16 Aralık 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






19 Yabancı (Orkun Kumkale)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 16 Kasım 2009 Pazartesi 

Askerdeydim..

Diğer 19 arkadaşımla birlikte.. Arkadaşım diyorum çünkü “sonradan” o sıfatı edinmiştik, vermiştik birbirimize..

Ama ilk gün yabancılardık.. Tam 19 adet birbirine yabancı, tekil insan..

O kapıdan girdiğimizde hepimiz için yeni bir ortam vardı.. Hemen hissettim.. Sanki Tanrı bizi koymuştu o toprağa, belirli bir yaşam dilimini paylaşalım diye.. Kaçış yoktu.. Belki de kaçmaya gerek de yoktu.. Oradan bir ders alacaktım amaaaaa....

Başlarda yabancıydık herşeyden.. Kendimizden bile..

Hele o ilk gün...

Birbizimizi ayıran gizli duvarlarımızla çevrili egoist bedenlerimiz yan yana durduğunda gözlerimiz başka yönlere bakmıştı.. Bağ kuramamıştık birbirimizle.. Nasıl kuracaktik ki? Niye kuracaktık hem?

Fakat Tanrı öğretecekti .. Unuttuğumuz bir şeyi.. Unutup üstünü gömdüğümüz, yıllardır yok saydığımız, gözlerimizdeki acı pırıltısında yaşattığımız ufak bir unutulmuşluğu, Tanrı hatırlatacaktı tekrar...

Dediğim gibiydi..

Yani askerdeki ilk gün, herşey ve herkes tekti.. Tekildi.. Bir başınaydık, ayrıydık, bütünlüksüzdük ve acizdik... Saçmaydık, salaktık belki.. Zayıf, kuru ve soğuktuk..

19 yabancıydık.. Birbirine bedenen yakın ama 100 ışık yılı uzak..

Ve..

Sonra silahlar elimize tutuşturulup askeri kıyafetlerimiz verildi.. Gerçek olmaya başladı rüyalar.. Uyandırıyordu birileri bizleri..

Acemiler çamurlu arazideydi artık.. Dizildik soldan sağa...

Ve ..

“Yat!” geldi.. O müthiş YAT.. O olağanüstü YAT.. O ders gibi, o beton gibi, o tokat gibi, çekiç gibi YAT.. Beynimizdeki gereksiz teferruattan bizi ansızın ayıran, birdenbire tam da o “ANIN” içine hiç düşünmeden bizi fırlatan ve egoist benliklerimizi darmadağın eden “Yat” komutu...

Komut o kadar sesli ve canlıydı işte.. Sanki yukarıdan geliyordu.. Sanki içimizden geliyordu.. Sanki toprak titriyordu, bacağımızın içinden yukarıya ses titreşimleriyle konuşuyordu o komut bizimle.. Yatmalıydık. Hem de HİÇ düşünmeden..

Unutulmazdı..

“Yat!” sesindeki acımasızlık ve keskinlik..

“Yat!” kelimesindeki acizliğimiz..

“Yat!” sesindeki kırılganlığımız...

Dikenlere ve çamurlu suya aldırmadan bedenlerimizi yere atıp birbizimizin İLK KEZ gözlerinin içine baktığımız o geçmek bilmez 15 dakika geldi sonra..

Yatmış, yatmış, ve yatmıştık.. Beynimiz bomboş.. Vucutlarımızla, ruhumuzla, korkumuzla, toprağa yakın oluşumuzla, yatmıştık.. Korku yok oldu sonra, sesler yok oldu, boş inanışlar yok oldu, düşünce duvarları yok oldu.. Tüm sahte ne varsa kendimizi sarıp sarmaladığımız, tüm korunaklarımız, tüm kalelerimiz, tüm maskelerimiz yok oldu işte... Sadece gözler kaldı.. Sadece çıplak bakışlar ve nefesler..Ve kalp atışlarımız...

O yüce sessizlik.. O ulu yaşanmışlık.. O büyük tecrübe.. Bizi silkeledi..

O gece koğuşta yeni kişiler vardı benim için .. Hem de çok önemli kişilerdi artık ..

19 adamdılar.. Ve hepsi farklı coğrafyalarda, kendi istekleri dışında tesadüfen doğmuş, ve yine tesadüfen aynı çatı altında bir araya gelmiş 19 kardeştik.. (Bu arada, hiçbirşeyin tesadüf olmadığını gösterecek olan Tanrı’mız bize bu büyülü senaryoyu yazdığında belki de çoktan bize bakıp uzak bir yerlerde kıs kıs gülüyordu..)

Mardin, Bitlis, Muş, İstanbul, Edirne, Hatay...

Arap, Kürt, Çerkez, Laz, Türk, Ermeni, Ortodoks, Müslüman, Alevi, Hristiyan...

Uzun, kısa, orta boylu, tombul, sıska..

Siyah saçlı, sarışın, mavi gözlü, ela gözlü, kepçe kulaklı, 4 parmaklı, topal...

Her ne idiysek, farklıydık..

(İlk bakışta..)

Ama aldanmayın..

O gün görmüştük birşeyi.. O gün hissetmiştik sanki bir yerimizde..

Bir yerlerde, göğüs kafesi ardında bir şey vardı.. İçgüdülerimizin kaynağı olan ve içsel kelebeklerimizin uçuştuğu duygularla coşan...Yüreklerimiz vardı.. Hatıralarımız vardı.. Bizi korkutan, ağlatan, sevindiren, coşturan...Yaşadıklarımız vardı..

Vardı işte gizemli bir güç.. Bizi “BİR” , birlikte kılan..

Ve en önemlisi... Eğer AYNI ORTAMDA yaşandıysa bir tecrübe, bir bağımız vardı artık tecrübeyi yaşayanlarla.. Damgalanmıştık çünkü bu yazgı ile..

“Bu gün, bu yerde, bu zaman diliminde aynı şeyleri yaşadılar, birbirlerine baktılar ve hatırladılar kardeş olduklarını” ..

Askerdeydiler..

Korkularını gördüler gözlerinde insana dair, sevinçlerini yaşadılar dudaklarındaki gülücüklerde, güven duygusunu tazelediler birbirlerine dokunurken..

Birbirlerinden kaçmaya gerek olmadığını işte o günlerde anladılar..

O günlerde anladılar, yaşadılar, ve öğrendiler.. Tozlu ve saman kokan kitaplardan öğrenemeyecekleri bir ton tecrübe ve dersi ... Pratik yapmanın, yaşamanın, GERÇEKLEŞTİRMENİN değerini o günlerde anladılar.. Cesur insanlardı onlar.. Kaçmadılar yazgılarından...Gözlerini açık tuttular... İlerlediler, ve gördüler.. Öğrendiler..

Daha çok kaynaştılar, daha çok insan oldular, daha çok yakın kıldılar kendilerini Tanrı’ya..

Yalnız olmamak güzeldi çünkü.. Zengin bir ekip olmak güzeldi diğer insanlarların farklılıklarıyla..

Ve yeterliydi...

Uhu ile birbirine geçmiş iki kağıdı kim ayırabilir ki (onları yırtmadan?)

Çünkü her koparılış bir yırtılıştır, her yırtılış bir yaradır insan benliğinde.. Ayrılıklar bozar bizi, kurutur cildimizi, üzer ve hatta yok eder ruhlarımızı..

Solarız kolayca belki de..

Belki “yabancı” sanarız birbirimizi..

Oysa,

Okyanus, uzaktan bakınca büyük ve acımasız gözükse de, küçük ve birbirinden farklı damlacıkların bütününden başka nedir ki?

Yani herşeye rağmen ve mutlaka, tüm farklı kardeşler, bir gün bir yerlerde buluşur elbet.. Kurutmaya izin vermeden ruhlarını.. Ve tekrar okyanus olurlar..

Katı ve acımasız komutlara gerek duymadan, sakince ve usulca kendi yaşanmışlıklarını yaratırlar.. Kendi şiirlerini yazarlar.. Kendi bestelerini çalarlar.. Kendi şarkılarını söylerler ...

Neresi olsa fark etmez... Kardeşliğin şarabını tadabilmek için.. Bir gün bir yerde.. Bir delikte, bir pencerede.. Ya da bir duvarın ardında... Sadece insan olmanın YETERLİLİĞİNİ hatırlayıp kadeh kaldırırlar ve...

“Şerefe!”

Ve bu tecrübe yeter onlara, bir daha ayrılmamak için .. Çünkü birbirlerinin gözlerine YAKINDAN bakmışlardır artık.. Korkacak bir şey olmadığını o an anlamışlardır..

Zengin, kaliteli, zevkli, uyumlu, güçlü, çalışkan bir hayata ancak o zaman adım atarlar.. Robinson Cruose’leri, kulelerde yaşayanları, zihinlerinde boş safsatalar tutanları, atmasyondan hikaye yaratanları, egoizme sarılanları ve tüm sahteliği seçenleri alt ederler , birlik olarak..

Birlik olurlarsa, BİR olurlarsa, o zaman yeni bir dünya yaratabilmek için fırsatları olur...

Onların yaratacağı yeni dünya, rüyalarda yaşayıp UYANMAKTAN korkan tüm diğer insanları kıskandırmak için, silkelemek için, kendine getirmek için bir “YAT” komutu olur belki.. Sadece insan olduğumuzu.. Sadece damla olduğumuzu okyanusta, toz tanesi olduğumuzu rüzgarda ve bir gün yine toprak olacağımızı unutanlara ders olur onların yaratacağı yeni dünya.. (Orkun Kumkale - 5 Nisan 2008; Afrika Gazetesi, KKTC)


Dr. Tahir Tamer Kumkale
16 Kasım 2009 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale