27 Mart 2017 Pazartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 12 Eylül 2011 Pazartesi 

11 Eylül 2001'de ABD'de İkiz Kuleler ile Pentagon'a yapılan terör saldırısının üzerinden on yıl geçti. Tam on yıldır televizyonlarından canlı olarak izlediğim bu vahşi saldırı olayının nedenleri ve sonuçları hakkında yazıyorum. Acaba geçen yıl uluslararası terörizmin önlenmesi ve dünya milletlerinin eskisinden daha güvenli olarak yaşayabilmesi açısından neler yapıldığını araştırıp konuyu derinliğine irdelemeye çalışıyorum. Bu süreçte hep olumlu bir gelişme olup olmadığını değerlendirmeye çalışıyorum.

Ama ne yazık ki terörün her geçen yıl daha da büyüyerek ve etki alanlarını genişleterek insanlığı tehdit etmeye devam ettiğini görüyorum. Uluslararası terörün giderek yaygınlaştırılmasında 11 Eylül terör saldırına muhatap olan ABD’nin attığı yanlış adımların büyük etkisinin olduğunu değerlendiriyorum.

Geçen on yıl içinde dünyanın bu en büyük terörist saldırısının nedenleri yeterince ortaya çıkarılamamıştır. Ve yine bu süre içinde uluslararası terörün önlenebilmesi için hiçbir somut adım atılmamıştır. Aksine dünyamız bugün eskisinden çok daha fazla terör olaylarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Teröre kurban verilen masum insanların sayısı azalacağı yerde artmaya devam etmektedir. Bugün dünyanın her köşesi terörizmin hedefi haline gelmiş ve çare bulmak daha da zorlaşmıştır. Yani terör bölgesel olmaktan çıkıp küreselleşmiştir. Son olarak ABD’nin Büyük Ortadoğu Planına uygun olarak Müslüman Ortadoğu devletlerinde başlattığı terör olayları giderek iç savaşlara dönüşmüş ve ülkemizin de içinde bulunduğu bölge tam bir ateş cehennemine döndürülmüştür.

Oysa 11 Eylül 2001 terörizmle mücadelede bir milât olmalıydı. Bu tarihten itibaren dünya el ele verip bu insanlık ayıbı vahşi terör belasından kurtulmalı idi. Ama gerçekler beklenenin tam tersi oldu. Bugün geldiğimiz noktada geleceğe çok daha karamsar bakıyoruz. Çünkü geçen on yılda terör yangınını söndürecek su bulunamamıştır. Ama daima yanan terör ateşinin üzerine benzin sıkılmaya devam edilmiştir.

11 Eylül saldırıları tarihe kara bir gün olarak geçmiştir. 11 Eylül sadece ABD'nin değil, bütün insanlık için yeni bir devrin başlangıcıdır.

Gerçek bir insanlık suçu olan terörizm, İkinci Dünya Harbi'ni takip eden soğuk savaş dönemi'nin etkili bir silahı olarak kullanılmıştır. Devletler terörü kendi millî menfaatlerinin elde edilmesinde acımasızca uygulamışlardır.

Görünüşte bütün resmi devlet ağızlarından terör ve anarşi kınanmıştır. Sahte sözcüklerle ve yarım ağızlarla verilen mücadele sözcükleri ile konu savsaklanmıştır. Fakat terör ateşi daima olmuş ve bu ateş sadece düştüğü yeri yakmıştır.

Son kırk yıl boyunca uluslararası terörizmin acımasızca uygulandığı bir savaş alanına döndürülen güzel ülkemiz terörizme on binlerce masum insanını kurban vermiştir. Nice yuvalar yıkılmış, masum ocaklar söndürülmüştür. Ekonomimiz altüst olmuş, halkımızın refah ve mutluğuna kullanılacak sınırlı ölçüdeki milli gelirimiz de terörle mücadele alanında silahlı mücadele için harcanmıştır.

Ülkemizdeki terörü yaratan ve destekleyen ülkeler ile bunların denetim altında bulundurdukları uluslararası kuruluşlar bölücü teröristleri açıkça desteklemekten asla çekinmemişlerdir. Ve bu karanlık güçler her terörist eylem sonrası teröristlerden değil, devletimizin yetkili organlarından hesap sormuşlardır. Hatta kanuni yetkilerini kullanan güvenlik güçlerimize karşı da "Teröristleri neden cezalandırıyorsunuz" diye açıkça diklenmişler ve parayla aldığımız silahları terör olaylarının bastırılmasında kullanmamızı engellemeye çalışmışlardır. Ve bu güçler ölen masum insanların acılı ailelerini değil, onları öldüren hapisteki terörist katillerini ziyaret ederek desteklemekten çekinmemişlerdir.

30000 kişinin katili olan çetenin başı Abdullah Öcalan'ı Türk adaletinin elinden kaçırmak için komşumuz Avrupa ülkelerinin üst düzey devlet görevlilerinin birbirleri ile yarıştığını bütün dünya görmüştür. Bosna’da, Kosova ' da, Filistin' de, Çeçenistan' da, Afganistan’ da Irak’ta ve son olarak Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Suriye’de sürdürülen terörist faaliyetlere daima destek olunmuş ve "devletlerin iç meselesidir" denilerek gözler kapattırılmış, binlerce masum insanın katledilmesine göz yumulmuş ve adeta teröre zemin hazırlanmıştır.

Dünya güç dengesini ellerinde tutan devletlerin teröre karşı son derece duyarsız, vurdumduymaz ve destekler mahiyetteki tutum ve davranışları hep devam etti. Ama bunun acı sonucu olarak 11 Eylül 2001’de ABD 'ne yapılan korkunç saldırı gerçekleştirildi.

11 Eylül çapında bir terörist saldırısı ilk defa meydana gelmiştir. Ve bir terörist saldırı bütün ayrıntıları ile dünyanın gözleri önünde kurgu bilim filmi seyreder gibi bire bir yaşanmıştır. Saldırının oluş şekli ve neticeleri ile bu olay, terörist saldırıdan çok artık adı konulması gereken bir yeni savaştır. Çünkü saldırının boyutları ve sonuçları terörizmin çok ötesindedir.

Savaşlar iki hasım ülke veya ülkeler grubu arasında olur. 11 Eylül saldırısında taraflardan birinin ABD olduğu açıkça bellidir. Peki, öte tarafta kim veya kimler vardır. Şu ana kadar binlerce makale, yüzlerce kitap yazılmasına rağmen bunun cevabı net olarak ortaya çıkarılamamıştır.

Bu soruya geçerli olan cevabı sadece ABD verebilirdi. Ancak o da konunun gerçek yönünü ortaya çıkartmaktan ziyade on sene öldürmek için beklediği "Usame bin Laden" ismine yani "El Kaide" örgütüne kilitlenmiştir. Fakat meydana gelen durumdan dünyayı yeniden yapılandırma projesinin ortaya konulması için yeterince faydalanılmıştır.

Şurası bir gerçek ki 11 Eylül saldırılarını yapanlar başarıya ulaşmışlardır. ABD yönetimi ve halkı ile bu saldırıdan büyük maddi ve manevi yara almıştır. ABD'nin gururu kırılmıştır.

Bu saldırıyı teknik olarak değerlendirmek zordur. Bilindiği gibi en küçük bir askeri karakola yapılacak bir saldırı için aylarla ifade edilen bir ön izleme, gözetleme, planlama, eğitim ve prova safhası gerekmektedir. Dünya güvenlik teknolojileri pazarını elinde tutan ABD gibi bir dünya devinin bu kadar kolay saldırıya hedef olmasının mantıki bir cevabı henüz bulunamamıştır.

Son derece kapsamlı, yapılışı ve sonuçlarıyla inanılmayacak derecede vahşet dolu ve insanlık âlemi için derin yaralar açan 11 Eylül saldırısı; planlı, programlı, yıllar süren titiz bir hazırlık dönemini, eğitimi, provayı, birkaç küçük devletin altından kalkamayacağı kadar yüklü bir maddi desteği, üstün bilgi teknolojisini ve bu teknolojiyi bilip kullanabilen, davası uğruna gözünü kırpmadan ölmeyi göze alabilen bilinçli ve inançlı kişileri, koordineli çalışmayı yönlendirecek yeterli teknoloji ile donatılmış bir komuta merkezine sahip olmayı ve bütün çalışmalarını büyük bir gizlilik içinde yapabilen bir örgütlenmeyi gerektirmektedir.

Uzayı parselleyen uyduları ve dünyanın her kesiminde uçan AWACS uçakları vasıtasıyla binlerce km. öteden çektiği resimlerle insanların göz rengini tespit edebilen, karı-koca arasında yapılan fısıltılı konuşmayı banda alabilen, yeraltının binlerce metre altındaki jeolojik katmanları saptayabilen bilim ve teknolojiye sahip ABD'nin kendi anavatanında vahşice saldırıda bulunulmasını ve bu dünya devinin böyle bir saldırıya karşı hazırlıksız olduğunun görülmesini açıklamak da çok zordur. Bu sorunun cevabı halen verilmemiştir. Mantıki bir izah bulunup kamuoyundaki şüpheler dağıtılamamıştır.

Böyle bir saldırıyı İran, Afganistan, Libya, Irak gibi İslâm ülkeleri ile bazı İslami terör örgütlerine yüklemek yanlıştır ve inandırıcı değildir... Hele Usame Bin Laden gibi her yerde aranan ve daima kısıtlı hareket etmek zorunda bulunan kişilere yüklemek çok daha yanlıştır. Çünkü bu kişiler ve örgütlerin aklı, gücü ve parasının bu çapta bir saldırının organizasyona yetmeyeceği değerlendirilmektedir. Fakat ABD içindeki iktidar ve güç mücadelesinde bulunan fanatik grupların yardım ve desteği ile gerçekleştirildiği anlaşılan bu saldırıda bazı ülkeler ve kişiler taşeron olarak kullanılmış olabilirler. Çünkü bu saldırının oluş şekli plânlamanın her safhasında ABD içinden çok önemli yardım alındığını göstermektedir. Aksi halde gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bu saldırının etkilerini bütün dünya ülkeleri hissetmiştir. Geçen 10 yıl içinde neler yapılabilirdi? Sorusuna cevap arayacak olursak;

Başkan Bush; ABD halkına yaptığı televizyon konuşmasında "ABD'nin bunu yapanları ve destekleyenleri şiddetle cezalandırarak gücünü dünyaya göstereceğini " vurgulamıştır. Bununla bir büyük yanlışı başlatmış ve yangının üzerine su değil, benzin dökmeye başlamıştır. ABD üstün silah ve teknoloji gücünü önce hâlâ çıkamadığı garip Afganistan’da göstermiştir. Sonra Irak ve Saddam Hüseyin üzerine yönelmiştir.

ABD bu saldırılarla "terörizm" ve "terörist" tarifini de değiştirmeye muvaffak olmuştur. Vahşice işgal edilerek yakılıp yıkılan vatanlarını işgalcilere karşı savunan Iraklılar dünyaya terörist olarak gösterilmiştir. Bunların vatanlarını savunmak maksadıyla yaptıkları saldırılarda terörizm olarak nitelendirilmiştir. Kafalar bilerek ve isteyerek iyice karıştırılmıştır.

ABD gibi bilimsel düşüncenin öncülüğünü yapan bir ülke yönetiminin fevri davranışlar içine girmesi için 11 Eylül bahane edilmemeliydi. Terörizmle mücadelede duygular değil, bilim ve sağduyu kullanılmalıydı. Burada kanın karşılığı kanla alınmak istenmiş ve sonunda bütün insanlık âlemi karanlığa ve içinden çıkılamayacak bir kaosa sürüklenmiştir. Terörizme karşı ayni misilleme ile, yani ayni silahla değil, daima diyalog içinde diğer ülkelerle işbirliği yaparak çare bulunmalıydı.

Devletlerin bu olayları desteklemelerini önleyecek kesin çözümler bulunmalı ve onları caydıracak geçerli yaptırımlar getirilmeliydi. Teröre çanak tutan ve terör olaylarının oluşmasını hazırlayan ortamı elbirliği ile ortadan kaldırıcı tedbirler geliştirilmeli ve oluşturulan uluslararası organizasyon ile terör başlamadan kaynağında önlenmeliydi. Ama olmadı.

Sonuç olarak; kuralsız şiddetin sıkça kullanıldığı Asimetrik Savaş uygulamaları günümüz insanlığının gelecek on yıllardaki kaçınılmaz kaderi olacaktır.

Allah masum insanları korusun...
PKK’nın Türkiye’ye her alanda verdiği zarar tahminlerin çok üzerindedir. Türkiye başlangıçta PKK örgütünü diğer yıkıcı ve bölücü örgütler gibi görmüş gereken önemi vermediği için büyümesini engelleyememiştir. Devlet gerekli tedbirleri alma kararı verdiğinde de PKK’nın gücü en üst düzeyine ulaşmıştı.

PKK’nın kendi dışında gelişen ve destek aldığı küresel güçler tarafından yayılan isminin ulaştığı boyutları başımdan geçen bir olayla açıklamak istiyorum.

1998’de Sao Paula Üniversitesinde bir seri konferans vermek üzere Brezilya’ya gittim. Konferansın verildiği Hukuk Fakültesi amfisinde bine yakın dinleyici vardı. Bunların çoğu Türkiye’yi hiç bilmiyorlardı ve belki de ilk defa Türk bayrağı ve bir Türkle ile karşılaşmışlardı. Türkiye’nin yerini dahi bilmeyen bu insanların bana sorduğu soruların tamamı; “Siz Kürtleri neden kesiyorsunuz? PKK’ya neden izin vermiyorsunuz? Kürdistanı neden işgal ettiniz?” Şeklinde idi.

Şaşırdım ama gerçek buydu. Devlet olarak bu insanlara kendimizi anlatamamıştık ama bir terör örgütü bunların beyinlerine girmeyi başarmıştı. Doğal olarak bu başarı PKK’nın değil, onu kullanan küresel güçlerindi. Karşı taraf böyle çalışınca sonuçta dünyada dışlanan taraf biz oluyorduk.

PKK, Türkiye'nin güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede Kürdistan isimli bir devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için Türkiye’ye ve Türk halkına karşı silahlı eylem yapan terör örgütüdür.

PKK ismi ile bilinmesine rağmen KADEK (Kongreya Azadî û Demokrasiya Kurdistanê / Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) ve KONGRA-GEL (Halk Kongresi) isimlerini de kullanmıştır.

27 Ekim 1978'de Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis köyünde Abdullah Öcalan tarafından kurulan PKK'nın kuruluş döneminde ideolojik yapısı Marksist- Leninist çizgide bir Kürt millliyetçiliği idi. Ancak SSCB yıkılıp arkasından Sovyet desteği de çekilince Marksizm-Leninizm ideolojisi terk edilmiştir. Silahlı mücadeleyi ilke edinen PKK, bizzat desteklendiği AB ve ABD tarafından terörist örgütler(!) listesine de alınmıştır. Faaliyet alanı büyük ölçüde Türkiye toprakları olmakla birlikte, Avrupa'da, Irak ve İran topraklarında da etkinlikleri vardır.

Önceleri ASALA tarafından eğitilen örgütün dış mali destek yanında başlıca gelir kaynağı, uyuşturucu ticareti ve haraç tahsilatıdır.

12 Eylül 1980’de bir süre sessiz kalan PKK, 1984'te yurtiçi ve yurtdışı dağ kadrolarını oluşturarak askeri bir yapıya bürünmüştür. Küçük gruplar halinde yaptığı saldırılarla Güneydoğu ve Doğu Anadolu'yu 90'lı yılların ortasına kadar savaş alanına çevirmiştir. Bu süre içinde örgütün devlet güçleriyle girdiği çatışmalar 30.000 den fazla can kaybına sebep olmuş, birçok insanlık dışı olay gerçekleştirilmiştir. PKK terörü, bölgede yerine konulması çok zor maddi kayıplara yol açmış, GAP tamamlanamamış bu yüzden halkın sosyo-ekonomik gelişmesini 30 yıl boyunca engellemiştir..

PKK nın hayat evresinin uzun süreli olması gelişimi süresince evrime uğramasına bağlıdır. PKK değişen ortama göre söylemini ve uyguladığı şiddet politikalarını değiştirmiştir.

1974-1978 arası “Apocular Dönemi”dir. Apocuların çekirdek grubu 16 kişiden oluşmaktadır. Bu on altı kişiden sadece Öcalan grupta kalmıştır..

1978-1980 arası “Şehir Savaşı” dönemidir. 1980 ihtilali öncesi diğer komünist gruplar gibi yapılanmış ve propagandasını silahlı eylemlerle yapmıştır. İhtilal öncesi Abdullah Öcalan ülkeyi terk etmiş ama ülkeyi terk etmeyenler yakalanıp hapsedilmiştir.

1980-1984 arası Suriye’de Bekaa vadisinde Yeniden yapılanma dönemidir. PKK bu dönemde Mao'nun Halk devrimi yöntemini seçmiş ve Suriye'nin desteklemesiyle Güneydoğu Anadolu'da terör metotlarını uygulamaya başlamıştır.

1984-1993 arası ise, “Uzun süreli halk savaşı” dönemidir. Bu dönemde, stratejik savunma, stratejik dengeleme ve stratejik saldırı omak üzere üç aşamalı bir strateji uygulanmıştır. Bu dönem PKK’nın 15 Ağustos1984 saat 21:30'da Eruh ve Şemdinli ilçelerini basması ile başlatılmıştır.

1993-1995 arası örgütün hayatta ve ülkeler arası yapıda kalabilmek için ideolojisini büyük ölçüde yeniden gözden geçirdiği dönemdir. Kürt devleti söylemini terk etmiş ve Türkiye’de otonom bir yapı amaçladığını vurgulamıştır.

1993 yılında PKK'nın Türkiye dağ kadrolarına karşı başlayan operasyonlar ile Türkiye içerisinde bulunan silahlı gücü kırılmış ve teröristlerin Suriye'deki kamplara kaçması sağlanmıştır. Türkiye’nin Suriye sınırına yaptığı askeri yığınak ve yoğun diplomasi atağı sonucunda, örgüt yapılanmasını Suriye ve İran'dan çekerek ağırlıklı olarak Kuzey Irak’a taşımıştır. Türkiye'nin siyasal alanda gerçekleştirdiği özgürlükçü açılımlar sayesinde, örgüt, halktan az da olsa aldığı desteği kaybetmeye başlamıştır.

1998'de Abdullah Öcalan tek taraflı ateşkesi başlatır. Özellikle Suriye ve zaman zaman da Yunanistan, Ermenistan, İran ve Rusya'nın desteği ile ayakta duran PKK, 1998 sonunda Türkiye’nin Suriye'yi savaşla tehdit etmesi, ve bu yüzden Suriye'nin Öcalan'ı ülkeden atması ile sonun başlangıcını yaşamaya başlar.

15 Şubat1998'de Abdullah Öcalan Kenya'da uluslararası bir operasyonla yakalanır ve Türkiye'ye teslim edilir.Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte örgüte çok ağır bir darbe vurulmuştur. Öcalan 29 Haziran1999’da mahkemede Türk Ceza Kanunu'nun 125'inci maddesinden yargılanır. Bu davada Öcalan; T.C. vatandaşı olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve onun ceza kanununu tanıdığını ve savunmasının hukuki değil siyasi olacağını belirtir. Bu üç unsur ile Öcalan faaliyetlerinin temelde suç olduğunu kabul etmiştir.

PKK, 2002'de kendisini fesheder ve yerine “Kürdistan Demokratik ve Özgürlük Kongresi” KADEK'i kurar. KADEK de AB Terör Örgütleri Listesine girer.

PKK'nın eylemleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan halkı sağlık ve eğitim gibi en temel haklardan yoksun bırakmıştır. PKK eylemleri bölge insanına acı, ölüm ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir.

1991’de Saddam’ın cezalandırmasından korkan Irak kuzeyinde yaşayan halk çoluk-çocuk-genç- ihtiyar demeden evini barkını terkederek Türk topraklarına sığınmıştı.Sayıları altıyüzbini aşan göçmenler bölgede büyük bir tehdit oluşturmuştu. Yeni göçleri önlemek ve Saddam’a karşı bölgeyi korumak gibi ulvi ve insani (!) bir gerekçe bulan BM nezaretinde merkezi Türkiye’de bulunan Çekiç Güç vasıtasıyla bölge kontrol altına alınmıştı.

Çekiç Güç marifetiyle ve bizimde göz yummamız ile Kuzey Irak’ta Saddam’ın yönetiminden soyutlanmış bir Kürt Devletinin oluşumu fiilen gerçekleştirilmişti. Türkiye Çekiç Güç ile işbirliği içinde bölgenin doğusundaki dağlık kesimde konuşlanan PKK terör örgütüne yönelik, karadan ve havadan 40.000 kişiye ulaşan güçlerle büyük operasyonlar yapmış, tam olarak ortadan kaldıramasa dahi örgütü kontrol altına alarak dağlık bölgede etkisiz hale getirmişti. Ayrıca Kuzey Irak’ta bulundurduğumuz Silahlı Kuvvetlerimiz ile bölgeden Türkiye’ye yönelik PKK saldırıları tam olarak önlenmiş idi.

ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte şartlar değişti. ABD bölgede sınır komşumuz sıfatıyla hakim güç oldu ve bizi bölgeye sokmadı. 2003’de Irak’ın işgâli PKK'ya daha geniş bir güç boşluğu sağlamıştır ve örgüt Kandil Dağı çevresine kalıcı olarak yerleşmiştir. Bu bölgede 10'dan fazla PKK kampı vardır. ABD, Irak'ı işgal ederken Türkiye’ye bu kampları ortadan kaldırma sözü vermiştir. Ayrıca Bağdat yönetimi ile Kuzey Irak Kürt yönetimi de PKK faaliyetlerine asla izin vermeyeceklerini açıklamışlardır. Ne var ki zaman içinde her üçü de PKK'yı bu bölgeden sökmeye güçlerinin yetmediğini ifade etmişlerdir. Özellikle Barzani ve adamları PKK faaliyetlerine göz yummanın ötesinde örgüte her türlü maddi desteği de sağlamışlardır. Irak Ordusu'nun silahları PKK'lıların eline geçerken, bu silahlar sayesinde Türkiye'deki eylemleri artmıştır.

ABD, Türkiye’nin PKK mücadelesine destek verir gibi görünse de fiiliyatta tam tersi davrandığı görülmektedir. “Ben burada varken, sen operasyon yapamazsın” demektedir. Hatta daha da ileri giderek bölgede görev yapan Özel Kuvvetlere mensup askerlerimizi esir edip başlarına çuval dahi geçirmiştir. İki taraf arasında yapılan görüşmelerde, “PKK ile kendisinin mücadele edeceğini, bu bakımdan artık bize gerek kalmadığını”bildirmiştir. Hatta bize baskı yaparak, “Dağdaki teröristleri ikna edip teslim edeceğini” dahi garanti etmiştir. Türkiye’ye sadece hapisteki teröristlerin affedilmesini sağlayan “Eve Dönüş Yasası’nı” çıkartmamızı dayatmıştır.

Doğal olarak dağdan kimse inmedi. Aksine, Türk askerinin operasyon gücü elinden alındığından son yıllarda Irak’ın Kuzeyi PKK için yeniden toparlanıp, eğitilip, güçlendirildiği bir bölge oldu. Bu konuda ABD işgâl güçleri kendilerine yardımcı oldular. Bunları basın organlarında ABD askerlerinin PKK kamplarına yaptıkları ziyaretler ile ilgili verilen haberlerden kamuoyu yakından takip etti.

Kuzey Irak’ta durum böyle gelişirken İmralı’da ikamet eden Abdullah Öcalan örgütün yeniden toparlanması için verdiği mücadelede önemli kazanımlar elde etti. Kapatılan eski DEP milletvekilleri hapisten çıktılar. Milli kahraman olarak taraftarlarıyla beraber “Yaşasın PKK” sloganları ve “Apo posterleri” ile Anadoluyu turlarken AB devletleri verilen bu demokrasi mücadelesini (!) desteklediğini yetkili ve etkili ağızlardan bildirmeye başladı.

Bu arada idamın kaldırılması ile hayatta kalmayı garantileyen Öcalan’ın emri ile başlatılan terörist saldırılar artarak devam etti. Örgütün canımıza, malımıza ve gururumuza zarar verme işlevleri aralıksız sürdürüldü..

Ak Partinin iktidar olduğu uzun dönemde önce demokratikleşme adı altında kabul edilen Uluslararası İKİZ YASALAR ve bu yasaları eyleme dönüştürecek tarzda çıkartılan AB UYUM YASALARI ile yürütme erki ayrılıkçı güçlere karşı bir şey yapamaz hale getirilmiştir. Yani ülkenin bölünme ve parçalanmasını isteyen ayrılıkçı güçlere yasalarla serbest hareket ortamı tanınırken, devletin bölünüp parçalanmaya karşı tedbir almak durumundaki yetkili organlarının eli kolu bağlanmıştır. Sonunda terör her gün kan dökmeğe devam ederken bu işe çare bulması gerekenlerin sadece hamaset ürettiği bir çıkmaza girilmiştir. Bugün Ak Parti yönetimi, giderek artan şehit cenazeleri karşısında şaşkındır ve ne yapacağını bilememektedir. Çünkü hükümet , terörle mücadeleyi Türkiye’nin yalnız olarak değil, ABD ile birlikte yapmasını istemektedir.

TBMM artan şehitler karşısında Türk askerine sınır ötesine geçmesi için yetki vermiştir. Başbakan bunun üzerine 5 Kasım 2007’de ABD’ne ziyaret yapmış ve Başkan Bush ile görüşmüştür. Bu görüşme sonunda ABD bize istihbarat vermeyi ve askerler arasında üst düzey bir iletişim hattı kurmağı teklif etmiş ve bu uygulamaya başlanmıştır.

PKK terörü ile mücadelede biz milletçe şunu bilmek zorundayız;

- PKK’nın hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. ABD değil...

- PKK’nın çalışma alanı Anadolu topraklarıdır. Arizona değil...

- PKK’nın kurmak istediği devlet ABD’den değil, Türkiye’den toprak istiyor...

- PKK saldırılarında ölenler Amerikalı değil, Türk kanı taşıyorlar...

Türk insanı terörü ve terörle mücadeleyi iyi bilmektedir. Fakat bugün bu mücadeleyi yapması gerekenlerin elleri kolları bağlanmıştır. Güvenlik güçleri halen uygulanan yasalarla terörle mücadele değil, teröre karşı kendi güçlerini savunma durumu ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu durumun derhal tersine çevrilmesi ve güvenlik güçlerinin elinin kuvvetlendirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak; Dün açıklanan Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde PKK terörüne karşı kararlı bir mücadele verileceği açıklanmıştır. Kararlı mücadele ancak kendi milli güç unsurlarımıza dayanılarak yapılabilir. Oysa bölgede halen ABD gerçeği vardır ve ABD bugüne kadar “PKK ile mücadeleleyi bölgede ben yapacağım siz karışmayın” diyerek hem Türkiye’yi oyalamış ve hemde örgütün yeniden güçlenip toparlanmasına zemin hazırlamıştır. Şimdi saldırılar devam ederken operasyon yapmamıza izin vermediği gibi “ Biz PKK için askeri operasyon düşünmüyoruz ” diyerek adeta ülkemizde PKK yanlılarının siyasi davranışlarına destek verdiğinide açıkça ortaya koymuştur.

Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde şimdi ABD gibi kaldırılması gereken önemli bir bir engeli bulunmaktadır. Bu husus iyi algılanmalı ve tedbirler birlikte değil, milli olarak değerlendirilip, plânlanmalıdır. ABD engeli durduğu sürece alınacak bütün tedbirlerin terörü önlemek yerine arttıracağı hususu asla unutulmamalıdır...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
12 Eylül 2011 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale