27 HAZİRAN 2017 Salı

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanların Ramazan Bayramını kutluyorum.

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






AK Parti'nin açılımları ikiz yasaların doğal bir neticesidir. Bu yasalar kaldığı sürece bölünme kaçınılmazdır
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 24 Ağustos 2009 Pazartesi 

Milletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1924)

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün “ Kürt sorununun çözümü için çokiyi bir fırsat yakalandı” sözleri ile başlayan Kürt açılımı gündemi altüst etti. İçeriğinin ne olduğu hakkında henüz tek kelime söylenmeden sadece açılım kelimesi dahi ülkemizi “açılımcılar” ve “açılım karşıtları” olarak bölmeye yetti.

Başbakan Erdoğan’ın Kürt açılımı hakkında TBMM parti grubunda partili vekillerini ağlatan hamasi konuşmasını dikkatle dinledim. Daha sonra konunun koordinasyonu için görevlendirilen İçişleri Bakanı Atalay’ın çok iyi niyetli olarak gördüğüm çalışmalarını da takip ediyorum. Ve Ak Partinin gerçekten yıllardır ülkemizi kana bulayarak her iyi atılımın önünde engel olarak duran terör konusuna köklü ve kalıcı bir çözüm getirmek için yola çıktığına inanmak istiyorum.

Şu ana kadar açılımın içeriği ile ilgili olarak PKK, İmralı ve DTP’den başka somut öneri getirildiğine dair basında bir açıklama görmedik. Hükümetin henüz ne yapmak istediğine dair verilerini ortaya koymadan siyasi partilerden destek vermelerini beklemesi kanaatimce yanlıştır. Nitekim MHP böyle bir girişimin her şekilde karşısında olduğunu açıkça beyan etmiştir. CHP ise daha esnek davranarak açılım paketinin içini gördükten sonra fikrini beyan edeceğini açıklayarak doğrusunu yapmıştır. Konu son derece ciddidir. Ayaküstü söylemlerle, derinliği olmayan temelsiz tedbirlerle kalıcı çözüm üretilemeyeceği kesindir. Bu bakımdan sürecin fikri safhasının uzun tutulmasında ve her yönü ile değerlendirilmesinde yarar vardır.

Orduda “ Stratejide yapılan hatalar, taktik başarılarla düzeltilemez.” şeklinde çok geçerli bir temel düşünce vardır. Örneğin; siz Yunanistana karşı bir askeri harekât yapmayı plânlıyorsanız, yığınağınızı Trakya’da yapmak zorundasınız. Bu harekât için Ankara’da yığınak yaparsanız daha Yunanistan’a ayak basmadan yollarda kaybolursunuz.. İşte bu örnekten yola çıkacak olursak yönetim, açılım konusunda öncelikle kendisini bu süreçte başarısız kılacak temel sorunları ortadan kaldırmak zorundadır.

Başbakan Erdoğan’ın, sorunun kendi sorunları olmadığını ve herkesin bu konuda bildiklerini ve fikirlerini ortaya koymaları gerektiğini söyleyerek iyi bir başlangıç yaptığını düşünüyorum. Ve bende bu ülkede yetişen ve özgün düşüncesini her platformda açıkça belirten bir yazar olarak konuya ilişkin temel düşüncelerimi açıklamak istiyorum..

Bugün görülen manzara şöyledir; Öldürülen teröristlere şehit muamelesi yapılması ve devlet erkanının hazır bulunduğu törenlerde saygı duruşunda bulunulması, PKK’nın Eruh ve Şemdinli baskınlarını yaptığı 15 Ağustos 1984’ün DTP tarafından görkemli törenlerle adeta zafer günü olarak kutlanması, DTP’in konunun çözümü için olmazsa olmaz şartın Abdullah Öcalan’ın doğrudan muhatap olarak alınmasını göstermesi, Abdullah Öcalan’ın İmralıdan yaptığı açıklamalarla adeta muzaffer bir komutan edasıyla Türkiye Cumhuriyeti devletini tehdit etmesi, devletin güvenliğini sağlayan askerlerin silahlarını bırakmasının teklif edilmesi, DTP milletvekillerinin bölgeden Kürdistan olarak bahsetmeleri ve her fırsatta ayrılıkçı fikirlerini dile getirmeleri, Türkiyenin Doğu ve Güneydoğusunu içine alan bağımsız Kürdistan haritalarının ortalıkta sıkça dolaşmaya başlaması, terörle mücadele etmiş her rütbeden askerlerin terör örgütü üyesi suçlaması ile birer birer tutuklanarak hapsedilmeleri düşünen beyinleri karmakarış etmiş ve millet, “ne oluyoruz”demeğe başlamıştır.

Oysa bütün bu olanlar birden bire ortaya çıkan gelişmeler değildir. Bu yaşananlar uzun süre devam eden ve yasal çerçeve içinde oluşan çok doğal gelişmelerin sonuçlarıdır.

Bazı düşünürlere göre ABD’nin Iraktan çekilme takvimine uygun olarak zamanı geldiği için düğmeye basılmıştır. Uzun süredir yürütülen kamuoyu oluşturma çalışmaları neticesinde halkın yeterince hazırlandığına karar verilmiş olacak ki hiç beklenilmeyen zamanda Türkiye hiç olmaması gereken bir mecraya doğru süratle sürüklenmeye başlamıştır. İyi yönetilemediği takdirde sonu ülkenin üniter yapısını ortadan kaldıracak bir bölünmeye sebep olabilecek bu gidişin nasıl durdurulabileceği konusunda henüz somut adımlar atılamamıştır. Karşıt söylemler ve suçlamalar giderek sertleşmekte ve taraflararası diyalog süreci hızla ortadan kalkmaktadır. Yakın vadede süreci Türkiye lehinde sürdürecek herhangi bir çalışma da görülmemektedir.

Evet, bugün Türkiye, 4 Haziran 2003 yılında İkiz Yasaların TBMM’de kabulu ile taahhüt ettiğimiz gibi bizzat devlet eliyle süratle bölünmeye götürülüyor. Bu yasaların kabulünden itibaren geçen altı yıl boyunca bu yasaların uygulamasına yönelik çıkarılan AB Uyum Yasaları, Vakıflar Kanunu v.s gibi bir seri kanun ile günümüzdeki açılım sürecini bölünme istikametinde yönlendirecek uygun ortam hazırlanmıştır. Bugün Ak Partinin açılımlarına karşı karşı koyan ana muhalefet CHP ve MHP ne yazık ki İkiz yasaların çıkarılmasında sessiz kalarak adeta bugünlerin hazırlanmasında iktidara ortak olmuşlardır. Şimdi iş işten geçmiştir. Konu tamamen yasal prosedürü içinde ceryan etmektedir. DTP’in eylem ve söylemleri tamamen bu yasaların verdiği sınırlar içinde kaldığı için hızla bölünmeye gidildiği görülmesine rağmen ülkenin varlığı ve bütünlüğünü korumakla görevli devlet güçleri harekete geçememektedir. Peki neydi bu İkiz yasalar hafızamızı tazeleyelim.

Pek çok konuda Ak Partinin hazırladığı kanunları veto eden Cumhurbaşkanı Sezer nedendir bilinmez 'İkiz Sözleşmeler' diye anılan 'Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi' ve 'Medeni Siyasi Haklar Sözleşmesi' başlıklı uluslararası sözleşmeleri hiç bir engel çıkarmadan aynen onaylamıştır.

Bu sözleşmelerin kanunlaşması ile yıllardır ülkemizi anarşi ve terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği bir savaş arenası haline getiren dış güçler çok sevinmişlerdir. Çünkü artık eskisi gibi yorulmayacaklardı. Şimdiye kadar gayri kanuni yollardan hayli zorlanarak yürüttükleri bölücülere destek faaliyetlerini bizim kabul ettiğimiz İkiz Yasalar vasıtasıyla çok daha kolaylıkla yerine getireceklerdi. Yani, bizim yasalarımıza dayanarak ve tamamen yasal yolları kullanarak ülkemizi yeniden terör cehennemine çevirebileceklerdi.

Peki bir devlet böyle bir kötülüğü kendi kendine yapabilir ve kendi bindiği dalı göz göre göre kesebilir miydi.? Yetmişiki milyonu temsil eden Atatürk’ün kurduğu kutsal TBMM’ de görev yapan temsilcilerimiz bilerek ve isteyerek böyle bir hata yapabilirler miydi? Bunların cevapları ne yazık ki olumsuz olmuştur. Yapılamaz denilenler yapılmıştır.

O günlerde Asmalı Konak’ dizisindeki Bahar’ın kanser olmasını günlerce tefrika eden boyalı basınımız ile reyting yarışında geri kalmamak için her yolu deneyen tele voleci görsel medyamızdan çıt çıkmamıştır. İkiz Yasaların imzası yok farz edilmiştir.

İkiz yasalar’ın tam 37 yıllık bir mazisi vardır. İşte tam otuzyedi yıl bekleyen “Siyasi ve Medeni Haklar” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar” başlıklı uluslararası sözleşmeler AKP ve CHP Milletvekillerinin oylarıyla 4 Haziran 2003 günü jet hızıyla kanun haline getirilmiş ve sözleşmeler 37 dakikadan daha az bir zamanda TBMM’de onaylanmıştır.

Detayına girmeden bu iki yasanın getirdiklerini birkaç cümle ile özetleyelim; Bu yasalar; ülkemizde yaşayan halklara, her türden etnik topluluklara, mezheplere, farklı toplumsal kökenlere, tarikatlara, cemaatlara ve yerel gruplara kendi statülerini özgürce tayin etme hakkı vermektedir. Türkiye, imzaladığı bu uluslararası sözleşmelerle tanıdığı hakları, yani “halkların kendi kaderini tayin hakkını” ve diğer hakları uygulamaya geçirmek için gerekli düzenlemeleri yapmayı taahhüt etmektedir.

Sadece bu kadarıyla baktığımız zaman dahi bu yasalarla; ülkemizde yıllardır büyük mücadele verdiğimiz, binlerce şehidimize malolan bölücülük faaliyetlerine uluslararası hukuk açısından, her alanda destek veren bir hukuki zemin sağlanmaktadır. Üniter Türkiye’yi öngören Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu yasalarla adeta geçersiz kılınmıştır.

11 Eylül saldırısından sonra dünyayı yeniden yapılandırma iddiası ile yola çıkan ABD, hiçbir uluslararası hukuk kuralını tanımadan Afganistan ve Irak’ı işgal etmiştir. Oysa ABD’nin bu iki ülkede değiştirmek için savaş açtığı Taliban ve Saddam rejimlerini bizzat kendisinin yarattığı bütün dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir. İşte İkiz Yasalar, ABD gibi davranabilecek küresel güçlere milli kanunları çerçevesinde önemli bir imkan sağlamaktadır. Yapacakları ülkeleri içeriden fethetme faaliyetini yasal hale getirmektedir.

Bir bakıma ülkemizi yıllarca derinden etkileyen bölücü teröre yapılan uluslararası dış destek yasal hale getirilmiştir. Bu yasalar Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde başarıyla denenmiş ve bu ülke insanları birbirleri ile kıyasıya çarpışarak bölünmüştür. Bu örnek ortada iken Türkiye’de benzeri bir faaliyetin kolaylıkla organize edilebileceği bir zemin meydana getirilmiştir.

Türkiye’nin gündemine aniden gelen İkiz Sözleşmelerin TBMM’ne sevk tarihleri de dikkat çekicidir. Abdullah Gül Hükümeti birinci sözleşmeyi, ABD’nin Irak’a saldırı hazırlıklarını yoğunlaştırdığı 23 Aralık 2002’de TBMM’ne sunmuştur. İkinci sözleşme ise ABD’nin Irak işgalini tamamlamasından hemen sonra 25 Nisan 2003 günü gönderilmiştir. Türkiye tarafından burada “Ey ABD, sen büyük ve güçlüsün. Senin her şeye gücün yeter. Bak biz kendi elimizle gelip bizi dövmen için eline sopa veriyoruz.” denilmek istenmiştir.

4 Haziran 2003 günü kanun haline getirilen her iki yasanın en tehlikeli maddesi birinci maddeleridir. Bu madde; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. Sözleşmeye taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir.” şeklindedir.
Yani bununla sadece ülke içindeki değişik millete mensup vatandaşlara değil, kendini bu topluma entegre edemeyen bütün topluluklara halk statüsü verilerek kendi siyasi kaderini tayin hakkı tanınmaktadır. Demek ki ( X )Topluluğu; “Ey Türkiye Cumhuriyeti. Biz seni istemiyoruz. Biz bu topraklarda ( Y ) adı ile ayrı bir devlet kurmak istiyoruz.” Veyahut ta; “Biz seninle yaşamak istemiyoruz. Biz ( Z ) devletine bağlanmak istiyoruz. Şimdi gel bize yardım et ve bu işimizi yasalara uygun şekilde kolaylaştır” diyebilecektir.

T.C. Anayasasının “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlıklı “Dördüncü Bölümü” 66 ncı Maddesinde Türk Vatandaşlığı tarif edilmiştir. Buna göre; “ Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’ tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür." İşte bu madde varken ikiz yasaların TBMM’ den geçmesi son derece tehlikeli bir durum yaratmıştır. Atatürk daha 1930’larda “ Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir. Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir” derken bu günleri aklına bile getirmemiştir.

Bölgede güçlü bir Türkiye’nin varlığını istemeyen dış güçlerin eline verilen imkanlar bununla da sınırlı değildir. Sözleşmenin ikinci maddesinde; “ Bu Sözleşmeye taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan ... kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.” denilmektedir. Devamla; “Sözleşme ile tanınan hakların, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin uygulanacağını” kesin bir dille açıklamaktadır. Bu şekilde ülkede mevcut, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, aşiretlere, yerel gruplara da kendi statülerini özgürce geliştirme hakkı tanınmaktadır. Çünkü bunların hepsi dinsel ve toplumsal köken kapsamı içinde mütalaa edilmektedir.

Bunun açık anlamı şudur; Bu maddelere dayanarak her hangi bir kişi, herhangi etnik grubun, mezhebin veya tarikatın üyesi olduğunu öne sürebilecektir. Ve bu gruba özgü “siyasî, kültürel, sosyal ve ekonomik özgürlük” hususlarında kendilerine ayrıcalık verilmesini isteyebilecektir. Yasaya göre kendilerine yardımcı olacağını taahhüt eden Türkiye’nin bu uygulamaları yapmadığını görürse, konuyu uluslararası zeminlere taşıyarak yardım alabilecektir. Bunun adına demokrasi diyorlar. Ama bu demokrasi açılımının Türkiye’yi bindiği dalı kesen adam durumuna düşüreceğini görmezlikten geliyorlar.

İkiz Kanunların yürürlüğe girmesi ile irticai kesimin yıllardır sürdürdükleri “her cemaat kendi hukukunu yaşası” şeklindeki talepleri de kabul edilmiştir. Yani, Türk hukuk sistemi yerine etnik grupların, cemaatlerin, tarikatların hukuku geçmiştir. Atatürk’ün Türkiye’sinde bu mümkün olabilir mi ? Bunun cevabı elbette hayırdır.Ama netice ortadadır.

Yasalara göre diğer bir bölünme imkanı da ekonomik alan kullanılarak sağlanmıştır. Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklara İlişkin Sözleşmenin 1inci Madde, 2 nci Fıkrasında “ Bütün halklar, ... kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.” denilerek, milli ekonomide olması gereken bütünlük kavramı kaldırılmıştır.

Buna göre, yurt sathına yayılmış olan ve 72 milyonun malı olan ekonomik değerler halkların yaşadıkları bölgelere göre ekonomik parçalara bölünmektedir. Milletin tamamının ekonomik ihtiyaçlarının yerini yerel ve etnik çıkarlar alması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bunun telaffuz edilmesi dahi korkunçtur. Çünkü, Trakya ayçiçeğini kendisi için kullanmak isterken, Raman Dağı petrolünden sadece Batmanlı vatandaşlarımız istifade edebilecektir.

Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’ne göre anayasal organların dışında yeni bir “Denetim Organı” da oluşturulmaktadır. Bu organ vasıtası ile isteyen halklar, cemaatlar, tarikatlar Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde uluslararası mahkemelere dava açabileceklerdir.

Özetlersek, İkiz Yasalar ülkemizin birlik ve beraberliğini sağlayan temel yasaları kökten sarsmıştır. Ayrıca bölücülerin menfaatleri doğrultusunda uygulamalara da açık olduğundan pek çok gizli kapaklı faaliyetin bu yasalar vasıtasıyla açıkça yapılabileceği de ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak; bugün üzerinde fırtınalar kopartılan açılım süreci tamamen ikiz yasaların verdiği güvence altında sürdürülmektedir. Bu yasalar kaldığı sürece DTP’nin öncülüğünde Kürt ayrılıkçılarının ve bunlar örnek alınarak ülkemizdeki diğer etnik ve dini grupların ayrılıkçı faaliyetleri birbirini takip edecektir. Osmanlının Anadolu Birliğini sağlaması ve Anadolu beyliklerini denetim altına alabilmesi tam 300 yıl sürmüştür. Yeniden bölünmelere tahammülümüz olmadığı kesindir.

Açılım yönünde Ak Partinin toplumun her kesiminin düşüncelerini almak için gösterdiği olağanüstü çabalar İçişleri Bakanı Atalay tarafından bizzat sürdürülmektedir. Bu çabaların devam edeceği de açıkça görülmektedir. Kanaatimce bu çabaların bu şekilde devamı ile başarıya ulaşılması mümkün değildir. Eğer Ak Parti gerçekten terörün kökünü kazımak istiyorsa ve açılımı bu maksatla başlattı ise öncelikle stratejide doğru adımı atmalıdır. Yani, milli birlik ve bütünlüğümüzün devamı ve üniter yapının muhafazasını engelleyen ikiz yasaları derhal kaldırmalıdır. Bu yasalar kaldığı sürece kazanılan taktik başarılar sonuç vermeyecek ve bölünme kaçınılmaz olacaktır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Ağustos 2009 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale