkiye’nin Güney ve Güneydoğu’sundaki zengin petrol yataklarının bulunduğunu bildiğini ifade etti. Ona bu bilgi Hindistan’da bulunduğu sırada bir uzay üssünde verilmiş. Nitekim daha sonra bir resepsiyonda paşa bunu; “Bırakın Afganistan’ı Türkiye’ye bakın. Türkiye zenginlikler üzerinde oturan fakir bir ülkedir, 5000 metre derinde dünyanın en zengin petrol yatakları bizdedir desem inanır mısınız?” diye belirtti.

SORU-Bu beyanatlara rağmen elimiz kolumuz bağlıymış gibi oturuyoruz. Bu nasıl milli devlet politikası?..

Türkiye’de petrolle ilgili her haber kapatıldı ve petrol özel olarak aratılmadı bir kere bunu çok iyi bilelim. Petrolü üretmek için kasıtlı olarak hiçbir çaba gösterilmedi. İnanın, Türkiye petrolüne kavuşursa her şeye kavuşur. Şu anda insanları milletleri köle ettikleri yegana güç petroldür.
Düşünün bir kere 6 bin çeşit madde petrolden üretiliyor. Bugünün medeniyetinin temelinde bir anlamda petrol var. Daha doğrusu bugünkü medeniyet petrolden vazgeçmez. Bu da petrole sahip Elit'in avantajlı konuma getiriyor. Milletleri bir anlamda Elit petrolle dize getiriyor. Çünkü petrol şirketlerinin sahibi Elit.

SORU: TPAO ne iş yapar ? TPAO’nun bu işteki rolü nedir?

TPAO’nun kurulduğundan bugüne kadar yaptığı işler, petrole olan ihtiyacımızla karşılaştırıldığında devede kulak bile kalmıyor. Diğer bir ifadeyle TPAO’nun çıkarmış olduğu petrol Türkiye’nin sadece iki yılda kullandığı petrol kadardır. Bugün firmaların kullandığı ama TPAO’nun yok diye terk ettiği kuyuları yazmaya kalksak ortaya esaslı bir külliyat çıkar sanıyorum.
Mesela Adıyaman’da böyle kuyular var. Bunların yok diyerek terk ettiği kuyularda, bugün çalışan firmalar çıkarttıkları petrolle vergi rekorları kırıyorlar. TPAO, sözde milli bir şirket olmasına rağmen, adeta aval aval olan bitenleri seyrediyor. Oysa Türkiye’nin binlerce verimli sondajını açıp işletmekle meşgul olmanın verdiği şerefle Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı olarak dünyada söz sahibi bir yerde olmalıydı. Bunları yapacağına kamuoyunu yanıltıp, eldeki verilerin üzerini örtmek gayesiyle dikkatleri denizlerdeki petrole çekti. Bunu da yüzüne gözüne bulaştırıp, bu denizlerde petrol aramak çok pahalı bahanesiyle bu işi yabancı büyük sömürücülere devretti.
Bakınız Doğu Karadeniz’e. Buradaki ruhsatını BP’ye terk etti. Şimdi o BP bu bölgede 8000 metreye inecek sondaja başladı. Burada petrol olmasa niye adam 8000 metreye insin?
Dünyanın en tecrübeli ve bilgili bu şirketleri aptal mı? Üstelik çok bilgili olmağa da gerek yok. Herkes de bilir ki jeolojik olarak doğu Karadeniz’deki okyanus yatağı Hazar denizindeki okyanus yatağıyla aynı formasyona sahip. Hazar’ın petrol zengini olduğu malûm değil mi?
Daha da önemlisi şimdi bunlar TPİC diye bir organizasyon kurdular. Bu dışarıda arama yapan bir organizasyondur. Bu organizasyon dünyanın birçok yerinde arama yaptı. “Mısır, Endonezya gibi” ama hepsi fos çıktı. TPAO bünyesinden doğurduğu bu TPİC’le dışarıda milyonlarca dolar harcama yaptı. Bunun 570 milyon doları geri dönmedi. TPAO’nun 120 milyon dolar olan araştırma bütçesini 30 milyon dolara indirdiler. Olacak iş mi?
Yurt içinde kendi petrolümüzü aramakla görevli şirketi kadük ediyorlar. Son yıllarda TPAO ne sismik, ne gravite ekibi çıkaramaz hale geldi. TPİC denen kara deliğe yurt dışında milyonlar akıttılar. Zarar 570 milyon dolar. Diğer yandan aynı parayı IMF’den almak için olmadık tavizi veriyorlar. Olay bir felakettir.
Türkiye’ye giren petrol şirketlerini incelediğimizde ilk girişlerinin araştırma ve sondaj amacıyla geldiklerini fakat daha sonra ne hikmetse arama yaptıkları yerleri mühürleyip benzin istasyonlarıyla dağıtım işlerine yöneldiklerini gözlemliyoruz...
Bu büyük bir handikap. Türkiye’nin bu büyük petrol şirketlerine davranışı dostlar alışverişte görsünler şeklindedir. Yani onlar gelmişler belli yerlerden imtiyazlarını almışlardır. Yabancı şirketlerin Türkiye’de imtiyazları alışları onların ileriye dönük politikaları icabıdır. Bir kere nerelerde petrol olduğunu gayet iyi biliyorlar. Çünkü 1970’den sonra uydu ile Türkiye’nin üzerinde petrol sahalarını tespit ettiler. Şimdi tespit ettikleri sahaları kapıyorlar. İnceleyiniz, Türkiye’nin neredeyse tamamının imtiyazlarının dağıtıldığını görürsünüz. Kimi yerde kuyuları açıyorlar, sonra kapıyorlar. Kimi yerde petrolü üretecek safhaya kadar getirip, Noel Ağacı denen vanayı da takıyorlar ve bu durumda terk ediyorlar. Hemen arkadan bir şayia çıkartıp, burada petrol yok diyorlar. Ama ne oluyor arkasından? O bölgede daha önce PKK aktivitesi yokken, birden PKK terörünü yoğunlaşıyor. Hakkari’de dağın tepesinde böyle bir petrol kuyusunu resmini çekti arkadaşım.

SORU:-Bize bu kuyulardan birkaç örnek verir misiniz?

Mesela Adıyaman’da, Adana’da Seyhan-Ceyhan nehirleri arasında, Tuz gölü çevresinde, Eğirdir Bölgesinde çalışmalar yapıldı... Bunlar yıllardan beri bilen şeyler..

SORU:-Türkiye’deki toplam petrol miktarı ne kadar tahmin ediliyor?..

Üstüne basa basa söylüyorum, dünyanın en zengin petrol yatakları bizde. Ancak derinde.. Türkiye genç bir ülke, Tetis denilen okyanusun altından yükselmiş. Bir yandan Avrasya, diğer yandan Afrika ve Arap Yarımadası bindirmiş. Tektonik olaylar yoğun ve karışık. Petrol ikinci zamanın sonu üçüncü zamanın başlarında en yoğun olarak teşekkül ediyor. Türkiye de bu zamanlarda oluşuyor. Türkiye’nin okyanus tabanından yükselişi denizel çökeltilere sahip olmasını getiriyor. Petrol oluşmasında çökellerin önemi büyük. Biliyorsunuz petrol organik kökenli. Bu kıtaların itişmesi kırık yapısını karmaşıklaştırmış. Katmanların kimi derine dalarken, aynı formasyonun bir parçası yukarı çıkmış. Bu yüzden jeolojik yapı karmaşık. Bunun mahsuru araştırmalarda biraz daha fazla emek harcamak mecburiyeti ve biraz daha fazla para harcanması. Yalnız bir durum var, o da Güneydoğu Anadolu bölgesi. Bu bölge Arap kıtasının devamı. Jeolojik özelliği Anadolu’nun diğer bölgelerinden farklı. Bir özel şirket bu bölgede kaliteli Siluriyen Arap petrolünün aynısını bulduğunu belirtmişti.
Sorunuzun doğru cevabı şöyle. Türkiye’deki petrol Türkiye’ye yettiği gibi, dışarıya satarak da tüm borcumuzu ödememizi mümkün kılacak kadar. Ama asıl önemlisi ise petrolün yakıt olarak değerinin dışındaki kullanımı.
TPAO’ya bir an önce işlerlik kazandırmalıyız. Personelini araziye çalışmalıyız. Kıyıma uğramış ve bugün yurt dışında çalışan son derece kıymetli, vatanperver jeolog ve jeofizikçilerin tekrar yurda gelmesini sağlamalıyız. Bulunan petrolden prim vermeliyiz. TPAO’ya ivedi bir özel bütçe koymalıyız. Hatta önemini vurgulamak için “Türkiye’nin kurtuluşunun özel bütçesi” demeliyiz.
Her şeyden önemlisi de uydu vasıtasıyla petrol aranmasını başlatmalıyız. Böyle bir şeyin olması ile işte o zaman çağ atlama imkanlarına sahip olacağız.
Nedir uzaktan aramanın aslı?
Araştırma yapılacak arazi üzerinde uçaklarla veya uydulardan radar ve hiperspektral taraması yapan çok küçük aletlerle petrol ihtimali olan bölgeler üzerinde tarama yapılıyor. Böylece kayaların yaşları ve cinsleri, arazinin zemin özellikleri tespit ediliyor. Bu yöntem ile artık her şey çok kolay.
Bir örnek olması bakımından şunu söyleyeyim. Klasik yöntemlerle Sudan’da bir bölge iki yılda araştırılıyor. Masraf 2 milyon dolar. Bu yöntemle aynı bölgenin araştırması için sadece 165 bin dolar harcanıyor, araştırma da sadece 2 ay devam ediyor. Üstelik ilkinde elde edilemeyen olumlu bulgulara uydu araması sonucu sahip oluyorlar. Yani petrol aramacılığında ciddi bir devrim.
Petrolün ilaç olarak kullanılmasından kimyevi madde olarak kullanımına kadar bir sürü imkân var. Fakat petrolün en önemli özelliği siyasi bir güç doğurmasıdır. Çünkü para getiren en önemli madde petroldür. Ayrıca kim bu işin tröstüyse petrolün fiyatı da onun iki dudağı arasında. Petrol öyle bir şeydir ki diğer bazı maddeler gibi statik bir prosedüre dahil değildir. Çıkarırsınız rafineriye koyarsınız. Yani petrole sahip olan her türlü hakimiyetin sahibi olduğu için hedeftedir. Afgan Savaşı da netice de bir petrol savaşıdır.

SORU:- Peki bugün milli bir hareket başlatsak ve halihazırdaki teknik imkanlarımızla bu zengin ancak derinde olan petrol yataklarımızı işletebilir miyiz?..

Biz bu petrolü çıkarabiliriz de, işletebiliriz de.. Rize’de olduğu gibi birçok yerde zengin petrol yataklarımız var. Bunun yanında elimizde kalan makinalarla, TPAO’nun o hiçbir iş yapmadan maaş alan personeliyle biz bugün bir seferberlik başlatsak, çok kısa bir süre de kendi ihtiyacımızı karşıladığımız gibi dünyaya da petrol ihraç ederiz...
Petrolümüzü çıkarttırmayan, Bor madenlerimizi yok fiyatına söğüşleyen, Türkiye’nin yer altı ve yerüstü zenginliklerini yerli işbirlikçileriyle peşkeş çeken sizin Elit Güç dediğiniz bu uluslararası kan emicilere getirelim konumuzu...
Bu çıkara dayalı güçlü bir sömürü..
Biz buna Elit diyoruz çünkü bunlar kendini elit kabul ediyor. Ama olay sadece sömürüyle kalmıyor. Hedef dünya hakimiyeti. Diyeceksiniz, zaten bunlar, yani bu güç, bugün dünyaya hakim değil mi? Evet hakim. Ama hakimiyetini “Tek Dünya Devleti” olarak kurumsallaştırıp gerçekleştirmek istiyor. Dünyaya dayatılan, küreselleşme dedikleri KÖLELEŞTİRME sürecidir.
Arkası Elit'in ilâhi(!) dünya devleti. İlâhi olduğuna bu grup inanıyor. Kurulacak devletin ideolojik, felsefi dayanağı kendi kutsal kitapları. Bu kitap onlara sen seçildin diyor. Sana gördüğün her yer, ayak bastığın her yer verildi diyor. Milletler sende mübarek olunacaktır diyor. Milletlerin sütünü emeceksin diyor. Kralları senin hizmetçin olacaklar diyor. Sen Allah oğlusun diyor. Sizler ilâhlarsınız diyor. En önemlisi de onlara sakın acıma diyor. İşte sekiz on kelimelik ama koca bir tarihin özeti olabilen ideolojik, fikri dayanak.
Yüce Atatürk de demiyor mu zaten “İnsanları sevk ve idare eden kuvvet fikirler, bu fikirleri yaratan, teşhis eden ve yayan insanlardır. Fikrin özelliği kendini bütün diğer mantıklara rağmen kabul ettirmesidir. O zaman o fikir önce duygulara inkılâp eder, sonra da iman haline gelir” diye. İşte bu iman haline gelmiş fikir dünya hakimiyetine gelip dayanmıştır. Yüce Atatürk’ün de bunun karşılığında getirdiği de “hiçbir insanın hiçbir insana üstünlüğü yoktur.
İnsanların hakikati bir olduğu gibi insanlar hakikati bilebilme kabiliyetine sahip olma yönünden de eşittirler. Bu uğurda emek, gayret, samimiyet, çalışma, özveri ve gerçek için kendini feda etmeye kararlılık asıldır. Hakikatin de eylemi ayrımsız hizmettir. Bu kadar basit. Yüce Atatürk’ün bu yüce gerçeği kurumsallaştırmasının ilk tatbiki “Soyadı Kanunu” iledir. Yani doğuştan geldiği iddia edilen yücelik, seçilmişliğin ifadesi olan “zadelik”in oğulluğun kaldırılması. Böyle olunca ne oluyor? Allah oğulluğu güme gidiyor. Kimse pek dikkat etmiyor. Tevrat’ta bütün bunlar açık açık yazılı. İlginç olan şey, Elit'in 9/10un Türk asıllı olması. Bunlar Hazar Türkleri, yani bugün Eşkenazi denilenler. Küreselleşme de en çok bunların ideolojisi. Yani ne gelirse bizden geliyor. Dünyanın başına ciddi bir dert olmuş vaziyetteler.
Şimdi gelelim Allah oğlu Elit'in bugünkü gücüne. Ben yüzlerce yıllık siyasi kazanımlarını ve neleri ellerine geçirdiklerini söylemeyeceğim. Bugün itibariyle bütün büyük şirketler Elit’e ait. Bunlara, biliyorsunuz, uluslararası diyorlar. Sermaye onların. Silah sanayi Elit'in. Ama esas önemlisi petrol şirketlerinin sahibi Elit. Daha önce de söyledim. Bugün dünyanın en önemli maddesi petrol. Son 120 senenin bütün savaşları petrol sebeplidir. Petrolü elinde bulunduran, gücü elinde bulunduruyor demektir. Dikkat ederseniz 60’li yıllarda petrolün varili 3 dolardı. 33 dolara kadar çıktı sonraki yıllarda. Petrolü kestiği zaman, bir milleti ölüme mahkum edebilir. Zaten dünyanın maddi gücünü çok uzun yüzyıllardır elinde tutan Elit petrol ile bunu azamisine çıkarmış, neredeyse astığı astık kestiği kestik hale gelmiştir.
Elit'in en önemli yaptığı şeylerden birisi de, dünyanın en güçlü kabul edilen ülkesi olan ABD’de hemen her şeyin olduğu gibi para yaratma gücünü de ele geçirmiş olmasıdır. Federal Rezerv Amerikan devletinin bankası değildir. 8-10 Elit üyesi bankerin bir araya gelerek kurduğu para basma yetkisine sahip özel bir bankadır. Üstelik hemen hemen yarısı de City ve Chase Manhattan adlı iki bankaya aittir. Türkçesi Rockefeller ve Rothschild adlı başelit ailelerindir.
Uluslararası kuruluş sözü duyduğunuz anda bunu allahoğlu Elit'in kuruluşları olarak anlayınız. Borsalar, bankalar, derecelendirme kuruluşları, her türlü şirketler, vakıflar, sivil toplum örgütleri ve aklıma şimdi gelmeyen daha birçok yapılanma Elit'in ya doğrudan mülkiyetinde, ya da tamamen kontrolündedir. Bu iş bir çığ gibidir. Çığ yuvarlanırken çevresindekileri de beraberinde sürükler. Her ülkede ihanet içinde olan Elit'in işbirlikçisi bir yığın insanın bulunması işte bu yüzdendir.
Birleşmiş Milletler Elit'in Siyon Liderlerinin Protokollerinin gizli devletidir. Round Table, Milletlerarası Meseleler Enstitüsü, CFR yani Dışilişkiler Konseyi, Bilderberg, Trilateral, Avrupa Birliği, Roma Kulübü gibi uluslararası politik kuruluşlar APEC, NAFTA gibi ekonomik politik kuruluşlar, Rotary, Lions, Masonluk, Kurukafa ve Kemikler, Montpelerin gibi yarı açık veya gizli cemiyetler, Nato, Cento vs. gibi silahlı kuruluşlar hep Elit'in hakimiyetindeki yapılanmalardır.
Şimdilerde ülkemizde en çok duyulan Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF adlı elitçi yapılanmalar milletleri kıskaca alarak kısa yoldan köleleştiren kuruluşlardır. Elit'in organlarından IMF beşinci sınıf bir kuruluştur. Bunu şöyle anlayabilirsiniz. Büyük bir mafia babasının emrindeki binlerce tetikçiden birisinin şoförü ne ise, işte bizim ülkece önünde diz çöktüğümüz IMF de odur. Bunun adı en kestirme ifadesiyle dünya hakimiyetidir. bu güç kurmuş olduğu kurumlarla dünyayı yönetiyor.
Özellikle 1980’den sonra ki programlarıyla dünya hakimiyetlerini son noktaya getirdiler. Türkiye’yi Marshall yardımları altında göstermelik ve ihtiyacımız dışında yerlere yatırım yapmaya zorlayarak borç batağına ittiler. Adeta tefecinin eline düşmüş memur gibi olduk. Her şeyimiz haciz edildi, ipotek altına alındı. Türkiye’yi 1990 yılına kadar belli bir programla götürüyorlardı ama 1999 yılından sonra final programlarını yürürlüğe koydular. Son dönemde dönen dolapların alameti farikalarından bir tanesi Apo’nun yakalanması idi.
Şimdi bu aşamadan sonra bizim siyasilerimiz Mecliste son sürat AB uyum süreciyle ilgili deyip bir dizi kanun çıkarttılar ve çıkartmaya da devam ediyorlar... Bu kanunların çıkarılmasını slogan olarak söylersek 15 günde 15 yasa çıkarıldı, TBMM gibi millet iradesinin temsil edildiği yüce kurumu noter seviyesine düşürdüler.
Bankaları batırdılar, borsayı indirip çıkararak milli servetlerimize el koydular. Türkiye’de binlerce işyeri kapandı. Çiftçi perişan, mallarına haciz konuyor, hapishaneye giriyorlar. Binlerce şirketin doğrudan sahibi oldular. Şimdi süt kutusunun üzerinde kocaman harflerle Nestle yazıyor, altta bir yerde ufacık bir Mis yazısı. Birçok şirketin yarı hissesi ve daha çoğu ellerine geçti. İlginçtir ülkemizde yapılan operasyonlar sonucu ortada görünen Citybank ve Chase Manhatten. Bunlar şirketlerin büyük hissesini almış durumdalar.
Şu anda iç ve dış borcumuzu 220 milyar doların üzerine çıkarttılar. Kimilerine göre birkaç yüz milyar dolar Türkiye’den dışarı kaçırıldı. Bizden iç ettikleri her doları kurmak üzere oldukları tek dünya devletine sermaye olarak kullanıyorlar, üstelik arkalarında kanını emdikleri milyonlarca insanı ekonomik krizlerle yaşamın kıyısına iterekten...

Hiç kimse aklından çıkarmasın, kurtuluşumuz petrolümüzdedir..

Dr.Ümit EMRE'nin bu yazısı 2002 Ağustos sayısında YENİ HAYAT Dergisinde yayımlanmıştır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
30 Haziran 2005 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale