21 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






88. YILINDA ATATÜRK ve TÜRK DEVRİMİ’ne BAKIŞ
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.-Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 22 Kasım 2011 Salı 

Giriş :
Bir devletin tarihinde Atatürk ölçüsünde onun tarihini, yaşamını dolduran, hatta damgalayan bir öndere rastlamak zordur. Çünkü başka ülkelerde birçok kişilerin öncü oldukları büyük başarı ve değişim önderliklerini, Atatürk tek başına kişiliğinde toplamıştır. Hem Anlaşık (itilaf) Devletleri’ne karşı yürütülen siyasal ve askeri savaşımın önderliğini yapmış; hem Osmanlı Saltanatına karşı eş zamanlı sayılabilecek bir iç ayaklanmayı yürütmüş, her iki savaşımda da başarılı olmuştur.

Türkiye’yi yok olmak sürecinden çekip çıkarmış, Lozan’da Türkiye’nin Avrupa devletleri ile hukuksal eşitliğini kabul ettirmiştir. Osmanlı Devleti’ne son vermiş, yerine, ulus egemenliğine dayalı çağdaş bir devlet kurmuştur. Savaşla Kurtuluş’tan sonra Kuruluş aşamasında uygar bir toplum yaratmak için, çağdaşlaşmak için yazısından üniversitesine, hukukundan müziğine, dinsel yaşamından kadın-erkek ilişkilerine dek keskin devrimci değişimlerin mimarı olmuştur. Bu denli büyük işler başarmış bir insana ancak büyük sevgi ve hayranlık duyulabilirdi; nitekim öyle olmuştur. Fakat bu tutum bir ölçüde Atatürk’ü anlama ve değerlendirme çabalarını önlemiştir.

Fiziksel ölümünden bu yana 73 uzun yıl geçti. Bu uzun süre, şimdi, O’nu ve temel yapıtı Cumhuriyet’i değerlendirmeyi hem kolaylaştırıyor, hem de bir bakıma zorunlu kılıyor. Hele hele son yıllarda iyice belirginleşen karşı devrimci kuşatma-geriletme sürecinde: 2003’ten günümüze..


Cumhuriyet’e Saldırıları İrdeleme :

"Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki; başının üzerine çıkaracağı adamların kanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın." Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


Şunu da belirtmeliyiz ki, Atatürk’e yönelik sistemli eleştirilerin yoğunluk kazanmış olması, O’nu soğukkanlı biçimde irdelememizi gerektirmektedir. Eleştiriler iki kaynaktan geliyor :

İlki mürteci-şeriatçılardan, öbürü sözde ”sivil toplumcu” (bunlara ikinci cumhuriyetçiler de eklenebilir) olarak adlandırılan kesim. Her iki kesim de ciddi ölçülerde dış destek sahibi :

Başta AB ve ABD!

Bunlar 12 Eylül’cülerin en kötü, Atatürkçülüğe en aykırı uygulamaları bile Atatürk adına yapmış olmasına bakarak, 12 Eylül yönetimiyle birlikte bütün askersel darbeleri (12 Mart 1971, 27 Mayıs 1960) ve Atatürk’ü aynı kefeye koyarak karşılarına almışlardır. Demokratik bir tutum sergilediklerine inanarak, şeriatçılarla cephe birliği bile yapabilmişlerdir! 1979 acı şeriatçı İran darbesi örneğine karşın, bu aymaz tutum ısrarla sürdürülmektedir!

Atatürk’ü 12 Eylül’le (1980) aynı kefeye koyma cambazlığı, Atatürk aydınlanmasının çok köklü bir devrim olduğu gerçeğini yadsıyıp, sıradan bir askersel darbe konumuna indirmekle olanaklı olabilmektedir! Bu tablo, ”imama kızıp oruç bozmak” deyiminin vurguladığı tipik bir yanılsama sayılabilir.

Atatürk hareketini anlamak için ilk atılacak adım, O’nun hangi gereksinmeye karşılık olduğunu saptamaktır. Atatürk Devrimi’nin, olağanüstü güç sahibi bir önderin kuramsız uygulamaları olmadığını görmek gerekir. Öyle olsaydı, Atatürk ölür ölmez ya da kısa süre sonra, yaptıkları yıkılırdı.

Oysa “yarım kalan” Cumhuriyet 88 yaşını tamamladı, Türk Devrimi / Atatürk İlkeleri, çevresindeki benzerleri yıkıldıkları halde hâlâ -dimdik- ayakta. Demek ki Atatürk Devrimi, Türk halkının da benimsediği bir gereksinimden kaynaklanıyordu. O bakımdan buna Türk Devrimi de diyebiliriz. Söz konusu gereksinime yukarıda değinmiştik. Bu, yokedilmek istenen bir ulusun doğal savunma refleksi, Batı’lı dostlarımızın (!) yüzyıllardır besledikleri “Sevr özlemi”ne haklı ve yerden göğe dek meşru tepkiden kaynaklanıyor. Sevr ile Türkler, Rumeli’den atıldıktan sonra, şimdi de İstanbul ve Anadolu’dan atılma sürecine girildiğini dehşetle kavradılar.

Yüce Atatürk, Sevr’i, “.. Batılılarca yüzyıllardır hazırlanmakta olan, Türk ulusunu yok etmeyi hedefleyen bir suikast planı..” olarak tanımlıyordu Söylev’inde. Ata’ya göre biz, yenilen öteki devletlerden çok daha ağır, bizi yok etmeyi amaçlayan bir planı kabule zorlanıyorduk Sevr ile.. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı ile o öldürü planını yırtıp atmıştı tarihin çöplüğüne. Ne var ki, 2000’ler başında bu meşum planın yeniden ısıtıldığını ve çok da yol alındığını itiraf etmek zorundayız.. Bu kez iç müttefikler daha da güçlü ve örgütlü düne göre.

1. Büyük Paylaşım Savaşı’nın ardından, bu gidişi -tarihten silinişi, yok oluşu- durdurmak için, Avrupa’da (Anadolu’yu Avrupa kabul ederek) kalabilmek için, Avrupa’lı olmak gerekiyordu. 1922’de kazanılan askersel utku ve onun Lozan’a yansımasıyla yetinilirse, bu sürecin ilk fırsatta canlandırılacağı kesindi.

Lord Curzon bunun böyle olacağını İsmet Paşa’ya açıkça söylemişti. Nitekim Yugoslavya örneği ortada. Kıbrıs’ta dili, dini, tarihi.. apayrı, Rumların daha dün Türklere soykırıma kalkıştığı Ada’da, 2 ulusu zorla birleştirmek isteyenler, daha doğrusu Türkleri azınlığa indirgeyerek Rum çoğunluk potasında eritmeyi hedefleyenler; öbür yanda, acımasız biçimde etnik mikro-ulusçuluğu (millet yaratma!) körüklüyorlar. Üstüne üstlük, AB çatısında da dilleri, ekinleri... apayrı 27 ülkeyi-ulusu tek anayasa altında tek devlete doğru taşıyorlar! Artık birkaç yüz bin nüfuslu devletçikleri toparlamaktalar.. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi. Üstelik Londra ve Zürih Anlaşmalarını açıkça çiğneyerek!

20. yy. başında 50-60 dolayındaki devlet sayısı, yüz yılda 200’ü aştı. Daha da artırılarak bin devlet(çik) hedefleniyor egemen emperyalistlerce. Daha sonra, hepsini postmodern yöntemlerle yeniden sömürgeleştirerek (sözde Küreselleşme!) tek dünya devleti kurmak Elit’in stratejik ereği!

“ Dünyada bin (1000) devlet oluşturduğumuzda modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendini yönetme hakları artık dünya bankerleri ve entellektüelleri olan Elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur! ” (Arthur Schlesinger, CFR Dergisi Foreign Affairs, 1995)


Türk Devrimi’nin Niteliği ve 6 Ok :

Gereksinmeyi, tabloyu koyduk. Şimdi Türk Devrimi’nin niteliğini kavramaya çalışalım : Bizde genellikle devrimi anlatmak için “6 Ok”un açıklamalarından yararlanılmaktadır. 6 Ok, Türk Devrimi’ni anlamak için yaşamsal önem taşımakla birlikte, felsefesiyle bütüncül olarak kavramak bakımından yetersiz kalmaktadır. Onun için açıklamalarımızı 3 düzeyde yapacağız :

1) Felsefesel düzeyde,

2) Bir kalkınma modeli olarak,

3) Siyasal ve ideolojik bir program olarak (6 Ok).


Felsefe Bakımından Türk Devrimi :

Felsefsel düzeyde Türk Devrimi, bir Aydınlanma Devrimidir. Bir Çağdaşlaşma Tasarımı’ dır. Türk halkının aydınlatılması, kafaca Ortaçağdan Sonçağa geçirilmesi hareketidir. Modeli ve esin kaynağı 18. yy’da Avrupa’da başlatılmış olan Aydınlanma hareketidir. Aydınlanma’nın gerisinde, bilindiği üzere, Hümanizma hareketiyle Rönesans vardır. Onun da gerisinde Grek-Roma uygarlığı. Türk Devrimi’nin bir Aydınlanma Devrimi olduğunu en iyi ve en kapsamlı biçimde açıklamış olan, sanıyoruz, Türk Hümanizmi (1980) yapıtıyla Suat Sinanoğlu olmuştur. Sinanoğlu hümanizmi “zihnin sınırsız özgürlüğü” olarak tanımlıyor.

Zihin, hiçbir dogmanın, hiçbir doğaüstü düşüncenin tutsağı olmayacaktır. Tutucuların, ‘kimliğimizi yitiririz, taklitçi durumuna düşeriz’ telaşı boşunadır. Sınırsız özgürlüğe kavuşan insan aklının, taklit ve kopyacılık gibi ucuzlukları geçerli saymayacağı, kimlik ve kişilik yitiminden sakınacağı açıktır. Hümanizmin insan, doğa, sanat ve yurt sevgisi gibi olumlu ögeleri de vardır. Türk Devrimi bir aydınlanma hareketidir; Atatürk’ün kendisi de hümanist bir devlet adamıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın en tehlikeli anlarında bile din savaşı (cihat) ilan etme yoluna gitmemiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra tutsak düşen Yunan Başkomutanı General Trikupis huzuruna getirildiğinde gösterdiği centilmenlik, 10 Eylül 1922’de İzmir’de ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmesi, taa Avustralya’dan İngilizlerce yalanla koşullandırılarak getirilen işgalci paralı asker Anzak ölüleri için söyledikleri eşsiz insancıl yaklaşımını belgeliyor.

Hemen bütün Avrupa’da bütüncülük (totaliterlik) gümbür gümbür egemen olurken (İtalyan ve Alman faşizminin önderleri B. Mussolini ve A. Hitler, İspanya ve Portekiz’de Franko ve Salazar diktatörlükleri!) ve çevresindeki birçok insanın bu rejimlerin sözde çekiciliğine kendilerini kaptırmalarına karşın (şaşırtıcı ama ne yazık ki Başbakan Recep Peker dahil!), Atatürk’ün bu “moda” ya (!) direnmesi, Almanya’dan kovulan Yahudi, liberal, demokrat 142 bilim insanının Türkiye’ye kabulleri, yine tutarlı bir hümanist, demokrasiyi hazırlayan politikanın ürünüdür. 1930’ların karanlık, faşizmin pençesinde kıvranan Avrupa’sı ve Anadolu’da her türlü iç-dış engele karşın demokrasiyi tohumlama çabalarını nesnel tarih kaydetmek zorundadır.

10. Yıl Söylevi’nin (29 Ekim 1933) ruhuna egemen tema nedir? Atatürk’ün Avrupa’da yayılan faşizm ortamında yaptığı konuşmada, -Mussolini ve Hitler gibi!- askeri utkular ve yayılmacılıktan (emperyalizmden) sözetmediğini görüyoruz. Atatürk’ün bu söylevinde ana sorunu, yalnızca ‘modernleşme’, ‘medenileşme’ ve ‘bilimselleşme’dir. Atatürk yalnızca, ‘uygarlaşmalıyız. Bunun tek yolu bilimdir.’ demektedir. Bu vurgu, Mustafa Kemal’i ayırdeden olağanüstü bir farktır ve vefa ile not edilmelidir. (Eric-Jan Zürcher, “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi” adlı kitabında)

Kalkınma Modeli Olarak Atatürkçülük :

Gelelim bir kalkınma modeli olarak Devrime.. Türk Devrimi’nin kalkınma siyaseti, bütüncül kalkınma modeli olarak tanımlanabilir; bütüncül (topyekün) bir kalkınmadır. Buna göre Batı’dan makineleri, aletleri, araçları, fabrikaları almak yetmez. Çünkü aldığımız bu teknolojinin ardında Batı bilimi vardır. Onu da almazsak, aktardığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur.

Demek ki teknolojiyi alırken bilimi de getireceğiz. Fakat bilimin üst sınırları, bir yöntem olarak Felsefe’nin kapsamındadır. Dolayısıyla Batı Felsefesi’ni ve onun parçası olduğu İnsan Bilimlerinin de (Humanitarian sciences) bilimin bir bölümü olduğunu unutmamak gerekir. Ancak, felsefenin gelişmesi için onun sezgisel yönlerini, sanat ve ekinle (kültürle) ilişkisini gözardı etmemek gerekir. Görülüyor ki, teknoloji, bilim, felsefe-ekin ve sanat bir bütündür. Bunların verimli olabilmesi için düşünce özgürlüğü; bilime, ekine, sanata, bunlarla uğraşanlara, bulundukları kurumlara saygı göstermek ve değer vermek önkoşuldur. Bu insan ve kurumların topumsal, siyasal, dinsel… dogmaların baskısı altında kalmamaları gerekir.

Atatürk’ün bütünsel kalkınma modelinde İstanbul Üniversitesi’nin kurulması (1933), Sivas-Erzurum demiryolunun yapımı ölçüsünde; devlet konservatuvarı, opera (1934), bale, tiyatroların açılması ve yeni abece’nin (alfabe) benimsenmesi, Nazilli Bez, Eskişehir Şeker ve Karabük Demir-Çelik Fabrikalarının yapımı ölçüsünde önem verilen olaylardır. Hatta, sanırız, gelişmeler Atatürk’ün kültür konularına daha çok önem verdiğini göstermiştir :


* “ Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” sözü O’nun.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken söylediği su anlatım son derece önemlidir:

* “Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy, ne bir ideoloji ne de bir din üzerine olmuştur; Cumhuriyeti kültür üzerine kurduk.”

Bütünsel kalkınma modelini daha iyi açıklamak için, tersi olan maddi kalkınma modeline bakalım :

Bunun en aşırı örneği petrol zengini kimi Arap şeyhlikleridir. Petro-dolarlar sayesinde bu ülkelere en son teknoloji getirtilmektedir; otomobiller, uçaklar, bilgisayarlar, fabrikalar.. Deniz suyu içilebilir duruma getiriliyor, çölde tarım yapılıyor. Fakat bu ülkeler, 20. yüzyılın en yeni teknoloji ürünlerinden yararlanırken, toplumsal ve ekinsel düzenlerinde az çok 8. yy. yaşamı sürdürmekteler. Onca teknoloji, bilgisayarlar, bu insanların 8. yy’a benzer bir düzeni sürdürmelerine engel değil! Hatta 1300 yıl öncesinin “Asr-ı Saadet” ine takınaklı olanlar hiç de az sayılmaz..

1950’den sonra, doğal olarak Arap şeyhlikleri derecesinde olmamakla birlikte, Türkiye’de bütünsel kalkınma modeli bir ölçüde terk edilmiş ve maddi kalkınma modeline kayma olmuştur. Böylece yol-baraj-fabrika yapımı büyük öncelik almış, toplumsal ve kültürel kalkınma arka düzleme itilmiştir. Üstelik bölgesel dengesizlik ve eşitsizlikler derinleşmiştir. Bu politikalar son derece sakıncalıdır ve 21. yy başında Türkiye, bu yanlış stratejilerinin bedelini oldukça ağır biçimde ödemektedir. “Güneydoğu Kürt sorunu”nun temel dinamiklerinin başında bu olgu gelmektedir. Özellikle vurgulayalım; toprak reformu kaldıracı eliyle feodaliteyi dışlayamama sorunsalı yakıcıdır.


İdeolojik Bakımdan Atatürkçülük (Altı ilke) :

Şimdi de 6 Ok’a bakalım. Yukarıda sırası geldikçe bu ilkelerden kimileri üzerinde durduk. Örn. Cumhuriyetçilik ilkesinin Atatürk’ün kafasında biçimsel bir anlayışla sınırlı olmadığını, gerçekte doğrudan demokrasiyi hedeflediğini saptamıştık. Atatürk dönemi, Avrupa genelinde bütüncülüğe (totaliterliğe) bir yöneliş varken, oraya göre daha demokratik bir niteliğe sahipti.

Sağlıklı bir demokrasi değerlendirmesi, incelenen düzeni çağdaşı olan başka düzenlerle karşılaştırmakla olasıdır. Eski Atina onca köleye, siyasal haklardan yoksun yabancıya, kadınların siyasette hiç payı olmamasına karşın, yine de görece demokrasiydi. Çünkü Isparta ya da Pers İmparatorluğu’na göre daha demokratikti. Aynı biçimde Atatürk dönemi de demokrasi bakımından Avrupa demokrasi ortalamasının üstündeydi. Bu yüzdendir ki faşizmin sillesini yiyerek üniversitelerinden kovuan 142 Alman Üniversite öğretmeni, uzunca bir süre oturmak niyetiyle (1 yıl içinde Türkçe öğrenip Türkçe ders vermeyi kabul etmişlerdi!) Türkiye’ye sığınmışlardır.

Birçoğu bilim dallarının en seçkinleri olan bu kişilerin, bir diktatörlükten başka bir diktatörlüğe gidecek denli saf ya da çözümsüz olduklarını düşünmek için bir neden yoktur.

Prof. Dr. Erich Frank’ın Türkiye ve Atatürk sevdası kayda değerdir :

“Yurdumdan atılmış olmanın şaşkınlığına uğradığım günlerde bana yalnız Türkiye kollarını açarak bağrına bastı. Burası benim vatanımdır. Ayrılıp nimetlerine küfranda bulunamam. “

Prof. E. Frank, 1934-57 arasında 23 yıl İstanbul Tıp Fakültesi’nde hizmet vermiş, vasiyetiyle Rumelihisarı’ndaki Müslüman gömütlüğüne gömülmüştür.

Bugün Türkiye demokrasi bakımından Atatürk dönemine göre çok daha ileridedir. Ama bu bizi fazla sevindiremiyor; çünkü Avrupa demokrasisi iki Dünya Savaşı arası döneme göre bizden daha ileri gitmiştir. Böylece mutlak anlamda ilerleyen Türk demokrasisi, göreli olarak gerilemiştir. Onun için de bugün demokrasimizi Avrupa eksik buluyor ve eleştiriyor; AB’ye katılım için temel önkoşullardan biri olarak ileri sürüyor ve bu olguyu sömürerek art niyetli sözde “demokratikleşme paketleri” dayatıyor.. Türkiye’yi yeniden sömürge kılmaya çabalıyor..

Devrimcilik, Aydınlanmayı Türkiye’de her yere ve hatta herkese yaymak, bütünsel kalkınmayı gerçekleştirmek ve bunun için etkin çabalar göstermek demektir. Bu, henüz ulaşılamamış, uzun erimli bir hedeftir; fakat bir an önce yakalamak gerekir. Osmanlı yüzlerce yıl ya da yüzyıllar boyunca Anadolu Rönesansı’nı / Aydınlanmasını, ümmet-tebaa imparatorluğu sürdürebilme adına açıkça engellemiştir.

Dolayısıyla, epey geciktirilmiş Anadolu Türk Aydınlanması, gerçekleştirilinceye değin kökten devrimcilik gündemdedir. Ondan sonra da “sürekli devrimcilik” anlamında canlılığını sürdürecektir. Köhnemiş, çağdışı kalmış, ulusun gelişimini tıkayan engelleyen, özgürleşmesini felsefesiyle kurum ve ilişkileri, yapıları bir çırpıda, yüreklilikle ve köktenci biçimde değiştirmek devrimciliktir. Yüce Atatürk Türk Devrimi’nin anlamı ve amacını şöyle açıklamaktadır :

·* “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhu-“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhu-riyeti halkını bütünüyle çağcıl (modern), bütün anlam ve görüntüsüyle riyeti halkını bütünüyle çağcıl (modern), bütün anlam ve görüntüsüyle uygar bir toplum olarak kurumlaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi uygar bir toplum olarak kurumlaştırmaktır.

Devrimimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri yerle bir etmek zorunludur. budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri yerle bir etmek zorunludur. Bugüne dek ulusun düşünme yeteneğini paslandıran, uyuşturan, Bugüne dek ulusun düşünme yeteneğini paslandıran, uyuşturan, bu zihniyette bulunanlar olmuştur. O tür zihniyetlerde yuvalanan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. O tür zihniyetlerde yuvalanan kara düşünceler, boş inanlar (hurafeler) kökten yok edilecektir. kara düşünceler, boş inanlar (hurafeler) kökten yok edilecektir.

Ölülerden medet ummak, umut dilenmek, uygar bir toplum için aşağılanmaktır. Bugün bilim ve tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın aşağılanmaktır. Bugün bilim ve tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın olanakları bizi beklerken; filan ya da falan şeyhin öncülüğünde özdeksel olanakları bizi beklerken; filan ya da falan şeyhin öncülüğünde özdeksel ve tinsel (maddi-manevi) mutluluk arayacak denli ilkel insanların varlığı, ve tinsel (maddi-manevi) mutluluk arayacak denli ilkel insanların varlığı, uygar Türkiye toplumu içinde asla kabul edilemez.” uygar Türkiye toplumu içinde asla kabul edilemez.” { Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, syf. 217 }

Halkçılık, halkı gözeten, halktan yana politika gütmek demektir. Halk kavramı bütün sınıf ve kümeleri kapsayan bir kavram olarak yorumlanabilirse de; öncelikle gözetilen, onları her alanda kalkındırmayı, toplumsal adaleti sağlamayı hedefleyen (maddi, ekinsel) bir anlayıştır. Halkçılık, halk dalkavukluğuna dek varabilen, oy avcılığı demek olan popülizm olarak yorumlanamaz.

Fakat çok partili bir dizgede popülizm yapmamanın pek kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Tek parti yönetiminde ilk önce halkın hoşuna gitmese de, uzun erimde onun yararına olan korumacı (vesayetçi) uygulamalara girişmek, doğal ki, daha kolaydır. Atatürk Devrimi 1945’e değin tek parti yönetiminde yürümüştür. Devrim belli bir yaygınlığa, tabana sahip olduktan sonra çok partili dizge içinde de yol alabilir. Bunun için, iktidara gelmese bile, bir büyük partinin ödünsüz Atatürk’çülüğü savunması gerekir. En büyük partilerin de temelde Atatürkçü olması gerekir.

Ata’ya göre özlem;

“.. ayrıcalıksız sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olacağız” dır ve bu ulusal özlem,10. Yıl Marşı’nda veciz biçimde dile getirilerek karşılık bulmuştur :
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz; i m t i y a z s ı z s ı n ı f s ı z k a y n a ş m ı ş b i r k ü t l e y i z; uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz; tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz..

Devletçilik, deneyimlerle geliştirilmiş bir ilke. Türkiye’de, devlet desteğini de yedeğine alarak yeni yeni geliştirilmekte olan kapitalist sınıf, 1920’li yıllar sonuna dek dişe dokunur bir sanayi kuramayınca, ayrıca 1929 dünya ekonomik bunalımının getirdiği perişanlık karşısında, bu sorunlara çözüm olur umuduyla önerilmiş bir ilkedir. Bu sayede Atatürk döneminde ve sonrasında yıllar boyunca hatırı sayılır bir sanayi temeli kurulabildi.

Devletçilik, sanayi kurmak ve ekonomiye devletin düzenleyici elini uzatmak dışında, devlet işletmelerinde çalışan işçilere düzgün konutlar, okul, sağlık hizmetleri, sosyal ve ekinsel bir ortam da sağlıyordu. Sosyal devlet işlevi de bu sayede yerine getiriliyordu. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın “Ilımlı Devletçilik”i ile 15 yılda toplam % 96 büyüme sağladı. 15 yılın “toplam” enflasyonu % 2.2’de kaldı! Oysa Dünya, 1929 ekonomik bunalımının pençesinde kıvranıyordu..Ülkede Merkez Bankası 1930’da kurulabilmişti, Osmanlı’nın borçları emperyalist Batı’ya ödeniyordu ve on bin yıl öncesinin karasabanıyla tarım yapan köylünün belini büken aşar vergisi -ki bütçe gelirlerinin 1/3’ü idi!- 1925’te kaldırılmıştı. Bu sürece Batı;

o Atatürk’ün Ekonomi Tansığı (Mucizesi) adını vermekte hiç de haksız sayılamazdı..

1980’e değin devletçilik önemli işlevler gördü. Devletçilik yalnız Türkiye’de değil, Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde de önemli başarılara ulaştı. Örn. Fransız Renault firması, yakın zamanlara dek devlet işletmesiydi.. İnternet, ABD’de devlet yatrırımı ve girişimiyle doğmuştu..

1980’li yıllarda devlet işletmeciliğine son vermek için, Dünya Bankası ve IMF öncülüğünde dünya ölçüsünde büyük bir kampanya giderek dayatma başlatıldı (Küreselleşme!?). Komünist sistemin çökertilmesi (1991) bu dayatmaya büyük hız kazandırdı. Yalnız eski komünist ülkelerde değil, kapitalist ülkelerde de devlet işletmelerini özelleştirmek için baskı yapıldı ve yapılmakta.

Türkiye bakımından şu söylenebilir :

Ülkemizde kapitalist sınıf büyük gelişmeler göstermiş olmasına karşın, henüz gelişmiş ülkelerdeki güce erişememiştir. Dolayısıyla devletçiliğin ülkemizde henüz çok işlevi vardır. Devlet işletmeciliğinin doğrudan verimsiz olduğu, kazanç edinemediği de doğru değildir. Hükümetler devlet işletmelerinin kazançlı, verimli çalışmasını isterlerse, bunu sağlamak ellerindedir.

Devlet işletmelerini gereksiz yere borçlandırıyorlarsa, gerekli yatırımları yapmıyorlarsa, oy kaygısıyla gereğinden çok işçi dolduruyorlarsa, başlarına nitelikli yöneticiler getirmiyorlarsa, bunların kazançlı, verimli çalışmasını arzulamıyorlar demektir. Tekel yıllarca her bakkala rakı verebiliyor, fakat bira ve kibrit veremiyor idiyse, bunun böyle olması istendiği içindir. Çünkü özel kesimin ürettiği bira ve kibritlerin satılması isteniyordu.

2011’lerde kapitalist dizge bir kez daha derin bir bunalımda ve Devlet halkın parasıyla bunları batmaktan kurtarıyor, hisse senetlerini alarak ortak oluyor. Yeniden devletçilik mi, devlet kapitalizmi mi? Adı ne bu sürecin? Renault’un % 30 payı yine Fransız devletinin!? ABD daha da keskin..

Bir de şu var : Seçmen, devlet işletmeciliğinin zararlı olduğuna ne denli inandırılırsa inandırılsın, bu işletmelerin iş (istihdam) sağlayıcı sosyal işlevinin de ayırdındadır. Kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyor. Dolayısıyla, yoğun özelleştirme uygulaması yapan bir iktidar partisine ya da hedefleyen bir muhalefet partisine orta-uzun erimde oy vermesi olasılığı oldukça zayıftır.

Bunun, protesto oylarına ve aşırı uçlardaki partilerin güçlenmesine yol açacağı kestirilebilir ki, demokrasimiz için yararlı olmaz. En azından Türkiye’nin ekonomik gelişmesi Avrupa düzeyine ulaşıncaya dek, devletçiliğin ağırlıkla gündemde ve öncü kalması gerekir. Dahası, Atatürk döneminin kamu öncülüğünde ılımlı devletçiliği hararetle önerilmekte, çare olarak görülmektedir.

Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. Dani Rodrik’e göre, “Kamu öncülüğünde sanayi politikaları izlenmelidir. Bu kamu ve özel sektörün sürekli diyalog içinde olması ile olanaklıdır.”(www.simalyildizi.net/index.php?topic=1146.0, 30.12.07)

Öneriler, giderek, ATATÜRK dönemi ekonomi politikasına pek çok benzemektedir!

Kaldı ki, özelleştirme, gelişmekte olan ülkelerde, Dünya Bankası Başekonomistlerinden Nobel Ekonomi ödüllü (2001) Prof. J. Stiglitz, o ülkeleri ele geçirme amaçlı 4 aşamalı planın ilk adımı olarak tanımlanmakta ve siyasilere rüşvet verilerek bu talanın yürütüldüğünü belgelemektedir. ABD Hazine Bakanlığı’nın günümüze dek yalanlanamayan -gizli- raporunu ibret olarak sunmaktadır :

* “… Rusya’da satışlar çok iyi gidiyordu. Yeltsin’in yeniden seçilmesi istendi. Bu aşamada seçimlerin hileli olmasının bir önemi yoktu. Bu sayede, Rusya’nın stratejik KİT’leri, bizimle işbirliği yapan Rus oligarşisinin eline geçiyordu. Rusya’nın ulusal geliri bu yolla yarı yarıya azaldı…”

Talancı bir özelleştirme ile çok partili dizgeyi Türkiye’de Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle uzlaştırmak çok zor gözüküyor. Ayrıca günün uyanan 3. Binyıl insanını da..

Her yer intifada.. Salt Filistin mi? Son olarak da Wall Street yoksulları, yetimleri..

Oysa neydi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi?

Büyük Atatürk’ün çok veciz olarak dile getirdiği en temel ilke ?

“Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.”

Atatürk ‘yabancı sermaye’ için şöyle yazıyor :

* “ Bizim ülkemiz geniştir; çok bol sermayeye gereksinimimiz vardır. Dolayısıyla yasalarımıza saygılı olmak koşuluyla yabancı sermayelerine gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve arzu edilir ki, yabancı sermaye bizim emeğimize ve sabit servetimize eklensin. Bizim için ve onlar için yararlı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekte geçmişte ve özellikle Tanzimat (1839) Dönemi’nden sonra, yabancı sermaye ülkede ayrıksı (istisnai) bir konuma sahip olur ve bilimsel anlamıyla denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapamamıştır. Artık her uygar devlet gibi, yeni Türkiye de buna onay veremez. Burası tutsak ülkesi yapılamaz.” {Atatürk’ten Düşünceler, EZ Karal, s. 102-5}

Açıktır ki, DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) katında tanınan Uluslararası Tahkim (GATT, GATS, Trips Anlaşmaları vd.), bu bağlamda açık bir parasal, ticari, ekonomik ve yargısal kapitülasyondur ve ülkemizin tam bağımsızlığı açısından son derece sakıncalı sonuçlar doğurabilecektir. Atatürk ilkeleriyle net bir uyuşmazlığı, hatta çatışması vardır. Ulusal yargı erkini (Danıştay’ın imtiyaz şartlaşmalarını onama yetkisini) küresel banker ve tüccarlardan oluşan, biricik rehberi küresel sermayenin bitmeyen kâr iştahı olan sözde Uluslararası Hakem Kurulu’na bırakmak, Küreselleşmenin zorunlu bir gereği olmayıp bitr kuşatma-teslim alma projesidir.

Oysa Büyük Önderin uyardığı üzere “..Burası tutsak ülkesi yapılamaz.”

Ne acı ki, 200-2011 döneminde iktidardakiler Atatürk’çü değiller!,

TBMM O’nun en görkemli yapıtı fakat izlenen politikaların O’nun ilke, devrim ve özlemleriyle bir ilişkisi yok, hatta tersine! Neden?? Bir ABD büyükelçisi (Mark Parris), Türkçe olarak, ne cesaretle “Danistay kalksin..” diyebilmiştir Ankara’da? Geçelim “persona non grata” ilan edilerek deportasyonu, neden en hafif uluslararası diplomatik yaptırım bile uygulan(a)mamıştır?

Atatürk’ün, yazdığı Yurttaşlık Bilgileri adlı yapıtta devletleştirme için kaleme aldıkları şunlar :

* “Örn. büyük ve düzenli bir yönetimi gerektiren ve özel kişiler elinde tekelleşme tehlikesi gösteren ya da genel bir gereksinimi karşılayan bir işi devlet üzerine alabilir. Bu açıkladığımız anlamda ve anlayışta devletçilik, özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Kamu yararına çalışan genel kuruluşların çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutması gereken bir etkendir. Ülkede her türlü üretimin artması için devlet açısından özel girişimin çok gerekli olduğunu önemle açıkladık-tan sonra, belirtmeliyiz ki, devlet ve birey birbirine karşıt değil, birbirinin bütünleyicisidir.

Başka kimi devletlerin ikinci derecede görebileceği ve kişisel girişimlere bırakılmasında sakınca olmayan işlerden birçoğu, bizim için yaşamsal önemi olan birinci derecede devlet görevleri arasında sayılmalıdır. Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ana ilkesinden ayrılmamakla birlikte “ılımlı devletçilik” ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorunluluklara uygun olur. Bizim izlenmesini uygun gördüğümüz “ılımlı devletçilik” ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, ulusu büsbütün başka temellere dayalı bir biçimde düzenlemek amacını güden sosyalizm ilkesine dayanan kollektivizm ya da komünizm gibi özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliğe olanak vermeyen bir sistem değildir.”

Ulusçuluk ya da milliyetçilik ilkesi, saldırgan, yayılmacı olmayan -Yurtta barış, dünyada barış!-, yani barışçıl bir ilkedir. Irkçılıkla kesinkes ilgisi yoktur.

Dikkat edilirse, Atatürk “Ne mutlu Türk olana” dememiş. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin her yurttaşı Türk’tür (1982 Anayasası md. 66); ister Rum, ister Çerkez, Kürt, Ermeni, Yahudi, ister Arap asıllı.. olsun. Bu ulusçuluk, sağcı, tutucu bir ulusçuluk değildir. Hele ırkçı asla değildir. Tutucu (sağcı) ulusçular için yeterli sayılan, Türkiye’yi bölgesinin ya da İslam dünyasının en güçlü devleti yapmak gibi sınırlı hedeflerle yetinmeyen bir ulusçuluktur.

Türkiye dünyanın en ileri, en uygar ülkeleriyle her alanda yarışabilmelidir. Askerlik ya da ekonomide olduğu ölçüde, sanat, yazın, insan hakları ve bilimde de ön safta olmalıdır. Oysa sağ ulusçular, genellikle vurguyu ekonomi, askerlik, nükleer güç.. ve devlete yaparlar.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk(lar), Türk milletidir.. Büyük Atatürk’ün tanımına göre..

ABD’yi kuran halk(lar) Amerikan milletidir..

Örneğindeki ölçüde geçerli, tarihsel ve sosyolojik olarak, uluslararası hukuk bakımından geçerli ve meşru.. ABD dünyanın en büyük ulus devleti!

Geçelim etnisiteyi, 50 dolayında “farklı milleti” bir potada, “uluslaşma” potasında birleştirerek, 21. yy’ın en büyük buluşlarından olan “ulus devlet” çatısı altında barış içinde, demokrasi ve laik-seküler hukuk temelinde devletleştiren ve devleştiren bir proje ulus devlet.

AB de öyle değil mi ? 27 ülkenin dili, dini, tarihi, kültürü çoook çook farklı ülkesi neden bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru koşuyor ? Neden şehir devletlerine ayrılmıyorlar? Sözde federal ama gerçekte oldukça katı tekil devlet olan Amanya’nın, birliğini sağlamak üzere yüzlerce yıl savaşlardan sonra, onu tehlikeye atacak bir (kon)federalizme tahammülü var mı? Batı emperyalizmini çok rahatsız edecek bir soru daha soralım : ABD, nüfusun ezici çoğunluğunun İspanyol olduğu Meksika’ya sınır güney eyaletlerine bölgesel özerklik tanıyabilir mi? Bu bölgede İspanyolca’yı 2. resmi dil kabul edebilir mi.. vb?

Diplomaside bir kural vardır : Evi camdan olan, başkalarının evine taş atmamalıdır.

İki yüzlü Batı, yine çifte standartlı. Kendine gelince ulus devlet birleşip güçlenmenin en temel stratejik aracı; bizlere gelince parçalanmalı, yepyeni ve uyduruk milletler inşa edilmeli!?

3. Binyıl batılı aydını, bu çok temel çelişki ile artık yüzleşmek zorunda..

3. binyıl başında, başta Türkiye olmak üzere ulus devletlerin yıkılması, uluslararası sermaye imparatorluğu Elit’in -ne utandırıcıdır ki- temel stratejik hedefidir.

Ulusa, ulusallığa, tam bağımsızlığa ilişkin duygu, tutum ve değer yargılarının aşındırılması izlenen ana eksendir. Mikro-milliyetçi akımlar yaratılarak beslenmiş, etnik varsıllıklar bu mozayikler kaşınarak ayrılıkçı motiflerle işlenmiş ve böl-parçala-yut yöntemi emperyalistlerce 20. yy’da çok yoğun biçimde kullanılagelmiştir.

Bu yolla kukla (karakol, istasyon..) şehir devletçikleri sayıca artırılır ve nüfusça, ekonomik olarak cüceleştirilirken; çok uluslu şirketler okyanus ötesi mega birleşmelerle devleşmişlerdir. İkiyüz çokuluslu şirket, dünya yılık gelirinin (2010’da 65+ triyon $, cari) 1/3’ünü denetlemektedir. OECD ülkelerinde devletin ekonomi içindeki payı ortalama % 45-46 iken, bu oran Gazi’nin Türkiye Cumhuriyet’inde % 25’lerin altına çekilmiştir! Ne ironiktir ki; batılı egemenler, bizlere dayattıklarının tersine, ulus devletlerinin üzerine titremekte, onu daha da güçlendirmektedirler!??

Cumhuriyetçilik

Büyük Atatürk’ün, “en büyük yapıtım” diye pek haklı olarak öykündüğü, övünç duyduğu, “.. bilhassa kimsesizlerin kimsesi..” olmasını arzuladığı Cumhuriyet hakkında kendi değerlendirmelerine göz atmak yeterince öğretici olacaktır :

- Bütün dünya bilsin ki benim için bir yanlılık vardır : Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı. Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda 1 bireyi dışarıda düşünmek istemiyorum. (1924, Atatürk’ün S. D. 2, s. 189)

- Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel, tensel güçlü ve yüksek kişilikli korumacılar ister.

- Benim ölümlü bedenim bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. (1926, Atatürk’ün S.D. 3, s.80)

- Biz doğrudan doğruya ulus severiz ve Türk ulusçusuyuz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun bireyleri ne denli Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o denli güçlü olur. (İlköğretim Mecmuası, Cilt 4, sayı 61, 1940)

- Efendiler ve Türk Ulusu, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, uygarlık yoludur. Uygarlığın buyurduğunu, istediğini yapmak, insan olmak için yeterlidir. (Atatürk’ten Anılar, K. Özalp-T. Özalp, İş Bnk. Yay. 3. bs. s. 69, 1995)

- Türkiye Cumhuriyeti, Türklerle Kürtlerin ortak vatanıdır. (Güneydoğu Gerçeği, Türk Devrim Kurumu Yay., s. 25, Ankara, 1995)

- Ey yükselen yeni kuşak! Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu yükseltecek ve yaşatacak sizlersiniz.Gazi Mustafa Kemal Paşa, 2. Yıldönümünde Başkomutanlık Meydan Savaşı’nı anlatıyor,Dumlupınar konuşması,30 Ağustos 1924).

- Sözler gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça Türk ve Kürt’ün birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamayı sürdüreceği ve Hilafet makamı etrafında sarsılmaz bir vücut halinde iç ve dış düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı kuşkusuzdur. (15 Eylül 1919, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Bildirileri, s. 63, Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalara telgraf, Güneydoğu Gerçeği, Türk Devrim Kurumu Yay., s. 25, Ankara, 1995)

Dolayısıyla, ulusun kafasını demokrasi-cumhuriyet ikilemiyle karıştırma çabalarını, devşirilmiş kimi sözde aydınların (??) ihaneti olarak açıklamak dışında yol kalmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, elbette, kurucusu Yüce Atatürk tarafından, demokratik bir cumhuriyet hedeflenerek tasarlanmış ve yaşama geçirilmiştir.

1982 Anayasamızın 2. maddesi de Cumhuriyet’ imizin 6 temel özelliğini sayarken, “demokratik” olma nitemine de yer vermiştir. Kuşku yok ki, Cumhuriyetimiz, hedefine ilerlerken, yani, yine Ata’nın deyimiyle çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesine yürürken, demokratik evrimini, gelişimini de kaçınılmaz biçimde sürdürecektir.

Nitekim 1982 Anayasası, Cumhuriyet’in 6 temel değiştirilmesi bile önerilemeyecek niteliğini sıralarken; bir de ortam tanımlamıştır : Toplumun huzuru, ulusal dayanışma ve adalet üçgeni..

Dolayısıyla, 2011 sonbaharında gündeme çakılan Anayasa değişikliği, aslında hem gündemi tıkama hem de rejimi kökten değiştirme ereklidir. 175 maddenin 2/3’ü, 30 dolayında paketle değiştirilmiştir. Artık eldeki metne “Darbe anayasası” demek, ucuz bir polemikten öteye geçemez.

26 madde, geçen 12 Eylül 2010 halkoylaması ile değiştirilmiştir. RT Erdoğan, bunlara dokundurtmayacağını savlamaktadır. Öyleyse her şeyden önce yapılacak olan yeni bir anayasa değil, birtakım değişikliklerdir. Nedir bunların amacı ?

Geçen yıl kimilerinin düştüğü tuzağa “yetmez ama evet..” tuzağına bir kez daha mı düşeceğiz?

* Anayasa değişikliği projesi açık bir dış dayatmadır, elde sayısı kanıt vardır bu bağlamda. Ülkemiz, tekil ulus devleti olmaktan çıkarılarak Başkanlık rejimine, oradan da bir federasyona ve bölünmeye sürüklenmektedir!

Laiklik

Demokrasinin olmazsa olmazı, onun oksijeni, temel varsayımı laiklik.. Atatürk kaynakça-larından aşağıdaki alıntıları aktarabiliriz :

- Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, tapınma ve din özgürlüğü de demektir (1930).

- Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayamaz. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aracı olarak kullanılamaz. (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, s. 57).

- Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanımızı, karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar ve ihtirasların görüldüğü sahne olan siyasetten kurtarmak, ulusun dünya ve ahret mutluluğunun buyurduğu bir zorunluluktur. Ancak böylelikle İslam dininin yükselmesi gerçekleşir. Atatürk’ten Anılar, Kâzım Özalp -Teoman Özalp, s. 69)

Not düşmek zorundayız :

Başbakan RT Erdoğan, Mısır ziyaretinde “kendisinin laik olmadığını ancak ülkesinin olduğunu” belirterek ilginç bir model önermiştir bu ülkeye.. Herhalde böyle konuşması önerilmiştir..

Bu önerme her bakımdan tutarsız ve geçersizdir. Laiklik Fransa’da kanlı boğulmaların sonunda temellenmiştir. Bırakalım dinler arasında, Hristiyanlığın 2 mezhebinden Protestanlar ve Katolikler arasında yüzyıllara varan kanlı çatışmalar sırasında, bir bölüm aydın din adamı da dahil öncüler, “kendilerini laikos” ilan ederek Fransa parlamantosunda “sol” kanada oturmuşlardır. Böylece önce insanlar “laik” olmuşlar, ardından da devletin kurumsal yapı ve işleyişini laik bir düzene yönlendirmişlerdir. Anlaşılan, salt Başbakan’ın değil, yerli-yabancı danışmanlarının da ciddi bilgi açıkları vardır; eğer başka türlü değilse..

Dolayısıyla, ülkenin eğitim dizgesinin laik olması evrensel bir zorunluk olma durumundadır.

Bir kritik soru ve sonuç :

“ Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştığım ortadadır.

Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar .”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

* Cumhuriyetin 88. yılında ne acı ki, hemen her bakımdan kuşatılmış durumdayız. Ekonomik, mali.. türlü oyunlarla çökertilmemiz hedefleniyor. Cumhuriyet’e “uyanık bekçilik” yapıyor muyuz, yapabildik mi ?? Keşke yapmış olsaydık!

* Türkiye, yarım yüzyılı aşkın Batı-NATO eksenli teslimiyetçi ve kendisini parçalanmanın eşiğine taşıyan gafletli yönelimini köktenci biçimde gözden geçirmek zorundadır. Yüce Atatürk’ün 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Dr. Tevfik Rüştü Aras yalın ve gerçekçi reçeteyi sunmuştu:

* “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz ama hiç kimseyle ittifak ya da bloklaşma yapmayız..”

* Türkiye, AB-ABD'nin peşine sürüklenerek bölünüp-parçalanmaya doğru savrulamaz. Geleceği hakkında oynanan oyunları boşa çıkaracak siyasal iradenin mutlaka netlikle sergilenmesi gerekir. AKP bu kararlı tutumu takınamaz. Çünkü AKP, iktidar meşruiyetini içerde değil, yurt dışında aramaktadır. Bu yüzden, ABD ve AB'ye kesinkes bağımlıdır. Ulusal çıkarlardan ödün verilmesini kaçınılmaz kılan bu körü körüne bağımlılığın kırılması, her koşulda, AKP iktidarının hem de büyük bir hızla değiştirilmesini gerektirir.Bu ivedi olgu, Türkiye'nin hem ulusal bütünlüğünün, hem de laik ve demokratik Cumhuriyet düzeninin sonsuza dek korunmasının ertelenemez asal koşuludur.

* 88. yılımız tüm ulusumuza ve mazlum ülkelere kutlu olsun, örnek olsun!

* Her şeye karşın özgür-bağımsız yaşatacağız, andımızdır!

* Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

* Ve yaşatacağız, yaşatacağız, yaşatacağız..

* Hem de tam bağımsız, onurlu, başı dik, uygarlık yarışında önlerde, en önde..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Atatürkçü Düşünce Derneği Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
29 Ekim 2011


Dr. Tahir Tamer Kumkale
22 Kasım 2011 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale