28 Mart 2017 Salı

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Özkök Paşa konuşacak (2)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Ordumuz, Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için harcamakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1937)

 24 Nisan 2005 Pazar 

Türkiye Cumhuriyeti Devletini askerler kurmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin temel dinamiklerini Türkiye sevdalısı büyük asker Gazi Mustafa Kemâl Atatürk oluşturmuştur. Ve bugün üzerimizde döndürülen binlerce küresel entrikaya rağmen hala ayakta isek, bunun sebebi sahip olduğumuz güçlü Türk Ordusudur. İşte dış mihraklar bu hususu iyi bildikleri için Türkiye üzerinde menfaati olan güçlerin tek ve vazgeçilemez hedefi Türk Silahlı Kuvvetleri olmaktadır.
Dünyanın bu en çetrefilli (karmaşık) coğrafyasında yer alan Türkiye’de, devletin ve milletin temel sorunları hakkında Türk askerinin fikir beyan etmesini engelleyemezsiniz. Bilakis onun fikrini sorup, onun dediklerine kulak vereceksiniz. Çünkü onlar bizzat halkın içinden geliyorlar. Hiçbir karşılık ve ikbal beklemeden milletin hizmetinde olduklarının bilinci içindeler. Onlar şehit kanıyla elde edilip kendi korumalarına emanet edilmiş kutsal vatan topraklarının bir karışının dahi elden çıkarmamaya yeminlidirler.
Bu yüzden Türklük düşmanlarının hedef tahtası haline getirilmiş olan bu kurumun Türkiye’nin meseleleri hakkında fikir beyan etmesi kadar normal bir şey olamaz. Onlar mutlaka konuşmalıdır. Doğal olarak askerin konuşacağı yerler bellidir. Onların konuşacağı yer devletin kurumsal platformlarıdır. Bunların başında da Milli Güvenlik Kurulu gelmekte idi. Devletin emniyet supabı olarak değerlendirdiğimiz bu kurumun içi ne yazık ki AB dayatmalı Uyum paketleri vasıtasıyla boşaltılmış ve yeni atanan ilk sivil Genel Sekreterin ifadeleriyle kurum artınk bir THINK TANK kuruluşu haline dönüşmüştür.
Şurası unutulmamalıdır. Demokratik platformlarda konuşması engellenen askerler kışlasında konuşur. İşte o zaman demokrasi için tehlikeli olur. Bu ülkenin geçmişinde Askeri Yönetimler olduğu unutulmamalıdır. Bunun önlenmesi için sivil yönetimlere düşen başlıca görev; bu ülke için her biri canını vermeğe ant içmiş askerlerimizin bu ülkenin sorunlarına ilişkin fikir ve düşüncelerine daima müracaat edilmesi olmalıdır. Onların fikirleri beğenilmese dahi dikkatle dinlenmeli ve titizlikle değerlendirilmelidir.
Türk Askeri; koruduğu milli değerlere, vatanın bütünlüğüne bizzat kendisine her türlü hakaretin yağdırıldığı, toplumun zirvesindeki itibarının düşürülmek istendiği ve fiziki gücünün azaltılmaya çalışıldığı bir zamanda ve yerde mutlaka konuşmalıdır. Eğer askerler konuşmuyorsa bu onun zafiyetini gösterir. Zafiyet ise düşmanlarına güven verirken, halkının güvenini azaltır.
Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi ÖZKÖK’ün kendi ağzından ordumuzun zafiyet iyet içinde olmadığını bir kere daha gördük ve anladık. Şimdi Sayın ÖZKÖK’ün 20 NİSAN 2005 te Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı değerlendirme konuşmasından bazı kesitler alarak askerin milli meseleler karşısındaki görüşlerini görelim…

“ BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ HAKKINDA;

……Orta Doğu bölgesi ise, daima dünyanın öncelikli konusu olagelmiştir. Bu bölgede, bölgesel bir kırılmaya yol açabilecek enerji birikimini sağlayacak gerginliklerin daima var olacağı unutulmamalıdır. Şu anda bazı noktalarda anlaşmazlıkları olsa da, küresel aktörlerin Orta Doğu ile ilgili olarak aralarında belirli bir ortak anlayış mevcuttur. Gelecekte bu bölgede küresel bir kırılma, enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda yaşanabilir. Çünkü bu bölge dünyadaki enerji kaynaklarının %60’ına sahiptir. Diğer taraftan, başta ABD olmak üzere önemli küresel aktörler bu bölgeyi, uluslararası terörün ana kaynağı olarak görmekte ve bunun nedeni olarak da bölgedeki demokratikleşme eksikliğini işaret etmektedirler. Bu sebeple, bölge ile ilgili uzun vadeli ve kapsamlı projeler geliştirilmektedir. “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi” bunlar içinde en kapsamlı olanıdır.
Bu proje; 22 Arap ülkesi ile Afganistan ve Pakistan’ı da kapsayacak şekilde Moritanya’dan Afganistan’a kadar uzanan bir bölgeyi kapsamaktadır. Bu bölge, hem ekonomik sistemine, hem de güvenliğine yönelik tehditleri oluşturan faktörlerin yoğunlaştığı kilit bir bölge olarak görülmektedir. ABD; bu bölgede, tehditleri henüz ortaya çıkmadan, kaynağında etkisizleştirmek maksadıyla bir dizi tedbir alma düşüncesindedir.
ABD’nin bu projesinin konsepti ve kapsamı henüz tam olarak kesinlik kazanmamakla birlikte, bu proje kapsamında;
- Politik boyutta; demokratik süreci destekleme, kadına toplumda eşit haklar sağlama, hukukun üstünlüğü, dini konularda tolerans, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi ve yolsuzluklarla mücadele amaçlanmakta,
- Ekonomi ve eğitim boyutunda; pazar ekonomisinin ve yerli para piyasalarının güçlendirilmesi, başta kadınlar ve kız çocukları olmak üzere eğitim imkanlarının yaratılması, ekonomik canlanmanın sağlanması, refahın bütün halk katmanlarına yayılması suretiyle talebin artırılması ve küresel ticari pazarlara entegrasyonu sağlayarak yeni pazarlar yaratılması hedeflenmekte,
- Güvenlik boyutunda ise; ülkelerin ABD ve Avrupalı müttefikleriyle ortak güvenlik konularında birlikte çalışmaya teşvik edilmesi, bu bağlamda, Akdeniz Diyalogunun genişletilerek, daha etkin bir yapıya kavuşturulması öngörülmektedir.
Bölge ülkelerinin demokratikleşmedeki başarısının, dışarıdan yapılacak dayatmalardan ziyade, ülkelerin bunu kendiliklerinden yapmalarına verilecek yardım ve teşviklerle mümkün olacağı değerlendirilmektedir.
Jeopolitik konumu nedeniyle, bu proje ile birlikte Türkiye’nin adı da anılmaktadır. Bir kısım çevreler Türkiye’yi bu projede ılımlı İslam modeli bir ülke olarak tanımlamak istediler. Türkiye’nin nüfusunun %99’a yakın bölümü Müslüman’dır ancak Türkiye; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Türkiye ne bir İslam devleti ne de İslam ülkesidir. Türkiye’yi model olarak göstererek; nüfusun büyük bir bölümü Müslüman olan ülkelerin kolaylıkla demokratik bir yapıya dönüşebileceği sonucunu çıkarmak yanıltıcı olabilir.
Burada unutulan veya dikkatten kaçırılan husus, laikliğin Türk demokrasinin gelişmesinde ana itici güç oluşudur. Bu oluşumda laikliğin Türkiye’de geçirdiği tarihsel süreç göz ardı edilmemelidir.
Laiklik sürecini yaşamayan, bu deneyime sahip olamayan ülkelerin demokratik bir yapıya kolaylıkla ulaşabileceğini söylemek bir iddiadan ileriye geçemeyebilir.

ERMENİSTAN İLE İLİŞKİLER;

…. Bir diğer komşumuz Ermenistan’ın tutumu kaygı vericidir. Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmek arzusundadır. Ancak bunun için, Ermenistan’ın uluslararası temel hukuk kurallarına uyması ve iyi komşuluk ilişkilerinin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir.
Ermenistan, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımamakta, uluslararası arenada asılsız Ermeni soykırımı iddialarının tanınması için girişimde bulunmakta, BM Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe sayarak Azerbaycan topraklarının önemli bir bölümünü işgali altında bulundurmaktadır.Asılsız soykırım iddialarının siyasi ve hukuki boyutu Lozan Andlaşması ile kapanmıştır. Anlaşma ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir yükümlülük intikal etmemiştir.
1915’te cereyan eden olaylarda Osmanlı Devleti’nin vatandaşı durumunda bulunan çok sayıda Türk ve Ermeni yaşamını yitirmiştir. Bir savaş içinde bulunan Osmanlı Devleti, kendisine karşı isyan eden, işgalci devletlerle iş birliği yapan, yerli Türk halkına karşı katliamlar başlatan ve bağımsızlık için silahlı siyasi faaliyetlere başvuran bir kısım Ermeni kuruluşlarından dolayı Türk toplumunun misillemesinden Ermeni toplumunu koruyabilmek için 1915 Mayıs ayında tehcir hareketini başlatmıştır. Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu bütün zor şartlara rağmen bu hareketin güvenli ve sağlıklı yapılabilmesi için o günün şartlarında mümkün olan bütün tedbirleri almıştır.
Soykırım ise bilindiği gibi, ulusal, etnik, ırksal yada dinsel bir grubu toptan, yada onun bir bölümünü, yok etmek niyetiyle, yani böyle bir özel kasıt ile, eylemlere başvurulması şeklinde tanımlanmaktadır. Dolayısıyla, asılsız soykırım iddialarında bulunanların hiçbir dayanağı yoktur.

IRAK İLE İLİŞKİLER:

…… Bizim bu ülke hakkındaki dış politikamız açıktır. Biz politik ve toprak bütünlüğü olan bir Irak’ı destekliyoruz. Soruna bizim açımızdan bakıldığında Irak’taki gelişmelerin iki yönü vardır;

* Birinci husus;, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki varlığıdır. PKK burayı bir sığınak olarak kullanmaktadır. Terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde tasfiyesi konusunda ABD’nin gerekli hassasiyeti henüz göstermemesi, kendi içinde bazı sorunlar ve yeni oluşumlar yaşamasına rağmen, örgütün siyasi yapılanmasını Irak’ın kuzeyinde de etkinleştirmesine ve bölgede üçüncü bir güç olarak varlığını pekiştirmesine yol açmıştır.
Ayrıca, Irak’ın kuzeyindeki belirli gruplar terör örgütüne çeşitli şekillerde destek vermektedirler. Bu arada, Irak’ın kuzeyini terk edip ülkemize sızan PKK teroristlerinin sayısı son bir yıl içerisinde artmıştır. Terör örgütü, zaman zaman, Irak savaşı sonrası ele geçirdiği patlayıcıları kullanarak güvenlik kuvvetlerimize saldırılar düzenlemektedir. Sık sık ismini değiştiren terör örgütü, ABD ve AB tarafından terorist organizasyonlar listesine dahil edilmiştir, ancak sadece listeye dahil etmek pratikte bir anlam ifade etmemektedir. Önemli olan, bu terör örgütüne karşı fiiliyatta alınan önlemlerdir.
Bu hususları üçlü görüşmelerde Amerikalılarla ve Irak Hükümetiyle ele alıyoruz. Ancak şu ana kadar örgüte karşı aktif bir eyleme geçilmemiş olması düşündürücüdür. PKK dış destekten mutlaka mahrum bırakılmalı ve başarı ümidi yok edilmelidir.

* İkinci önemli husus ise, Kerkük’le ilgilidir. Kerkük, içinde bir çok etnik gurubu barındıran bir şehirdir. Tarih boyunca Türkmenler burada çoğunluğu teşkil ediyordu. Ancak Saddam döneminde bu bölgedeki nüfus dağılımı büyük ölçüde değiştirilmiştir. Saddam, Kürtleri ve Türkmenleri göçe zorlamış ve Arapları yerleştirerek durumu çok daha karmaşık hale getirmiştir. Bölgeye yapılan ABD müdahalesinin sonrasında Saddam’ın sürdüğünden çok daha fazla Kürt nüfus bölgeye geri getirilmiş ve şehrin demografik yapısı Kürtler lehine değiştirilmiştir. Bu husus Irak seçimlerinde, bu bölgedeki durumu etkilemiştir. Kerkük aynı zamanda önemli petrol kaynaklarına sahiptir.
Ancak bizim baştan itibaren bu konudaki politikamız, Kerkük’ün ve zengin petrol kaynaklarının belirli bir gruba mal edilemeyeceği ve bu kaynağın bütün Irak’lılara ait olduğudur. İşte bu nedenle Irak’ın kuzey, doğu ve batısındaki tüm ülkeler bu konuyu dikkatle takip etmektedirler.
Öte yandan, Irak’taki Şiiler ve Sünniler de bu konu ile yakından ilgilidirler. Çünkü onlar da ülkenin petrolünün belirli bir guruba değil, tüm ülke halkına ait olmasını istiyorlar. Bu nedenle Kerkük’ün özel statüsü olması çok önemlidir. Biz bu düşüncelerimizi ve kaygılarımızı dostlarımıza aktarıyoruz. Bu konunun zorlanması halinde Kerkük’ün her an patlamaya hazır bir problem sahası olduğunu ve patladığında da tüm bölgeyi etkileyeceğini belirtiyoruz.
Irak’ta bugün için önemli olan husus, yeni anayasanın hazırlanması maksadıyla kurulacak yönetimin iş başında olacağı bu dönemde, Irak'ın geleceğinin belirlenmesinde adil bir şekilde tüm kesimlerin söz sahibi olabilmesidir. Aksi takdirde, Irak'ın yakın bir gelecekte barış ve istikrara kavuşması çok zordur.

İRAN İLE İLİŞKİLER:

..…Güneye doğru indiğimizde İran var; bu ülkenin rejimi farklı bir rejimdir. İran, teokratik bir rejime sahiptir. Şüphesiz her ülke kendi yaşam tarzını kendisi seçer ancak İran’ın geçmişte rejimini, Türkiye de dahil olmak üzere mücavir ülkelerdeki rejimleri etkilemek için kullandığına dair kuşkular duyulmuştur. Bu durum bizi oldukça rahatsız etmiş, ilişkilerimizin düşük bir seviyede sürdürülmesine sebep olmuştur.
Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir.
Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir. Bu sorunun barışçı yollardan çözülmesini istiyoruz. Bu nedenle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın oluşturdukları üçlü girişimin çabalarını destekliyoruz.

YUNANİSTAN İLE İLİŞKİLER:

...........NATO’da müttefik olduğumuz komşumuz Yunanistan ile ilişkilerimize gelince;
- Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde geçmiş yıllara nazaran daha farklı ve olumlu bir döneme girilmiştir. Bu yönde Türkiye’nin girişimleri ile 2000 yılından itibaren başlatılan Güven Artırıcı Önlemler (GAÖ) görüşmeleri kapsamında her iki ülke tarafından bazı önlemler kabul edilmiş ve kamuoyuna açıklanmıştır. Ancak Güven Artırıcı Önlemler kapsamında, Kara Harp Okulu öğrencilerimizin Yunanistan’a yaptıkları ziyaret esnasında meydana gelen olaya ilişkin Yunanistan’ın resmi özür dilemesini ve olayın sorumlularının açığa çıkarılmasını bekliyoruz. Aksi takdirde, bu faaliyetlerin yeniden gözden geçirilmesi durumu ortaya çıkabilir.
Ege konusu ise her zaman gündemimizdedir. İki ülkenin Dışişleri Bakanlıkları konu üzerinde çalışıyorlar. Burada özellikle, Ege coğrafyasının sadece iki ülkeyi ilgilendirmediğini, başta Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler olmak üzere, bir çok diğer ülke için de uluslararası bir nitelik taşıdığını ifade etmek isterim.
Yunanistan’da her yılın Mart ayının ilk haftasında yapılan ve ülke savunma politikasını tespit eden “Hükümet Dışişleri ve Savunma Konseyi” toplantısı sonrasında Türkiye ile ilgili olarak; iki ülke arasında olumlu yönde gelişmeler olmasına rağmen Yunanistan’ın egemenlik hakları üzerinde Türkiye’nin siyasi taleplerinin değişmediği ve bu nedenle de Yunanistan’ın yeterli, caydırıcı ve güvenilir bir kuvveti elde bulundurmak mecburiyetinde olduğu ifade edilmiştir.
Ayrıca, Yunanistan Silahlı Kuvvetlerinin (Genelkurmay Başkanı) devir-teslim töreninde Türkiye tehdit olarak nitelenmiş ve “Uluslararası adalete, uluslararası anlaşmaların temeline aykırı olarak, doğu komşumuzdan bize yönelik tehdit ve hukuk dışı istekler, yasa dışı temel karakteristikleri oluşturmaktadır” ifadesi kullanılmıştır.
Diğer yandan, son yıllarda Yunanistan’ın savunma harcamalarındaki artış dikkati çekmektedir. Vereceğim rakamlar bu durumu, daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. 1997-2003 yılları arasında Yunanistan’ın silahlanma ve modernizasyon harcamaları, yaklaşık 16 milyar dolar olarak ifade edilmektedir. Ayrıca Yunanistan, savunma harcamalarının gayri safi milli hasılaya oranı yönünden AB ülkeleri arasında birinci durumdadır. NATO üyesi ülkelere bakıldığında ise, Türkiye ve Yunanistan’ın GSMH oranlarına göre savunma harcamalarının birbirine çok yakın olduğu görülmektedir. Kişi başına düşen savunma harcaması ise Türkiye’de 164 dolar iken, Yunanistan’da 709 dolardır.
Bütün bu bilgiler değerlendirildiğinde; Yunanistan’ın Milli Savunma Politikasını, tehdidin doğudan (Türkiye’den) geldiği varsayımına dayandırmaya devam ettiğini göstermektedir. Böylece, adaları silahlandırmakta ve 6 millik kara suları üzerindeki hava sahasının 10 mil olduğu iddiasında bulunarak Ege uluslararası hava sahasını daraltmakta ve özellikle de Ege Denizinin bir Yunan denizi olduğunu çağrıştıracak şekilde ülkemizden FIR’ı geçerek uluslararası hava sahasına giren her askeri uçağımızı silah yüklü uçaklarla önlemektedir. Uluslararası toplum bu haksızlığı er geç anlayacaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Ege’de gerginliğin düşürülmesi ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluğun geliştirilmesine, Ege’de uluslararası anlaşmalarla tespit edilmiş statükoyu korumaya büyük önem vermektedir. Biz daha önce de ifade ettiğim gibi, Ege’yi herkesin denizi olarak görmekteyiz. Bu denizden Yunanistan ve Türkiye’nin yanında, başta Karadeniz’e kıyısı olan devletler olmak üzere daha birçok ülke faydalanmaktadır. Bu sebeple, kalıcı bir huzur ve istikrarın sağlanması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’ye ilişkin tüm sorunların adil ve her iki ülke tarafından kabul edilebilir şekilde çözülmesine bağlıdır.

KIBRIS İLE İLİŞKİLER;

...... Kıbrıs, Türkiye’nin milli menfaatleri ve uluslararası antlaşmaların kendisine yüklediği sorumluluklar açısından hiçbir zaman ilgisinin azalmaması gereken konuların başındadır.
Güvenlik açısından Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa dayanmaktadır;
Bunlardan birincisi; Türkiye Cumhuriyeti’ne ve TSK’ne Garanti Antlaşması ile yüklenen Kıbrıslı soydaşlarımıza sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur. İkincisi ise, Garanti ve İttifak Antlaşmalarında açıkça ifade edildiği üzere, Kıbrıs’ın, Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemidir.
Bu iki temel esas süreklilik arz etmektedir. Çünkü Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki istikrar ve denge ancak bu sayede sağlanmaktadır. Kıbrıs’a ilişkin bütün çözüm önerilerinde bu husus önemle dikkate alınmıştır.
Bazı kesimlerce bu esasların artık önem taşımadığı iddia edilmektedir. Öte yandan bazı ülkeler de 1960 Antlaşmalarının değiştirilmesini istemektedirler. Ancak biz bu Antlaşmaların varlığını sürdürmesinin gerekliliğini ve bizlere yüklediği görev ve sorumlulukların ihtiyaç olarak devam ettiğini biliyoruz ve savunuyoruz. Kıbrıs’ın stratejik önemi olmadığını iddia edenlere ise, İngiltere’nin Ada’daki egemen üslerini korumaya neden bu denli özen gösterdiğini ve Avrupa’dan çok uzaktaki problemli bir adanın apar topar Avrupa Birliği’ne neden alındığını hatırlatmak isterim.
TSK Kıbrıs sorununa kalıcı ve adil bir çözüm bulunmasını her zaman desteklemektedir. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kendisine düşen hususları yerine getirmiştir. 24 Nisan’daki referandumlarda çıkan iki sonuç şudur; artık kimse Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğün nedeni olarak, ne Türkiye’yi ne de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni gösterebilir.
Adada birbirini temsil etmeyen ve siyaseten eşit iki halk vardır. KKTC’ne karşı uygulanan izolasyonun kaldırılmasına yönelik vaatlerin unutulduğu bu süreçte, Türkiye’den hala herhangi bir şekilde jest yapmasını istemek büyük haksızlıktır.
Rum tarafı ciddi bir taahhüde girmeden çözümü sürüncemede bırakmayı, süreci zamana yaymayı ve bu arada adil ve kalıcı barışa ilişkin parametreleri ortadan kaldırarak Türkiye’den AB müzakereleri vesilesiyle tek taraflı tavizler koparmayı, Kıbrıslı Türkleri kendine yamamayı, KKTC’ni etkisizleştirerek adayı tek başına ele geçirmeyi hedeflemektedir.
Bilindiği gibi Türk Dış Politikası çerçevesinde, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tüm Ada’nın temsilcisi olarak tanıması söz konusu değildir. Türkiye, Ada’da eşit siyasi statülü taraflar arasında gerçekleştirilecek müzakere süreci sonunda ortaya çıkan ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı olmayan bir yeni düzeni tanıyabilir. Bu yeni düzen Türkiye’nin Garanti ve İttifak Anlaşmasından doğan haklarına halel getirmemelidir.

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ:

...... Türk Dış Politikasının batıyla ilişkilerinde iki temel eksen mevcuttur. Bunlardan biri Türkiye-ABD ilişkileri, diğeri ise Türkiye'nin AB perspektifidir. Türkiye ile ABD arasındaki dostluk ve ortaklık, tarihin zor ve çetin dönemeç ve denemelerinden geçerek, güçlü bir zeminde, karşılıklı anlayış ve çıkarlar temelinde bugüne kadar gelişerek gelmiştir. İlişkilerimiz bugün, savunma, güvenlik, enerji, ekonomi, ticaret ve bölgesel işbirliği gibi çok çeşitli alanları kapsamaktadır.
Türk-ABD ilişkileri bugün gelinen noktada, pek çok bölgesel sorun karşısında ortak beklentileri ve kaygıları paylaşmaktadır. İki ülke, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya'yı kapsayan geniş bir coğrafyada barış, istikrar ve güvenliğin sağlanması için birlikte çalışmaktadır. Bu sebeple bu geniş coğrafyada, Türkiye'nin ABD'ye, ABD'nin de Türkiye'ye ihtiyacı vardır.
Ayrıca, Türkiye'nin Avrasya ve Orta Doğu coğrafyalarının tam kesişme noktasında bulunması da, ABD'nin bölgesel faaliyetlerinde Türkiye'nin güçlü bir ortak olarak kabul edilmesine yol açmaktadır.
Diğer taraftan, Türkiye ve ABD bölgede demokrasinin gelişmesi konusunda da gayret göstermektedirler. Türkiye'nin, doğu ve güney doğu komşuları arasında tek demokratik ve laik ülke olması, bu alanda ABD ile işbirliği imkanlarını artırmaktadır. Bu işbirliğinin bir sonucu olarak Türkiye ile ABD, bugün çeşitli bölgelerde ortak politikalar izleyebilmektedirler.
Çevre ülkelerin demokratikleşmesinin Türkiye’nin güvenliğini önemli ölçüde yükseltecek olması bu ortak politikalara verdiğimiz önemi artırmaktadır.
Bütün bu gelişmelerden sonra, Türk-Amerikan ilişkilerinin kötü bir dönemden geçtiği ve ilişkilerde bir kriz yaşandığı şeklindeki değerlendirme ve söylemler gerçekçi değildir. Yaklaşık 50 yıllık bir süreç içerisinde şekillenen Türkiye-ABD ilişkileri, öne sürülen iddialardan fazla etkilenemeyecek kadar güçlü ve dinamiktir. Nitekim, iki ülke ilişkilerinin, tarihi süreçte yaşanan çeşitli dalgalanmalara rağmen, dinamizminden bir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmesi, bu ilişkilerin nasıl bir temel üzerine oturduğunu göstermektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır ve her iki ülkenin milli menfaatlerini dikkate alan bir denge içerisindedir.
İçinde olduğumuz süreçte Türkiye ve ABD'den beklenen, her iki ülkenin de ortak değerleri ve çıkarlarını gözeterek bu ilişkinin geliştirilmesidir. Biz bu gelişimin işbirliği ve diyalog kanallarının açık tutulmasıyla daha çabuk sağlanabileceğini düşünüyoruz. İlişkilerin saygın, iki taraflı, tutarlı ve karşılıklı hassasiyetleri dikkate alıcı şekilde ve egemenlik hukuku çerçevesinde olması çok önem verdiğimiz bir husustur.

AVRUPA BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLER:

…..Türk Dış Politikasının batıyla ilişkilerinde temel olarak aldığı ve TSK ile ülke ve bölge güvenliğini yakından ilgilendiren bir diğer eksen de AB perspektifidir. AB üyeliği, ülke gündeminin ilk sırasında yer almakta ve bu konuyla ilgili faaliyetler ilgili birimler tarafından sürdürülmektedir.
Ancak burada dikkati çeken bir konu, 17 Aralık’tan sonra bazı Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin AB üyeliği aleyhtarı bir havanın oluştuğudur. Özellikle, Türkiye’nin üyeliğinin referanduma götürülmesiyle ilgili bazı ülkelerin ulusal meclislerinde kararlar alınmıştır.
Yine bazı ülkelerde, Türkiye’nin üyeliğine muhalif gruplar “imtiyazlı ortaklığı ” öngören bir karar tasarısı üzerinde çalışmaktadırlar. Diğer taraftan bazı kesimler de, Türkiye’nin Birliğe yapacağı katkılarla ilgili olarak menfi ve ön yargılı değerlendirmelerde bulunulmaktadırlar.
Güvenlik ve istikrar açısından şunu ifade etmek isterim ki, AB gelecekte; Rusya Federasyonu, Çin ve Güneydoğu Asya ülkeleri ile politik ve ekonomik yönden zorlu bir rekabet içersinde olacaktır.
Bu rekabette Türkiye, AB’ne büyük topraklar, genç nüfus ve büyük politik güç sağlayacaktır. Türkiye, denizlere dayanarak kendini sınırlamış AB’ye Kafkaslar, Orta Doğu ve İç Asya’ya açılım sağlayacaktır. AB açısından bunun gelecekteki değerini Avrupalılar henüz tam olarak algılayamamaktadırlar.
Eğer bu saydığım bölgelerde yaşayanlar, bizim de arzu ettiğimiz üzere, mevcut siyasi haklarla yetinmeyerek daha fazla haklar istemeye başlarlarsa ve özellikle de petrol üretimi ile zenginleşir ve bu bölgedeki insanların refah seviyelerinde bir artış olursa, bölge halkının ticari talep seviyesinde de önemli bir artış olacaktır.
Burada soru, bu talebi kimin karşılayacağıdır? Şüphesiz ki AB, bu pazarda aktif olarak rol oynamalıdır. Ancak bu rolün Türkiye üzerinden çok daha kolay ve ekonomik olarak oynanabileceği açıktır. İşte bütün bu hususlar, Türkiye’nin AB’ne sağlayacağı olumlu katkılardan bazılarıdır. İnanıyorum ki Avrupalı dostlarımız bunları değerlendiriyordur.
Türkiye’nin AB üyeliği konusunda tereddüt yaşayanlar, gerekçe olarak Türkiye’nin kriz bölgelerine yakın olduğunu, AB’ye girerse AB’nin de bu bölgelere komşu olacağını ileri sürmekteydiler. Ancak şimdilerde bütün bu düşünceler değişmiştir. Şimdi herkes kriz bölgesine yakın olmanın kötü değil iyi olduğunun farkındadır. İşte bu nedenle; NATO, ABD veya Müttefikler Irak’talar, Afganistandalar.
Diğer taraftan, 28-29 Haziran 2004 İstanbul Zirvesinde alınan karar ile NATO’nun, önümüzdeki dönemde ortaklık ilişkileri kapsamında stratejik öneme sahip Kafkasya ve Orta Asya bölgelerine ağırlık vermesi öngörülmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği de “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası” adı altında geliştirdiği müşterek güvenlik sistemi vasıtasıyla etki alanını Akdeniz ve Karadeniz Havzaları ile Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’ya doğru genişletmeyi düşünebileceğinin işaretlerini vermektedir.
Özetle söylemek istediğim, AB Türkiye’nin büyük ticari, ekonomik ve askeri ortağıdır. Bu yıllardır böyledir. Biz, Batının değerlerini kendi değerlerimizle uyumlu bulan bir ülke olarak devamlı onlarla birlikte olmayı, benzer değerlere göre hareket etmeyi amaçladık. Batının yıllar süren bir süreç içinde oluşturduğu ekonomik ve siyasi birliğine biz yıllar önce talip olduk.
Şimdi AB’nin askeri birliğinin de oluşmakta olduğunu izliyor ve ona da katılmayı arzu ediyoruz. Türkiye’nin menfaati bu birliğin asli üyesi olmakta yatmaktadır. Bu üyeliğin AB’nin bize bir lütfu olarak değerlendirilmesi çok yanlıştır. Bunda iki tarafın da menfaatleri vardır. Her birliktelik gibi bu birleşmenin de bir takım şartları olacaktır. Hem AB’nin hem Türkiye’nin kazanımları olacaktır.
Sonuçta anlaşma olduğu takdirde, Türkiye AB’ye girerek seçkin ülkeler topluluğu arasındaki yerini gururla alacaktır. Anlaşma olmaz, şayet AB’ye girilemezse, tabii ki dünyanın sonu gelmeyecektir.
Burada “evet” veya “hayır” demenin sadece AB’nin hakkı, hukuku olmadığını, Türkiye’nin de sonuçta “evet” ya da “hayır” diyeceğinin bilinmesini istiyorum.
Ancak tekrar ediyorum ki, doğru olan ve arzu ettiğimiz, başımız dik ve gönlümüz rahat olarak AB’ye tam üye olmaktır.
Uzun ve zorlu bir müzakere sonucunda karşılıklı uyumun önceliklendirilmesi ve gerçekleştirilmesiyle birlikte; açıklık, şeffaflık, karşılıklı saygı, iyi niyet, karşılıklı anlayış ve alınan risk ile ulaşılan aşama arasındaki denge hayati önemi haiz hususlardır.

ÜLKEMİZDEKİ BÖLÜCÜ TERÖR FAALİYETLERİ:

……Konuşmamın son bölümünde sizlerle, çok önemli gördüğüm, ülkemizin kendi iç gündemini oluşturan hususlarla ilgili bazı değerlendirmelerimi paylaşacağım.
Öncelikle bölücü terörden başlamak istiyorum. Bu konunun esasını Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek olan 3 ncü Maddesi oluşturmaktadır. Bu madde bildiğiniz gibi; “ Türkiye Devleti, Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bir bütündür.” demektedir. Bu madde çok açık olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter bir devlet olduğunu ifade etmektedir.
Üniter devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurları ve keza yasama, yürütme ve yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren devlet olarak tanımlanır. Buna göre, üniter devlette tek bir ülke, tek bir egemenlik ve tek bir millet vardır. Uzun yıllar mücadele ettiğimiz terör örgütünün ulaşmak istediği sonuç ise, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısını değiştirmek, yani ülkeyi parçalamaktır.
Ancak silahlı mücadeleyle bunu başaramadılar. Günümüzde, bu konuyu siyasallaştırarak, dolaylı bir yoldan amaçlarına ulaşmaya çalışmaktadırlar. Özellikle en büyük gayretleri, Türkiye’de ve dışarıda kendi lehlerine bir kamuoyu yaratmak ve Anayasa’nın 3 ncü maddesini tartışmaya açmaktır.
Diğer taraftan, üniter devlet tanımında yerini bulan “millet” kavramı ise dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve sosyal bir olgudur. Bu noktada ATATÜRK, Türk milletini şöyle tanımlamaktadır:
- Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.-
Bu tanımda da görüldüğü gibi, Türkiye coğrafyası üzerinde yaşayan ve ülkü bağıyla birbirine bağlı olan Türkiye halkı etnik kökeni ne olursa olsun, üniter devlet yapısı içerisinde bir millet olarak tanımlanmaktadır.
ATATÜRK’ün bu görüşü bugünkü Anayasamızda hukuklaştırılmıştır. Ancak bugün millet kavramı ve tanımı üzerinde bazı kişi ve kesimlerce yapılan bazı tartışmalar ve eylemler ile, millet kavramının teklik niteliği bozulmaya çalışılmaktadır.
Oysa millet kavramı ayrıştıran değil, bütünleştiren bir olgudur. Millet bir bütündür parçalardan ibaret görülemez. Böyle görülürse bu parçaların her biri ülkenin de parçalarına sahip çıkma temayülü gösterir. Bu ise ülkenin ve devletin
parçalanmasına giden yolu açar.
Bu kavrama gerektiği gibi sahip çıkamayan ulusların düştükleri durumlar dikkatle incelenmeli ve gerekli dersler çıkarılmalıdır.
Bu bölümde, konuyu biraz daha açarak, terör örgütüyle bağlantılı bir değerlendirme yapmak istiyorum. Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısını bozmayı hedef alan terör örgütü, 1990’lı yılların sonunda silahlı mücadelenin yanında, hedefine ulaşmak için başka yollar da aramaya başlamıştır. Özellikle, Soğuk Savaş sonrası dönemin oluşturduğu ortamdan azami oranda yararlanmaya çalışmıştır. Bu bağlamda;
- Örgüt 1998’den sonra, AB’ne giriş sürecinde ülkemizin gerçekleştirdiği demokratik açılımların yarattığı olumlu ortamı kötüye kullanarak politikalarını AB ekseninde geliştirmiş ve Kürt sorunu olarak niteledikleri konuyu AB platformuna taşımıştır.
- Bu girişimlerin sonucu olarak, örgüt Türkiye’den isteklerini AB vasıtasıyla kültürel haklar olarak dikte ettirmeye çalışmaktadır. AB tarafından yayımlanan raporlarda Kürt kökenli vatandaşlarımız ile ilgili olarak yer alan hususlar ferdi kültürel haklardan, toplumsal siyasi haklara doğru tırmanmakta ve Türkiye’nin AB’ne giriş müzakerelerinde karşılaşacağı baskıların boyutlarını da gözler önüne sermektedir.
- Örgüt, demokratikleşme ve insan hakları kisvesi altındaki taleplerini devletin kurucu asli unsuru olduğunun Anayasa’da yer almasını istemeye kadar götürmüş ve kültürel haklar ile siyasi taleplerini her geçen gün artırmıştır.
Bütün bu gelişmeler açıkça Anayasa’nın 3 ncü maddesinde yer alan, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını işaret etmektedir.
Bu maddenin tartışmaya açılmasının Türkiye’yi bir çatışmaya götürme olasılığı vardır.
Bu sebeple bilinçli herkesin bu maddeyi bırakın tartışmayı, ülkemizin bekası ve geleceği için üniter devlet anlayışına dört elle sarılması ve bu kavramı belleklerde daha da güçlendirmesi gerekir.
Türk ulusunun refahı ve esenliği ancak birlikten doğar. Birliğimizi bozmak isteyenlerin oyununa gelmemek hepimizin görevi olmalıdır….

ÜLKEMİZDEKİ İRTİCA FAALİYETLERİ:

..... Ülkemizin iç güvenliğine yönelik bir diğer önemli tehdit de Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren sürekli var olan irticai faaliyetlerdir. Öncelikle, TSK’nin dine düşman gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamda, dine saygılı olduğumuzu ancak irticaya karşı olduğumuzun altını bir kez daha çizmek isterim.
Unutmayınız ki Büyük Önder Atatürk, Cumhuriyeti kurarken tespit ettiği altı ilkenin merkezine laikliği koymuştur. Çünkü Atatürk çok erken yaşlarda görmüştür ki, bütün çağdaş ve uygar ülkeler laikliğe sıkı sıkıya bağlı olan ülkelerdir. Nitekim, bu düşüncesini hemen her fırsatta dile getirmiştir. Atatürk’ün şu ifadeleri, bizler için laikliğin anlamını gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır;
-- Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür.--
Kubilay’ın şehit edilmesinden sonra, günümüze kadar faaliyetlerine aralıksız devam eden irticai unsurlar son yıllarda, terörle ya da doğrudan devletin temel niteliklerini değiştirmenin mümkün olmadığı gerçeğini görmüşler, toplum ve devletle barışık bir görüntü içerisine girmişlerdir. Ancak bunun anlamı, irticai faaliyetlerin artık sona erdiği değildir. Bunun anlamı yeni bir yol ve yaklaşımdır.
Nitekim, laiklik, milliyetçilik, din-devlet ilişkisi, din-toplum ilişkisi, din-birey ilişkisi, birey-devlet ilişkisi gibi kavramlar üzerinde yeni tanımlar ve yorumlar getirmek suretiyle, laiklik kavramının içerisini boşaltma gayretine girişmişlerdir.
Bu gelişmeler çerçevesinde irticai unsurların; irticai terör örgütleri, radikal dini gruplar, dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler adı altında legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve Cumhuriyet rejiminin ve demokrasinin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir.
15-20 Kasım 2003 tarihinde, İstanbul’da sinagoglara ve konsolosluklara yönelik meydana gelen terörist saldırı sonrasında, irticai terör örgütleri, kendilerine karşı oluşan tepki ve baskıların da etkisiyle, faaliyetlerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmışlar ve toplumda hoşgörü ile karşılanan taban genişletmeye yönelik faaliyetlere ağırlık vermişlerdir.
Bugün gelinen noktada, irticai terör örgütlerine karşı yürütülen başarılı mücadele sonucu silahlı eylemlerin büyük ölçüde azaldığı, irticai nitelikli toplumsal olaylarda geçmiş dönemlere göre gerek eylem gerekse katılım bazında büyük düşüşler yaşandığı gözlenmektedir.
Ancak irticai hareket, dini bireysellikten çıkararak onu toplumun talepleri olarak siyasete yansıtma gayretlerini yoğunlaştırmıştır. Bu gayretlerde; demokrasinin tüm meşru vasıtaları, bu kapsamda; okul, yurt, şirket, dernek, vakıf, yazılı ve görsel medya, toplumu örgütleme ve yönlendirmede etkili olarak kullanılmaktadır.
Bu dönemde irticai örgütler; kamu kurumlarında kadrolaşma gayretlerini artırmış, bu yönde önemli mesafeler kaydetmişlerdir. Basın-Yayın organları vasıtasıyla propaganda faaliyetlerini hızlandırmışlardır.
Daha önce de bir konuşmamda aynen ifade ettiğim gibi, TSK’nin bugüne kadar daima taraf olduğu ve bundan sonra da taraf olmaya devam edeceği konu; Cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti niteliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu ve toprağıyla bölünmezliğinin sonsuza kadar korunması ve kollanmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye götürecek, geleceğe taşıyacak ana ilkeler laiklik ve çağdaşlıktır. Hiç kimse; TSK’nden bu konularda tarafsız kalmasını beklememelidir. TSK’nin bu konulara ilişkin hassasiyet ve kararlılığı aynen sürecektir.

YOLSUZLUKLAR:

.......... Diğer taraftan, önemli bir diğer konu da yolsuzluklardır. Bu konu yıllar süren ekonomik sıkıntılara büyük bir özveri ile katlanan halkımızı en çok üzen, toplumda sosyal ve ekonomik dengesizliklere, devlet otoritesinin sarsılmasına, yargıya olan güvenin azalmasına, sonuç olarak toplumsal ahlaki bozulma ve huzursuzluklara neden olan en önemli konudur.
Ülkede yaygınlaşan yolsuzluk olayları halkın idareye olan güvenini erozyona uğratmaktadır. Ülkede makro ekonomik dengeleri sarsan ana nedenlerin başında gelmesinden dolayı yolsuzluk, halkın gündelik yaşamında çok büyük menfi etkiler yaratmaktadır.
Yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlığı, bölücü ve irticai faaliyetlerdeki tırmanış, devlet kurumlarına yönelik bir güven bunalımına, halkın hak, adalet ve aidiyet duygularının zaman içinde erozyona uğramasına ve neticede toplumsal ümitsizlik ve memnuniyetsizliğe sebebiyet vermektedir….

Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi ÖZKÖK’ün sözleri ile devletçe zafiyet içinde olmadığımızı bir kere daha gördük ve anladık. Ben şahsen milletin hissiyatına tercüman olan Sayın Hilmi ÖZKÖK’ü candan tebrik ediyorum. Ve yazımın başlığını yineliyorum.
Evet. ÖZKÖK Paşalar susmayacak, konuşacak...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Nisan 2005 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale