26 Mart 2017 Pazar

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Meryem analı kurabiyeler
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 23 Aralık 2009 Çarşamba 

Tacdar Orkun Kumkale’nin bu makalesi KKTC, Kıbrıslı Gazetesi’nin 10 Aralık 2009 tarihli köşesinde yayınlanmıştır.

Birkaç gün önce çocuklarına yılbaşı kurabiyesi yapan bir Amerikalı kadın, kurabiyenin üzerinde Meryem Ana sembolü tespit edip basına açıklama yapmış.. “Bu Allah’ın bana bir lütfu”..

Önceki gün de Amerika’da Rhode Island'daki Sterling kasabasında başında Haç işareti ile doğan buzağı insanları şaşırtmış.. Buzağının doğumunu izleyen insanlar, buzağının kafasındaki haç işareti karşısında gözlerine inanamışlar..

“Günaydın sevgili kurabiyeci bayan ve Haç işareti ile doğan buzağının sahipleri!” diyesim geliyor.. “Allah sizi yaratırken, yaşatırken, beslerken, giydirirken bir lütuf değildi de, kurabiyenin üzerinde Meryem Ana kafasıyla mı tatmin oldunuz Onun varlığına inanmaya?”

İnsanlar öyle bir unutkanlık düzeyine gelmişler ki, Allah tarafından gönderilen bu absürd ve çarpıcı semboller olmasa, O’nun kainatın Efendisi olduğunu unutmaya devam edecekler sanki..

Allah bile sıkıldı bu işten ve yeni yaratıcılıklar bulmaya başladı.. İşaretçi oldu o da.. Hem de ne işaretler.. Pastanın içinde semboller koyuyor, akvaryum balıklarının kuyruğuna Arapça ismini yazıyor, portakal kabuklarında, çift cinsel organlı insanlarda, ve daha binlerce ilginç tezahürde kendisini “Ben buradayım, beni unutmayın” diyor..

Herhalde O da hissetti ki insanlar, hiç bu tip şeylere gerek olmadan kendisine inanmıyor, inanamıyor, bazı reklamcılık stratejileri kullanarak önümüze aklımızın almayacağı olaylar sunuyor.. Kafası çok çalışıp da kalbi tekleyen bizlere, tam kalbimizin ortasına inceden inceye gönderiyor kerametlerini..

Oysa hayatın kendisi zaten O’nun varlığını anlatmaya yetip de artmıyor mu?..

Mesela benim, derimin 4 santimetre altında, karınıma yakın bir bölgede kimbilir ne faliyetler dönüyor de haberim dahi olmuyor çünkü içimdeki mide denen motorum, çok çalışmasına rağmen hiç ses çıkartmıyor.. Ne mucize ama.. Ya ben? O sırada Facebook’a bakıyor oluyorum.. Ya da televizyonun kumandası bozulduğu için ona sövüp sayıyorum.. Bir an sessiz kalıp da “şükürler olsun, yaşıyorum işte” demiyorum..

Bizim algı alanımıza giren o kadar çok insan yapımı şey varki gözümüzün önünden geçen, bizi ağına alan, bizi çeken ve bırakmayan.. Sadece gördüğümüz şeylere inanır olmuşuz artık.. Kalbimizle hissettiğimiz şeyler ise o kadar az ki.. Kapitalist sistem bizlere “daha çok elde edin” dedikçe, sahip olduğumuz, dokunduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz şeyler de hep irili ufaklı, değişik şekillerde, geometrileri farklı ama sabit ve durağan, katı veya yarı saydam cisimler oluyor.. Masamız, kapımız, sandalyemiz, penceremiz, gökyüzündeki bulutlar, az ötedeki kilisenin çanı, arabamızın üstüne tüneyen kedi.. Bunların varlığı şüphe götürmüyor beynimizde..

Zihnimiz için o kadar çok faliyet var ki yapacak, görecek, koklayacak ve tadacak.. Kalbimizle uğraşmayı bırakıyoruz, zaman bulamıyoruz bir türlü.. İşte Allah da bizlerin kapitalist dünyalarına girip, şekilli şekilli, büyüklü küçüklü, üçgenli, altıgenli, kokulu kokusuz bir ton mucize gönderiyor..

Bakın geçen gün elime bir Facebook videosu geçti.. Bir kuş çeşidi, o anda çevrede hangi ses varsa onu birebir taklit ediyor.. Taklit kelimesi az kalır.. Resmen sesi kopyalıyor.. Faks makinesi veya polis sireni dahil buna.. Başka bir kuş çeşidi ise, siz onu elinizle tutup vücudunu ne kadar oynatırsanız oynatın, kuşun kafa kısmını oynatmayı başaramıyorsunuz.. Vücudu oynuyor ama kafası aynı koordinatlarda kalıyor.. Boynu ile yapmış olduğu elastiki hareketler sayesinde kafa hiç oynamıyor..

Şimdi bazı dini bütün televizyon kanallarındaki gibi “işte bunları yaratan Allah’ü Teala” diye bir cümleye girmek istemiyorum.. Yalnız söylemek istediğim şu ki eğer biz daha fazla kendimizi bu kokuşmuşluğa, bu yapaylığa, bu Allahsızlığa kaptırıp gidersek, çevremizde anlayamadığımız mucizevi şeyler daha da çok artacak.. Daha çok artacak diyorum çünkü biz ufak beyinlerimizle herşeyi “anlamaya ve çözmeye” çalıştıkça, Allah “hiçbirşeyi anlayamazsınız siz” diye yukarıdan uyarmaya devam edecek inanılmaz işaretleriyle..

İnsanoğlu hiç bu kadar materyalist olmamıştı.. Hiç bu kadar beynine ve kendine güvenmemişti.. Doğadan, topraktan, havadan ve sudan, güneşten hiç bu kadar uzak olmamıştı..

Yine de herkesin zamanı farklı oluyor kavrayabilmek için.. Herkese, her keseye işaret bol Allah katında.. Bazıları ateşte yürüyen adamlardan etkileniyor, bazıları Meryem Analı kurabiye ile yola sokuluyor, bir tanesinin annesi ölüyor da ona üzülüp depresyona girip duaya başlıyor, bir başkası da alkolik oluyor da kurtulacak çözüm bulamıyor, oradan ulaşıyor kainatın Efendisine.. Kısacası O’nun sayısız yolu var bizi “yola” sokabilme adına..

Uzun süre önce eski bir komünistle tanışmıştım.. Ruhlarla ilgili bir kitap okuyordu..

“Hayrola” demiştim alaycı gülümsememle.. “Sen komünist değil miydin? Nasıl oldu da böyle materyalist olmayan kitaplar okumaya başladın?” diye sorduğumda

“Geçen gün ateşin üzerinde yalın ayak yürüyen biriyle karşılaştım” diye cevap vermişti..

Ne kurabiye yapmayı bilirdi içinden Meryem Ana çıkacak, ne de buzağısı vardı kafasında haç işareti taşıyacak.. Onun işareti ateş üstünde yürüyen bir adamdı.. Ateş üstünde yürüyen adam, onun içindeki ateşi yakmıştı.. Bir daha sönmemek üzere..


Dr. Tahir Tamer Kumkale
23 Aralık 2009 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale