21 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Kore savaşı'nın Türkiye-ABD ve Türkiye-Avrupa ilişkilerindeki rolü ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gelişmesine katkıları
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Yeni Türkiye’nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1923

 6 Mart 2005 Pazar 

1. GENEL DURUM ?

25 Haziran 1950: Kore savaşı başladı - Kuzey Kore askerleri Güney Kore'ye girdi.
25 Temmuz 1950: Türkiye Kore Savaşı ile ilgili BM kararını onayladı ve ABD önderliğinde oluşturulacak Birleşik Komutanlığa asker yollamayı kabul etti. Bakanlar Kurulu, BM Güvenlik Konseyi'nin talebi üzerine, Kore'ye 4.500 kişilik birlik gönderilmesine karar verdi.
20 Eylül 1950: Kore'ye gönderilecek askeri birliğimizin ilk kafilesi İskenderun'dan gemiyle hareket etti.
13 Ekim 1950: Kuzey Kore geri çekildi. BM askerleri Kuzey Kore'lileri geri püskürttü
17 Ekim 1950: Türkiyenin de Kore Savaşına katılmasıyla ilk Türk askeri birliği Kore'ye ulaştı ve Pusan'da karaya çıktı.
27 Temmuz 1953: Panmunjom Ateşkesi ile cephede savaş bitti. Kore yarımadası Kuzey Kore ve Güney Kore adı altında toprak bütünlükleri ABD ve Sovyetler birliğinin garantörlüğü altında iki ayrı devlete ayrıldı.
27 Şubat 2005 : Aradan geçen 52 yıla rağmen henüz bir barış antlaşması imzalanmadığı için iki kardeş ülke arasındaki savaş durumu devam etmektedir.

Bundan tam 55 yıl önce dünya milletleri Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında Kore yarımadasında bir barış harekatına iştirak ettiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti 5090 kişilik bir tugay ile bu savaşa katıldı. Askerlerimizin her safhasında sıcak muharebe şartlarını yaşadıkları bu savaş kesintisiz üç yıl sürmüş ve 27 Temmuz 1953 yılında imzalanan Ateşkes Antlaşması ile sona ermiştir.
Üzerinden 55 yıl geçmesine ve bir savaş kazanılmasına rağmen geçen 55 yılda Kore Yarımadasında sular durulmamıştır. Ve gerçek barış bu bölgeye gelmemiştir. Bugün bu yarımadada yaşayan Kore halkı birbirine düşman iki devlet olarak yaşamlarına devam etmektedir. Komünist bir yönetimi benimseyen Kuzey Kore ile demokratik sistemi benimseyen Güney Kore halâ birbirlerini en büyük düşman olarak değerlendirmekte ve birbirlerine karşı ordularını 55 yıldır savaşa hazır bir durumda tutmaktadır.
Güney Kore bugün bölgeye Birleşmiş Milletler yönetimi altında gelen ve fakat savaştan sonra uzakdoğudaki Amerikan milli menfaatlerini korumak amacıyla geriye dönmeyen ABD Silahlı Kuvvetleri tarafından korunmaktadır. Bu şekilde güvenlik harcamalarını ABD'ye bağlayan Güney Kore kısa zamanda ekonomisini sıfırdan başlayarak geliştirmiş ve Uzakdoğunun ekonomik devleri arasına girmiştir.
Halâ kapalı bir rejimle ve bugün dünyadan kalkan Komünizm ile yönetilmeye çalışılan Kuzey Kore ise aşırı askeri harcamaları yüzünden son derece geri bir ekonomik modeli uygulayarak iktisaden fakirleşmiştir.
Günümüzde 11 Eylül sonrası yeniden dünyayı şekillendirmeye çalışnan ABD yönetiminin doğrudan hedef gösterdiği Kuzey Kore, ürettiğini deklere ettiği Nükleer silahları ile başta ABD olmak üzere çevresine kafa tutmaya devam etmektedir. Bu husus Kore yarımadasının dünya barışı için çok özel bir konumu olduğunu vurgulaması açısından önem arzetmektedir.
Kore Savaşları Cumhuriyet dönemi Silahlı Kuvvetlerimiz için bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri her bakımdan gelişmiş, içine kapalı bir ordu olmaktan çıkmış, dünya barışı için her alanda görev yapabilecek bir potansiyel güce erişmiştir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Ordularına verdiği görev bellidir ve her yıl Türk ordusundaki rütbeli personele verilen ajandının giriş sayfasında yer alan “Atanın Değişmeyen Mesajı”nda şöyle dile getirilmiştir;

"Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmâde olduğuna benim ve Büyük Milletimizin tam bir inan ve itimadımız vardır. (1938)"

Ayrıca Gaziye göre savaşlar mutlaka zaruri ve hayati bir sebebe dayanmalıdır. Böyle bir durum yoksa savaş cinayettir demektedir. Bu düşüncesini de şöyle ifade etmektedir;

" Mutlaka şu veya bu sebepler için, mileti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zaruri ve hayati olmalı. Gerçek kanaatim şudur; Milleti harbe götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. 'Öldüreceğiz' diyenlere karşı, 'Ölmeyeceğiz' diye harbe girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye uğramadıkç , harp bir cinayettir.(1923)"

Ata’nın mesajında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevi bellidir. Bu görevde Asya’nın en uç noktasında yer alan ülke halkının korunması yoktur. O halde Türk Askerinin Kore'de ne işi vardır.? Türkiye için hayati ve zaruri bir durum olmadığına göre neden Kore'de Türk askerleri şehit ve gazi oldular ?
İşte Ordunun Kore Savaşına gitmesine karar verenler başta bu iki soru olmak üzere pek çok cevaplandırılması gereken soru ile karşı karşıya kalmış ve Türkiye’nin savaşa katılım konusu spekülasyonlara açık tutulmuştur.
Ordunun Kore Savaşına gitmesine karar verenler pek çok cevaplandırılması gereken soru ile karşı karşıya kalmış ve Türkiye’nin savaşa katılım konusu daima spekülasyonlara açık tutulmuştur.
Şimdi sorularımızı soralım ve bunun muhtemel ve mantıklı cevaplarını bulmaya çalışalım.

• İkinci Dünya Savaşının galip devletlerinin mağrur askerlerinin başrolü oynadığı Kore savaşlarında otuz yıla yakın sadece iç isyanları bastırmada görev alan ve yurtdışı savaş tecrübesi bulunmayan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ne işi vardır.?

• Üllkemizin en seçkin askerleri Türkiye’den takriben 9000 Kilometre uzaklıktaki tanımadığı bir bölgede, tanımadığı ve bilmediği insanları korumak için kendisine fiili hiç bir zararı bulunma imkanına sahip olmayan bir düşmana karşı neden savaşma ihtiyacı duymuşlardır ?

• Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaştan umduğu sonuçları buldu mu ?

• Bugün içinde bulunduğumuz küreselleşmenin hakim unsur olduğu ABD eksenli ve tek kutuplu dünya düzeni içinde Kore Savaşlarından alacağımız dersler varmıdır ?

• Kore Savaşının Türkiye ile Avrupa ülkeleri ilişkilerine ne gibi etkileri olmuştur ?

• Kore Savaşının Türkiye- ABD ilişkilerine ne gibi etkileri olmuştur ?

• Kore Savaşının Türk Silahlı Kuvvetlerine kazandırdığı hususlar nelerdir ?

Şimdi bu soruların cevaplarına geniş bir perspektiften bakarak ulaşalım.

2. TÜRKİYE NEDEN KORE SAVAŞINA KATILDI ?

Asyanın bir ucundaki bir ülkede Türkiye’nin savaşa girmesi ve bu savaşta fiilen Silahlı Kuvvetlerine görev vermesinin günümüzdeki küreselleşen düşünce sistemi içinde kabul etmek kolay olabilir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti son on yıldır Bireşmiş Milletler çatısı altında veya doğrudan doğruya yaptığı ikili antlaşmalarla Silahlı Kuvvetlerini yurtdışında sıkça kullanmıştır. Bunlar “BM Barış Gücü” adı altında olduğu gibi, “Dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine eğitim ve öğretim desteği vermek” şeklinde gerçekleşmiştir. Somali, Afganistan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Irak, Kosova, Makedonya, Batı Şeria, Doğu Timor, Azerbaycan bunlardan birkaç örnektir.
1950 yılında tamamen yurt savunmasına odaklanmış ve 30 yıldır birkaç isyan bastırmaktan başka operasyonel görevler almayan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore’ye gönderilişindeki sebep tamamen siyasidir. Türkiyenin o günkü savunma ihtiyaçları için çok uluslu bir güvenlik şemsiyesine duyulan ihtiyaç içindir.
Olayı o günün şartları içinde değerlendirmek gerekmektedir.
İstiklal Harbini muzaffer olarak bitiren ve fakat bütün milli gücünü son on yılda dört bir cephede verdiği savaşlarda bitiren Türk Milleti, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde adeta mucize denilecek bir şekilde kalkınma hamlesi göstermiştir. Önce BALKAN ve SADABAT paktları ile komşularıyla olan ilişkilerini düzelterek dış güvenlik sorununu hallleden Türkiye içerideki isyanları da bastırarak çok süratli bir planlı kalkınmanın içine girmiştir.
1932-1937 Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile büyük bir atılım yapan Türkiye kendi uçağını, tankını topunu yapacak, yani ağır sanayiini kuracak bir düzeye erişmiştir. Bu plan dönemini takibeden 1937-1942 İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile daha hızlı bir kalkınma hamlesine girilmişken 1938’de Atatürkün ölümü ve arkasından İkinci Dünya Harbinin başlaması üzerine planlı kalkınma dönemleri sona ermiş ve savaşa hazırlık olmak üzere iki milyon kişi askere alınmıştır.
Yirmi milyon civarında nufusun üretimde bulunan en güçlü erkekleri askere alınarak üretici durumundan tüketici durumuna geçmişlerdir. Tam altı yıl üretim düşerken tüketim artmış, ülke savaşın yıkımını doğrudan yaşamamış ama dolaylı çok büyük ekonomik sıkıntı yaşamıştır. Gazinin yaratttığı hızlı kalkınma hamleleri tamamen durmuş ve milli savunma harcamaları her türlü yatırım harcamalarının önüne geçmiştir. Bunu çok doğal bir gelişme olarak görmek gerekmektedir.
Sonunda savaş bitti. Almanya teslim oldu. Faşizm ve Nazizm tehlikesi Hitler ve Mussolini ile birlikte tarih oldu. Fakat dünya bu ikisini aratacak yeni bir tehdit altına girdi. Bu tehdit, girdiği topraklardan çıkmamakta direnen ve geçtiği Avrupa Ülkelerinde komünizm rejimini yerleştiren Stalin yönetimindeki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi.
ABD, hazırladığı MARSHALL Yardım Planı ile tamamen yıkılan Avrupa’nın yaralarını hızla sarmak için büyük bir gayret gösteriyordu. Avrupa’da bütün ordular terhis edildi. Savaştan zarar gören ülkelerin askeri harcamaları asgariye indirildi. Ülkeler bütün güçlerini ekonomik kalkınma hamlelerine yatırdılar, savaşın yıkıntılarını temizleyip ülkelerini yeniden imara başladılar. Bu arada “bir daha bir dünya savaşı olmasın” diye galip devletlerin kontrol ve denetiminde olacak şekilde 24 Ekim 1945’de Birleşmiş Milletler Örgütü Antlaşması yürürlüğe girdi. Türkiye bu örgütü meydana getiren kurucu 51 üyenin arasında yer aldı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti İkinci Dünya Savaşına girmediği halde savaşa katılan Avrupa Ülkeleri kadar şanslı değildi. Ordularını terhis etmeye hazırlanırken SSCB’nin notası ile karşılaştı. Sovyetler Birliği;Türk Boğazlarından geçişi sağlayan 1936 Montro Boğazlar Antlaşmasının kendisinin zayıf olduğu bir zamanda hazırlandığını ve Sovyet Menfaatlerini karşılamadığını ve hükümranlık haklarının engellendiğini, boğazların idaresinde resmen söz sahibi olmak istediğini” bir Nota ile resmen Türkiye’ye bildirdi. Ayrıca, “Kars- Ardahan-Sarıkamış bölgelerinin zaten Sovyet toprakları olduğunu ve Komünist ihtilali esnasındaki zayıf durumundan yararlanılarak elinden alındığını ve şimdi kendilerine geri verilme zamanının geldiğini, Birinci Dünya Savaşı öncesi kendilerine ait olduğunu belirttiği bölgenin kendilerine verilmesini” talep etti.
Türkiye bu talepleri “hakimiyet ve hükümranlık haklarına yapılmış bir saldırı olarak” kabul etmiş ve şiddetle redetmiştir. Fakat Sovyet baskısı artarak devam etmiştir. Bu durumda askerlerini terhis edemeyen Türkiye aksine bu tehdide karşılık askerlerini takviye ederek ve savunma harcamalarını arttırarak güvenliğini sağlamaya çalışıyordu.
SSCB, galip devletler safındadır. Çok güçlü ve savaş tecrübesi olan bir orduya sahiptir. İktidarda ise ne yapacağı önceden kestirilemeyen lider Stalin vardır. İşte bu yüzden Türkiye askerini terhis edememiş ve muhtemel Sovyet saldırılarına göre hazır beklemek durumu ile karşı karşıya kalmıştır.
Türkiye bu tehdit karşısında yalnız ve çaresiz kalmıştır. BU arada batı istikametindeki Sovyet yayılmasına mani olmak üzere 4 Nisan 1949 yılında Washington’da imzalanan Antlaşma ile 12 ülkenin iştiraki ile tamamen SSCB yayılmasına karşı Avrupayı korumak üzere NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) meydana getirilmiştir.
Türkiye SSCB tehdidine karşı topraklarını korumanın en kolay yolunun NATO içinde yer almak olduğunu biliyordu. Fakat İkinci Dünya Savaşına katılmamış olması, ve topraklarında savaşın yıkımlarının bulunmaması kendisi için dezevantajdı. Çünkü Nato’nun kurucu 12 ülkesinden çoğu bu savaşın yıkımlarından yeterince nasiplerini almışlardı.
İşte bu şartlar altında Türkiye’nin kendini göstermeye ve NATO şemsiyesi altına girebilmesi için Silahlı Kuvvetlerinin tanıtılmasına ihtiyacı vardı. Sonunda bunun için gereken ortam doğdu. Birleşmiş Milletler Komünist blokun işgali altgına giren Güney Kore’ye yardım etmek için üye ülkelerine silahlı kuvvetler göndermesi için çağrı yapınca aranan fırsat bulundu. Bu şekilde BM şemsişiyesi altında da olsa Türkiye bir ittifak içinde yer alıyordu ve kendini SSCB’ya karşı daha güvende hissedecekti. Ve bunun sonunda konum olarak bir Kuzey Atlantik ülkesi olmamasına rağmen NATO içine alınma imkanı doğacaktı.
Türkiye eline geçen bu fırsatı iyi değerlendirmiş, Kore Savaşına BM safında katılmış, Türk askeri tarihi cengaverliğini Kore’de göstererek savaşa katılan ülkeler arasında temayüz etmiş ve bunun sonucu olarak 1952 yılında NATO’ya kabul edilerek SSCB tehlikesine karşı kendisini güvenceye almıştır.
Türkiye’nin bu savaşa katılması toplumun pek çok kesiminden tepki almıştır. CHP’den iktidarı yeni devralan Demokrat Parti bu tepkileri göğüslemekte çok zorlanmıştır.

3. KORE SAVAŞININ SEBEPLERİ VE CERYAN TARZI:
Asya kıtası ile Japonya arasında bir atlama noktası durumunda bulunan Kore Yarımadası bu stratejik konumu sebebiyle tarih boyunca harp sahası olmuştur. Bölge çoğunlukla yabancı güçlerin istilası altında kalmıştır.
Kore yarımadasının bir diğer önemli özelliği de Japon Denizinden başlayarak Asya kıtasını boydan boya geçip Ortadoğu ve Avrupa’ya uzanan kara ve demiryollarının başlangıç noktasında bulunmuş olmasıdır. Bu coğrafi özelliği dolayısıyla Kore Yarımadasının elde bulundurulması gerek Japon Denizi’nin kontrolu ve gerekse Japonya’nın Asya kıtasındaki menfaatleri açısından çok önemlidir. Bunun için bölge tarihinin her döneminde Japonya’nın doğrudan ilgi alanı içinde olmuştur.
Konuya Japonya’yı tehdit eden güçler açısından bakacak olursak; bu bölgeyi kontrol altında bulunduracak güçler bölgede üslenecek askeri kuvvetleriyle başta Japonya olmak üzere Kıt’a Çin’i ve bütün Güneydoğu Asya ülkeleri için tehdit teşkil ederler. Bulunduğu konum itibarıyla Asya’nın doğusunda ve Pasifik Okyanusu’nun batısında milli menfaatleri olan küresel güçlerin milli politikalarında Kore yarımadası vazgeçilemez bir bölge olarak belirmektedir.
Bölge üzerindeki olaylar Kore halkının dışında ve tamamen küresel güçlerin bu bölgeyi rakiplerine kaptırmama isteklerinden kaynaklanmaktadır.
Bu yarımada uzun süre Çin işgali altında kalmıştır.1592 tarihinden itibaren Japon saldırılarına hedef olan Kore bu tarihten itibaren pek çok kez Japonya’nın kontroluna girmiştir. İkinci Cihan Harbinde tamamen Japonya’nın işgali altında bulunan Kore, Japonya’nın teslim olmasından sonra da ABD, İngiltere, Çin ve Rusya arasında yapılan antlaşma ile ikiye ayrıldı.
38 nci Paralelin Güneyinin ABD, kuzeyinin ise Sovyetler Birliği tarafından Japonlardan teslim alınması kararlaştırıldı. Bu şekilde Kore Yarımadası fiilen Kuzey Kore ve Güney Kore olarak ikiye ayrıldı. Bu şekilde Doğu ve Batı Almanya örneği burada da hayata geçirilmiş oluyordu.

İkinci Dünya Harbinine yenik düşen Japonya’nın Kore yarımadasından çıkartılmasını takiben ABD ve Sovyetler Birliği arasında ciddi bir şekilde sürdürülen tek bir Kore Devletinin kurulması çabaları sonuç vermedi. Mesele iki ülke arasında kilitlendi. Sonunda devreye Birleşmiş Milletlerin girerek çare bulması istendi.
Kore gündemli olarak toplanan B M Genel Kurulu 14 Kasım 1947’de şu kararları aldı.
- Kore meselesinin incelenmesinde ve çözüm çabalarında Kore halkının temsilcileri de hazır bulunacaktır.

- Birleşmiş Milletler bünyesinde Kore işlerine doğrudan müdahale edecek ve olayları takip edecek bir “Geçici Kore Komisyonu” kurulacaktır.

- 31 Mart 1948 tarihinde “Geçici Kore Komisyonu” kontrol ve nezaretinde her iki Kore’de seçimler yapılacaktır. Seçimlerden sonra bir Kore Hükümeti kurulacaktır.

Buna göre 17 Temmuz 1948 yılında ABD himayesinde Güneyde seçimler yapıldı.
Seçimleri takiben Kore Cumhuriyeti resmen ilan edildi. ABD destek ve himayesinde kurulan bu devletin faaliyetlerinin ağırlık noktasının ülkenin kalkınma ve ekonomik açıdan güçlenmesine yönelik olacağı bildirildi.
Kuzey Kore’de ki seçimler ise Sovyetler Birliğinin kontrol ve denetiminde 9 Eylül 1948’ de yapıldı. Ve resmen Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti kuruldu. Komünist sistemi rejim olarak alan Kuzey Kore Sovyetler Birliğinin yardım ve desteğini de alarak hemen güçlü bir ordu teşkil etme faaliyetlerine başladı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kararlarına uygun olarak ABD Güney Kore Silahlı Kuvvetlerini yetiştirmek üzere 500 kişilik bir askeri müfreze bırakarak 29 Haziran 1949’da Kore’den geri çekildi. Bu arada ABD ve Güney Kore arasında yapılan “Askeri Yardım ve Güvenlik Antlaşması” uyarınca 70 Milyon Dolar tutarında askeri yardım malzemesi Güney Koreye ulaştırıldı.
Ayni şekilde Sovyetler Birliğininde çekildiğini görüyoruz. Fakat bu çekilmenin ne kadar birliği kapsadığı ve Kuzey Kore’de ne kadar birlik bırakıldığı konusunda açık kaynaklarda dolaşan bilgiler çok tutarsızdır. Sovyetlerin geride çok güçlü bir ordu bıraktığı muharebeler esnasında anlaşılmıştır.
18 Şubat 1950’de Kuzey Kore Hükümeti kendisini her alanda destekleyen Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti ile 30 yıllık “Dostluk ve Karşılıklı Savunma Antlaşması” imzaladı. Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti’nin amacı; kore yarımadasını tamamını komünist rejim altında birleştirerek tek devlet haline getirmekti. Bu maksatla ABD ve İngilterenin desteklediği Güney Kore’ye karşı Sovyetler ve Çin’in verdiği askeri desteğe güveniyordu.
Sovyetlerin geldiği 1945 yılından itibaren bu ülkeden aldığı silah ve eğitim desteği ile kendilerinde güneyi işgal edecek gücü görüyorlardı. Sovyetler Birliği askeri uzmanlarınca Kuzey Kore ordusu gerilla savaşları bakımından çok iyi yetiştirilmişti. Ayrıca ordu içinde çok güçlü bir propaganda sistemi kurulmuştu. Halkın ve askerlerinbeyinleri devamlı olarak ABD ve Güney Kore aleyhinde şartlandırılıyordu.
Kendilerini yeterli kuvvette gören Kuzey Kore ortada hiçbir tahrik ve mantıki bir sebep bulunmadan 25 Haziran 1950 sabahında Silahlı Kuvvetleri ile bütün cephe boyunca ayni anda ve baskın tarzında 38 nci paraleli geçerek Güney Kore topraklarına saldırdılar. Bu çapta bir saldırı beklemeyen Güney birlikleri bu taarruz karşısında hiçbir direnme gösterememişler ve geri çekilmişlerdir. 70.000 askeriyle Rus malı T-34 tankları desteğinde saldıran Kuzey Kore birlikleri 28 Haziran’da Başkent Seul’u eline geçirmiştir.
Olayları takip eden Birleşmiş Milletler 27 Haziran 1950’de Güvenlik Konseyini Topladı ve üyelerden Güney Koreye yardım etmelerini talep etti.
7 Temmuz 1950’de İkinci Cihan Harbinin büyük komutanlarından General Mc Arthur Birleşmiş Milletler Komutanı olarak atandı. Bu atama ile birlikte Japonya’da bulunan ABD birlikleri Güney Kore’ye nakledilmeye başlandı.
Türkiye’nin bu günlerdeki siyasi durumunu ve SSCB istekleri karşısındaki güvenlik sorunu aynen devam ediyordu. Kore’ye yardım ederlerse kendilerine karşı yapılacak bir saldırıda BM’in desteğini alabileceğini değerlendiren hükümet, BM Genel Sekreterinin Güney Koreye yardım için ülkelere çektiği davet telgrafına ABD’den sonra ilk müsbet cevabı verdi.
29 Haziran 1950’de Türk Hükümeti’nin cevabi telgrafında şu ibareler yer almıştı.
“Birleşmiş Milletlerin bir üyesi sıfatıyla deruhte eylemiş olduğu taahhüdleri, mevcut hükümler dahilinde ve azami hassaiyetle yerine getirmeye hazırız.”
ABD ve Türkiye’nin arkasından Avusturya, Belçika, Lüksembug, Kanada, Kolombiya, Habeşistan, Fransa, Yunanistan, Hollanda, Yeni Zellanda, Filipinler, Güney Afrika, Tayland ve İngiltere Güney Koreye askeri yardım yapacaklarını bildirdiler. (EK-A)
Güney’de BM birlikleri, 15 Eylül 1950’de General Mac Arthur’un komutasındaki ABD askerlerinin Inchon’da karaya çıkmalarıyla karşı saldırıya geçti. Onbeş gün içinde BM birlikleri 38. paraleli 25 mil kadar arkalarında bıraktı. Ekim’de Çin’in savaşa beklenmedik katılımıyla dengeler yeniden değişti ve BM birlikleri 38. paralele geri çekildi. Bu süreçte Seul dört kez el değiştirmiştir. İki ülkede de tam bir karmaşa hakimdi. Savaş her iki taraftada tam bir yıkım meydana getirmiştir.

Güney Kore Ordusu ile birlikte Birleşmiş Milletler Kuvvetleri adı altında Sovyetler Birliği ve Çin destekli Kuzey Kore Ordusuna karşı verilen savaşlar 27 Temmuz 1953 tarihinde mütereke yapılana kadar aralıksız devam etti. Her iki tarafta kıyasıya savaştı. Bölgeler birkaç kere el değiştirdi. Kuzey silah ve teçhizat açısından zayıf olmasına rağmen sayıca çok üstündü ve bu yüzden büyük zaiyat verdiler.
Kore Savaşı Soğuk Savaş dönemi içinde ceryan eden en büyük askeri harekattır. Pek çok ülkenin fiilen harbe katılmış olmasına rağmen sadece bölge ile sınırlı bir savaş olarak kalmıştıi. Gerçekte bu savaş ABD ile Sovyetler Birliğinin çatışması olarak da değerlendirilebilir. Çin’in çok büyük güçlerle Kuzey Kore’nin yanında savaşa doğrudan katılması her iki tarafın zaiyatını arttırmıştır. Savaşın sonunu hazırlayan barış görüşmeleri Mayıs 1951’de başladı ve 27 Temmuz 1953’te Panmunjom Ateşkesi ile sona erdi. Günümüze kadar bir anlaşmayla bağlanmadığı için savaş aslında resmen sona ermiş değil. Bir başka açıdan savaşın gayri resmi olarak, şekil değiştirerek aynı oyuncularla devam ettiğini söyleyebiliriz.
27 Temmuz 1953 ‘te yapılan ve şimdiki topraklarında kurulan iki Kore’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ABD ve Sovyetler Birliği garanti ettiler. Çin birlikleri ise 1958 yılından itibaren Kuzuey topraklarını terk ederek tamamen konuların dışında yer aldı.

4. TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN SAVAŞA KATILMASI:
25 Temmuz 1950’de T.C Hükümeti muhalefetin büyük itirazına rağmen TBMM’ne danışmadan Kore’ye bir Tugay gücünde askeri birlik göndermeye karar vermiş ve bunu derhal BM Genel Sekreterine bildirmiştir. ABD dışında henüz hiçbir ülke cevap vermeden ve NATO ülkelerinden de bir ses çıkmadan ilk destek sözü Türkiye’den gitmiştir.
Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü BM çağrısının yapıldığı günün akşamı United Press muhabirinin sorusuna şu cevabı vermiştir. “Türkiye Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde kendi hissesine düşen bütün yükümlülükleri yerine getirmekle sorumludur”
Genelkurmay Başkanlığı 3 Ağustos 1950 tarihli emri ile Kore’ye gidecek tugayın hazırlıklarının yapılması için kuvvetlere talimat vermiştir.
Ankara Ayaş’ta bulunan 241 nci Piyade Alayının çekirdeğini teşkil ettiği bu birliğe “Türk Silahlı Kuvvetleri Tugayı” adı verilmiştir. Personeli özel olarak seçilmiş ve tercihan gönüllü olanlara yer verilmiştir. Birlik bir yandan kuruluş faaliyetlerine devam ederken çok sıkı bir eğitim faaliyeti içine sokulmuş, hızlandırılmış atış ve tatbikatlarla muharebe kabiliyetinin en üst düzeye çıkartılmasına çalışılmıştır.
Tugayın kuruluşu şu şekilde idi. Tugay Karargahı, üç taburlu bir Piyade Alayı, bir Topçu Taburu, bir İstihkam Bölüğü, ile takım seviyesinde diğer ikmal ve destek birlikleri. Tugayın personel durumıu ise şöyle idi; 259 Subay, 22 Sivil memur, 395 Astsubay ve 4414 Erbaş ve Er olmak üzere toplam 5090 kişidir.
Emir alınmasını müteakip birbuçuk ay gibi kısa bir süre içinde hazırlıklarını tamamlayan Türk Silahlı Kuvvetleri Tugayı demiryolu ile İskenderun’a nakledildi. 25 Eylül 1950 günü İskenderun limanından ABD’ne ait beş gemi ile Türk ve İngiliz Donanmasının himayesinde yola çıkarıldı. Süveyş Kanalı, Babülmendep Boğ., Seylan Adası, Singapur, Filipinler, Formoza yolu ile 22 gün süren seyahat sonunda 17 Ekim 1950 tarihinde Güney Kore’nin Pusan limanına ulaşıldı. Burada indirilen birlikler 95 Km kuzeydeki Taegu şehrine intikal ettirildiler.
20 Ekim 1950’de IX ncu Amerikan Kolordusunun emrine verilen Türk Tugayı için Teagu bölgesi muharebe için hazırlıkların yapıldığı bir askeri üs haline getirilmişti. Türk Tugayı burada baştanbaşa ABD silahı ve teçhizatı ile yeniden teçhiz edildi. Bu aslında son derece tehlikeli bir hareket tarzı idi. Çünkü askerlerimiz o güne kadar görmedikleri, eğitim ve atışını yapmadıkları silah ve teçhizat ile teçhiz ediliyorlardı.
Türk askerinin gücü işte burada ortaya çıkıyordu. 3 hafta gibi kısa bir sürede eğitim ve atışlarını tamamladığını bildiren Türk Tugayı BM komutanına muharebe için hazır oldukları tekmilini veriyordu. Bunun üzerine 13 Kasım 1950’den itibaren Türk birliği ateş hattında ve ileri muharebe bölgesinde görev almaya başladı.
Aslında Birleşmiş Milletler güçleri, başta ABD dahil olmak üzere Türk askerini hiç tanımıyorlardı. Çünkü çoğu İkinci Dünya Harbinde müşterek bir cephede savaş tecrübesi geçirmiş Birleşmiş Milletler güçleri arasında savaş tecrübesi olmayan ve en son Birinci Dünya Harbinde savaşan Türk Ordusunun kabiliyetleri hakkında müttefiklerinin hiçbir bilgisi yoktu. Türk Askerinin gücü ve kuvveti hakkında bilgi olmadığından doğal olarak Türk askerine güvenildiğini de söylemek mümkün değildir.
Fakat Türk askeri Ordu-Millet vasfı ile binlerce yıllık askerlik geleneğine sahip olmanın ve üstün disiplin anlayışının verdiği güç ve destekle kısa zamanda birlikte savaştığı yabancı kuvvetler arasında hemen temayüz etmiştir. Ve “ İşte Türk Askeri” dedirtecek şekildeki başarıları ile Türk milletinin gıurur kaynağı olmuştur.
Bu savaşta Türk Tugayı bilhassa 24-26 Kasım 1950 ‘de Kunuri Cephesinde aşılamaz sanılan kuşatma çemberini yararak kendisinden kat kat üstün kuvvetlere karşı bir zafer kazanmış VII nci Amerikan Kolordusunun kuşatılarak imhasını önlemiştir. Bu muharebelerin yankısı ABD basınında çok fazla yer almış yer almış ve dünya Kunuri’de Türk askerinin şahsında Türkiye’yi yeniden tanıma fırsatı bulmuştur.

Kore muharebelerinin bütün şiddetiyle sürdüğü cephelerde görev yapan Türk Tugayı emsallerine nazaran gösterdiği üstün performans ile dikkati çekmiştir. Sonunda bütün Birleşmiş Milletler orduları arasında “B. B. BRIGADE” yani “KAHRAMANLAR HAHRAMANI TUGAY” ünvanını almıştır.
Bugün ABD’nin BM kararlarını hiçe sayarak Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi karşısında sedece bakan ve bir varlık gösteremeyen, Bosna-Hersek’te, Karabağ’da, Ruanda’da, Somali’de meydana gelen ve adeta soykırım misali katliamları seyredecek derecede güçsüzleşen Birleşmiş Milletlerin Kore’deki başarısı çok önemlidir. Çünkü BM tarihindeki en son ve etkili askeri operasyonu Korede yapmıştır.
O gün 56 üyeli Birleşmiş Milletlerin savaş çağrısına Sovyetler Birliği, Çekoslavakya ve Polonya dışında tam 53 ülkeden destek kararı çıkmıştır. Ve bu kararlar Kuzey Kore’nin baskın şaklindeki saldırısının ardından gelen iki gün içinde alınmıştır. Bugün B.M. Güçleri daha çok Barış Gücü şeklinde bayrak gösterme ve koordinasyon gücü olarak görev almaktadır. Oysa Kore’de doğrudan savaşa katılma görevi alınmıştır.
Savaşın en şiddetli bölümlerinde fiilen ateş hattında bulunan Türk Tugayından bu muharebelerde Toplam 37 Subay, 26 Astsubay ve 658 Erbaş ve Er şehit olmuştur.
22 Subay, 25 Astsubay ve 620 Erbaş ve Er yaralanmış ve tedavi için Türkiye’ye gönderilmişlerdir. 54 Subay, 41 Astsubay ve 1380 Erbaş ve Er yaralanmış ve bunların tedavileri Kore’deki askeri tesislerde yapılarak savaş görev yerlerindeki birliklerine yeniden katılmışlardır. Bu durumda yaralıların toplamı 81 Subay, 66 Astsubay ve 2000 Erbaş ve Er olmak üzere toplam 2147 kişidir.

6 Subay, 3 Astsubay ve 225 Erbaş ve Er olmak üzere toplam 234 kişi esir olmuştur. Bunlar bilahare esir mübadelesi ile birliklerine iade edilmişlerdir. 3 Subay, 1 Astsubay, 171 Erbaş ve olmak üzere toplam 175 kişi kayıptır. Kayıpların akıbeti hakkında bilgi yoktur. Kayıpların tamamının şehid oldukları değerlendirilmektedir.
Koredeki Türk askeri varlığı 1960 yılında 200 kişilik bir bölük seviyesine, 1965 yılından itibaren de sembolik olarak bir manga gücüne indirilmiştir. 1971 yılında bu mangada geri çekilerek Koredeki askeri faaliyetimiz resmen sona erdirilmiştir.
Şimdi Kumnyangjan-ni bölgesinde Kore Cumhuriyeti tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri hartırasına dikilmiş muhteşem bir abide vardır. Pusan’daki ayyıldızlı şehitliğimizde yatan aziz şehitlerimiz ve abidede yer alan anlamlı cümleler orada kalan Türk varlığını simgelemektedir.

5. KORE ŞAVAŞININ TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNE ETKİSİ:
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore’de görevlği birlikleri başlangıçtan itibaren ABD kolordusunun emir ve komutasında görev yapmıştır. Burada bilhassa Kunuri Muharebelerinde bir Amerikan Kolordusunun kuşatılarak imhasının önlenmesi ile diğer Birleşmiş Miletler birlikleri arasında temayüz etmiş vve bu savaşlar esnasında ABD basın yayın organları hakkında Türkiye ile olarak çıkan çok güzel haberler dolayısıyla ABD kamuyoyu o güne kadar yeterince tanımadığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında bilgilenmiştir. Bu tanınma hükümetler nezdinde ikili ilişkilerin güçlenmesine neden olmuş ve NATO’ya girişi müteakip ABD Ortadoğudaki menfaatlerinden dolayı bulunduğu stratejik mevkiden yararlanmak üzere ikili ilişkilerini geliştirmiştir.
Bu savaştan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri eğitim, silah ve teçhizat bakımından tamamen Amerikaya bağımlı bir hale gelmiştir. Kore’de başlayan ABD Silah ve teçhizatının kullanılması bilahare bütün Silahlı Kuvvetleri kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmıştır. Bugün dahi Türk Silahlı Kuvvetlerinin eğitim, bakım ve teçhiz işlemleri ABD kaynaklarına göre yürütülmektedir.

6. KORE SAVAŞININ TÜRKİYE-AVRUPA ÜLKELERİ İLİŞKİSİNE ETKİSİ:
İkinci Cihan Harbine kadar Balkanlar ve Ortadoğu bölgesindeki politikaları ile bölge devleti olduğu görülen Türkiye, Kore Savaşları ile birlikte NATO’ya girişini müteakip diğer 13 Avrupa ülkesi ile birlikte müşterek bir düşmana karşı kurulan bu paktın içinde birlikte çalışmaya başlamıştır. Nato’nun siyasi kanadı vasıtayla Avrupa ülkeleri ile olan ikili ilişkilerimiz gelişmiş ve Türkiye artık her yönü ile bir batılı ülke görünümü almaya başlamıştır.
Bugün her ne kadar yeni organize edilen AB siyasi yapısı içine tam üye olarak giremesek de Türkiye, Avrupa’da kurulan bütün teşkilatların ya kurucu üyesidir, ya da en etkin üyelerinden biridir. 1960 yılından itibaren Avrupa ülkelerinin kalkınma hamlelerine takviye olarak ülkemizden Avrupa’ya giden Türk işçilerinin bugün orada bulundurdukları üçüncü nesilleri artık işadamı olmuşlar ve Avrupa toplumunun her faaliyetinde söz sahibi hale gelmişlerdir. Bu hızlı toplumsal dönüşümü NATO içinde görev alarak kazandığımızı da açıkça ifade etmemiz gerekmektedir.

7. KORE SAVAŞININ SİLAHLI KUVVETLERE KAZANDIRDIKLARI:
Kore’deki can kayıplarımıza karşılık en büyük kazancımız dünya milletlerinin Türk askerinin şahsında Türk milletini yeniden tanıması ve kabul etmesi olmuştur. Bunun ikramiyesi olarak ta İkinci Dünya Harbini müteakip etki alanını sürekli genişleten Sovyetler Birliğine karşı kurulan NATO Savunma Paktı’na üye olarak kabul edilmemiz olmuştur.
Böylece Türkiye ezeli ve en yakın düşmanı Sovyetler Birliğine karşı kendini bir savunma şemsiyesi altına sokmuş ve bu şekilde Sovyetlerin gerek boğazlar ve gerekse Doğu illerimiz üzerindeki talepleri son bulmuştur.
Nato’ya giriş Kore Savaşlarının Türk Silahlı Kuvvetlerine kazandırdığı Stratejik bir başarıdır. Bunun yanında Türk Silahlı Kuvvetlerine taktik alanda da çok önemli tecrübeler kazandırmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz;

1. 30 yıldır unutulan Türk Askeri yeniden ve bütün yönleriyle muharebe sahasında dünyaya tanıtılma fırsatı bulunmuştur.

2. Türk Askerinin, çok kısa bir süre içinde teni teşkilât, yeni teçhizat ve malzeme ile alışık olmadığı iklim ve arazi şartlarında, hiç tanımadıkları bir düşmana karşı süratle duruma intibak edebildiği ve başarılı olduğu görülmüştür.

3. Dünyanın en modern ordularında kullanılan ve henüz Silahlı Kuvvetlerimiz envanterinde bulunmayan silah ve teçhizat bizzat muharebe sahasında kullanılarak tecrübe kazanılmıştır.

4. Ordumuzda pek fazla bilinmeyen ve modern harplerin vazgeçilmez unsuru olan Kara-Hava İşbirliği Esasları Uluslararası bir ortamda uygulanarak tecrübe kazanıldı.

5. Türk Askeri modern teçhiz edilmiş dünya ordularının askerleri ile ayni saflarda , fakat onlardan daha da ilerde ve daha başarılı muharebelere katılması önce askerimizin ve sonra da bütün Türk Milletinin kendine olan güvenini tazeledi.

6. Uçakların Yakın Hava Desteğinde kullanılması konusu ile ordumuz bu muharebelerde tanıştı ve tecrübe kazandı.

7. Aydınlatmalı gece muharebeleri yeni bir kavram olarak ordumuza girdi.

8. Milletlerarası muhabere sistemleri ve yazışma kuralları uygulanarak tecrübe sahibi olundu.

9. Türk Ordusunda o güne kadar fazla üzerinde durulmayan yabancı dil öğrenme ve dış ülke dokümanlarının takibi konusu ön plana çıktı.

10. Milletlerarası alanda savaş tecrübesi olan yetişmiş insan gücü kazanıldı. Bunların tecrübesinden müteakip dönemde eğitim ve öğretimde yararlanıldı.

11. Uluslararası kontrol ve koordinasyon ile sevk ve idare usulleri altında icra edilen fiili muharebe harekatı NATO içindeki dayanışmada Silahlı Kuvvetlere temel dayanak oldu.

12. Kore Savaşlarında kazandığımız tecrübe ile NATO gibi dünyanın en büyük Müşterek Askeri Karargahının emir ve komutasında diğer ülkelerin orduları ile birlikte müşterek harekat yapabileceğimiz kanıtlandı. Dolayısıyla ülkeyi hedef alan SSCB tehdidi NATO’ya kabul edilerek bertaraf etme imkanı bulundu.

Sonuç olarak;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşta yer almakla kapalı toplum çerçevesini yırtmış ve milletlerarası alanda adından söz ettiren bir büyük ülke durumuna yükselmiştir. Nato’ya dahil olması ile de kuzeyden gelen Sovyet tehdidine karşı kendini emniyete almıştır. Huzur ve güven içinde milli kalkınma hareketlerine hız vermiştir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesinde bir güç merkezi olabilmiş ve dünyada dostluğu aranan düşmanlığından korkulan bir dünya devleti olma yolunda önemli mesafeler katetmiş ise bu dönüşümün başlangıç noktasını ve ilk hızını Kore Savaşları vermiştir. Bu bakımdan Kore Savaşlarına katılmamızın ülkemiz ve Silahlı Kuvvetlerimiz açısından bir dönüm noktası olduğunu değerlendiriyorum.
-------------------------------


ATEŞKES ANTLAŞMASININ YAPILDIĞI 27 TEMMUZ 1953’DE BM GÜÇLERİ TOPLAMI : 932.964 Kişidir.
GÜNEY KORE: 590,911
ABD: 302,483
İNGİLTERE: 14,198
KANADA: 6,146
TÜRKİYE: 5,453
AVUSTRALYA: 2,282
FİLİPİNLER: 1,496
YENİ ZELLANDA: 1,385
HABEŞİSTAN: 1,271
YUNANİSTAN: 1,263
TAYLAND: 1,204
FRANSA 1,119
KOLOMBİYA: 1,068
BELÇİKA: 900
GÜNEY AFRİKA: 826
HOLLANDA: 819
LUKSEMBURG: 44


Dr. Tahir Tamer Kumkale
6 Mart 2005 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale