23 Nisan 2017 PAZAR

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Müslüman Türkler'de 'Dinler arası diyalog ve hoşgörü' yalanı
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 11 Aralık 2004 Cumartesi 

Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1925)

HRİSTİYAN ALEMİNİN MÜSLÜMAN TÜRKLER ÜZERİNDEKİ 'DİNLER ARASI DİYALOG ve HOŞGÖRÜ' YALANINA ALET OLMAYALIM.

Türkiye'de alışmadığımız şeyler olmaya devam ediyor. Dünyada bütün dinlere hoşgörü içinde yaklaşan ve inananları ibadetlerinde serbest bırakıp, onlara daima hoşgörü ile yaklaşan tek millet olan Türklerin ve T.C.Devletinin Hoşgorü Merkezi adı altında yerler oluşturmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Bu merkezler eğer açılacaksa; diğer dinlere hoşgörü ile bakmayan, sadece kendileri gibi inanmadıkları için diğer dinlerin mensuplarını katleden ülkelerde veya diğer din mensuplarına düşmanlığın yaygın olduğu ülkelerde ibret alınması için açılmalıdır. En azından ben böyle düşünüyorum.

Bir kaç gündür basın organlarımız Antalya’da yapılan “Hoşgörü Merkezi” ile ilgili haberleri geniş bir şekilde naklen gündeme taşıdılar. Antalya’nın Belek bölgesinde, 50 bin metre karelik bir alan üzerine, 1,4 trilyon lira harcayarak, bir kilise, bir cami ve bir sinagog inşa etmişiz ve bu alanın adına da “Hoşgörü Merkezi” adını vermişiz...

Bu haberi duyanların aklına ilk gelen sorular; Acaba daha önce Antalya’da diğer dinlerin mensuplarına karşı bir hoşgörüsüzlük mü vardı? Şimdi bunun olmadığını göstermek için mi böyle bir merkez açma ihtiyacını duyduk? oluyor.

Bu merkezi “Belek Turizm Yatırımcıları Birliği” yaptırmış. Yani Özel sektör yapmış. Birlik yöneticileri ;“Dünyaya hoşgörü mesajı vermek adına böyle bir proje geliştirdik” diyorlar. Demek ki birilerinden bu bölgede hoşgörü olmadığına dair duyumlar almışlar.

“Hoşgörü Merkezi”nin kurulduğu Kadriye'nin Ak Partili Belediye Başkanı Hüseyin Kantoz daha da ileri gidiyor ve; “Belek temsili bir Kudüs olacak” demek gafletinde bulunuyor. Bu başkan herhalde Kudüs'ü hiç bilmiyor. Tarihte ve şu anda Kudüs’te dökülen Müslüman kanından ve Müslüman halka karşı hâlâ devam eden katliamlardan haberi yok herhalde. Belediye Başkanının bilmesi gereken bir husus daha vardır. Oda; dinlerin buluşması gereken yer, her üç dince kutsal sayılan, ama son ellialtı yıldır Siyonistlerin elinde Müslüman katliamlarının yapıldığı Kudüs’tür. Antalya ise kurulduğu günden beri süregelen huzur ortamı ile böyle bir merkezin kurulacağı en son bölgelerin başında gelmektedir.

Buraya kadar yapılanlar mahalli yöneticilerin işgüzarlığı ve belkide daha fazla yabancı turist celbi için gerçekleştirdikleri bir tanıtım organizasyonu olarak düşünülebilirdi. Ve merkezin açılışı basit bir yerel törenle sessiz sedasız yapılabilirdi.

Fakat böyle olmadı. Ak Parti Yönetimi bu olayı medyaya ve dolayısıyla dünyaya taşıdı. Ve BELEK'teki bu cami, kilise ve sinagogun yan yana olduğu, 3 büyük dinin mensuplarının bir arada ibadet edebileceği ve Belek Turizm Yatırımcıları Birliği tarafından yapılan “Dinler Bahçesi” adını verilen kompleksin açılışını 8 Aralıkta görkemli bir törenle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bizzat yaptı. Turizm ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu, ruhani liderler ile aralarında AB Dönem Başkanı Hollanda Başbakanının da bulunduğu çok sayıda yerli ve yabancı davetlinin katıldığı bir açılış gerçekleşti. Başbakan Erdoğan’ın konuşma yapacağı kürsüye çıkarken Avrupa Birliği Marşının çalındığını medyamız gururla halkımıza duyurdu.

Türkiye'nin medeniyet tarihindeki önemine yakışan bir projenin hayata geçirildiğini söyleyen Başbakan Erdoğan, bu projenin sembolik öneminin ötesinde dünyanın her yerinde yankılanması gereken bir mesaj verdiğini belirtti ve devam etti;

"Biz bu ülkenin çocukları olarak yüzyıllardır barış ve kardeşlik içinde yaşadık. Hâlâ da bu çaba içindeyiz. Türkiye'yi ziyaret eden turistler, hoşgörüye hayran kalarak ülkelerine dönüyorlar. Eksiklerimiz var; bunun bilincindeyiz. Zaman içerisinde süratle aşabilmenin gayreti içindeyiz. Dünya birbirine yaklaşırken ne yazık ki huzur ve barış aynı ölçüde sağlanamıyor. Bunu da çevremizde görüyoruz. İnsanlığın müşterek değerleri yerine ayrılıklar üzerinde duruluyor. Dinler Bahçesi'nin bir örnek teşkil etmesi gerekiyor. Bu bahçe ayni zamanda bir insanlık bahçesidir.”diyor. Ama bunun Türkiye için bir ilk olmadığının altını çizen Erdoğan, “Fatih Sultan Mehmet'in Hıristiyanlara kötü davranılmaması konusundaki fermanı ile 2. Sultan Aldülhamid zamanında inşa edilen Darülacezede de cami, havra ve kilisenin yan yana yapıldığını da” hatırlatıyor. Ve sonunda Türkiye’nin ne kadar hoşgörü sahibi bir ülke olduğu böylece bütün dünyaya kanıtlanmış oluyor…

Son iki yıldır giderek artan misyonerlik faaliyetlerine sahne olan ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bilmesek ve dini inançlarımızın bu oyunlara alet edildiğini görmesek belki bizde bu yapılanları hoşgörü gözlüğü ile görebileceğiz. Ama gerçek bu değil.

Çünkü ülkemizdeki Misyonerlik faaliyetleri giderek artıyor. Bin yıldır Müslüman Türklerin vatanı olan Anadolu topraklarında din kisvesi altında siyasi entrikalar çevriliyor. Siyasi emellere alet olmuş, kara cübbeli, kara vicdanlı din adamı görüntüsündeki birtakım karanlık yüzlü insanlar, sapık ve sapkın kişiler milletimizin saf ve temiz dini duygularından istifade ederek onları gizli oyunlarına alet etmek istiyor.

Bunların kullandıkları sloganlar da çok masum ve insancıl görünüşlü. “Dinler arasında Diyalog kurmak istiyoruz” ve “Çeşitli dinlere mensup insanlar arasında hoşgörü ortamını geliştirmek istiyoruz”diyorlar.

Bilindiği gibi dünyadaki Katolik Hıristiyan aleminin güçlü yöneticisi Papa ile emrindeki Vatikan memurları Millenyum adı verilen üçüncü bin yılı kendilerine göre sapkın bir fikir olarak değerlendirdikleri Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya hasretmişlerdir. Her Katolik din görevlisi doğal olarak misyonerdir ve misyonerlerin Hıristiyanlığı yaymak ve herkesi Hıristiyan yapmak gibi vazgeçilemez dini görevleri vardır.

“Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” sloganlarıyla dünyayı Hıristiyanlaştırma ve Batının ayrılmaz köleleri haline sokma projesi plânlandığı gibi adım adım uygulanmak istenmektedir. Papa John Paul'un 2000 yılına girerken (24 Aralık1999’da) yayınladığı tarihi mesajda diyor ki; "Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bir yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Şimdi ise Üçüncü bin yılda Asya'yı Hıristiyanlaştıracağız." Bu sözleri daima hatırlamalıyız…

---------------------------------------------------

Papalığın bu bin yıldaki hedefleri büyüktür. Hedef dünya nüfusunun yarısından çoğunu üzerinde bulunduran Asya’nın Hristiyanlaştırılmasıdır. Ve ilk hedef doğal olarak Asya’nın giriş kapısını tutan Türkiye’dir. Bu beyinleri şartlanmış papazlar Türkleri Müslüman dünyasının güneşi gibi görmekte ve bu toplumdan kazanacakları her Hıristiyanlaştırılmış Müslüman’ın diğer Müslümanlara da örnek olacağı fikriyle hareket etmeyi prensip olarak kabul etmişlerdir...

Bunların ve ülkemizdeki kandırılmış yandaşlarının kullandığı terim “Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü”dür. Fakat ben dinler arası diyalog nasıl yapılacak bugüne kadar anlayabilmiş değilim. Sen Hristiyan alemi olarak, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak ve İslam dinini hak din olarak kabul etmeyeceksin. Sonra da gelip dinler arası diyalogdan bahsedeceksin.

Mantıken böyle şey olmaz diyorsunuz . Ama oluyor. Avrupa’nın gerçek yüzü işte bu. Aslında onlara teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü onlar bu fikirlerini, yani Islâmı kabul etmediklerini saklama ihtiyacı duymuyorlar. Açıkça her platformda yetkili din adamları vasıtasıyla söylemekten de sakınmıyorlar… Ama biz anlamamakta ve gerçekleri görmemekte direniyoruz.

Konuyu özetleyecek olursak; “Dinler arası Diyalog”; Katolik Kilisesi'nin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Onların inancına göre Tanrı (Allah); Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir...

1964 yılında 2 nci Vatikan Konsilliği sırasında Papa VI.Paul'ün direktifleri ile 'Hıristiyan Olmayanlar Sekreterliği’ kurulmuştur. 1973 yılında sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano; Sekreterliğin yayın organı Bulletin'deki bir yazısında, diyalogdan ne kastettiğini şöyle açıklamıştır.

“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, kilisenin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer almaktadır.” Yani açıkçası bu görevin sahibi biziz demektedir.

“Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası”nın 1984 yılından beri başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken; "Papa VI Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinler arası diyalog, kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir" diyerek gerçek niyetlerini açıklamıştır.

Bizde birkaç yıldır başlatılan “Dinler arası Diyalog” çalışmalarının başını Fethullah Gülen Cemaati çekmektedir. Bu cemaat yanlılarının kurduğu “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” tarafından her yıl düzenlenen“Abant Toplantıları” ile periyodik takvime sokulan faaliyetler serisi son günlerde kilise kurma çalışmaları yürüten misyonerler eliyle çok yoğunlaşmıştır.

Atatürkçü kesim tarafından çok eleştirilen Fethullah Gülen’in Vatikan ziyareti de bu amaca yönelik faaliyetlerden biridir. Gülen’in Papaya yazdığı mektuptaki şu ifadelerde konuyu bütün yönleri ile ortaya koymaktadır.

“Papa Altıncı Paul Hazretleri tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog için Papalık Konseyi / PCID misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik..." (M. Fethullah Gülen / Rabbin aciz kulu. ZAMAN Gazetesi, 10 Şubat 1998).

Görüldüğü gibi Papalık kendi emellerine hizmet edebilecek güçlü bir cemaati de yanına almış bulunmaktadır. Diyalog kavramının savunucu din adamları tarafından Müslümanlık bütünüyle yok farz ediliyor. Oysa Müslüman Türkler asırlarca tebaası durumunda bulunan Hıristiyanların kilise ile ilgili iç işlerine, Protestanların veya Süryanilerin dini vecibelerini yapmalarına, Musevilerin şeriatlarını uygulamalarına hiç karışmamıştır. Biz onlara tam bir dini özgürlük getiriyoruz. Ama onlar tanımadıkları İslâm'a ve Müslümanlara daima karışıyorlar. Bu konuda Vatikan başta olmak üzere yıllardan beri kapalı kapılar ardında pek çok gizli toplantılar yapılıyor, şer planlar ve programlar hazırlanıyor, insanlar görevlendiriliyor, çok ciddi meblâğlara ulaşan paralar harcanıyor. Kendilerine yardımcı olabilecek kişi ve kuruluşlar için her türlü desteği vermekten kaçınılmıyor.

Hıristiyan ve Musevilerin bütün bu faaliyetleri İslâm ülkelerinin ve Müslüman halkın yararına yapmadıkları kesin. Çünkü onlar bizim dinimizi kabul etmiyorlar ki bizim iyiliğimizi istesinler. Bizimle diyalog kurmak ve halklarımız arasında hoşgörü sağlamak istesinler. Biz onların dinini, peygamberini, kitabını aynen kabul ediyoruz. Hak dini olarak kendilerine saygı gösteriyoruz. Çünkü Kur’an böyle emrediyor. Aslında onlar,HOŞGÖRÜ adı altında kendilerinin bizi Hıristiyanlaştırmak için yaptıkları çalışmaları hoş görmemizi, gözlerimizi kapamamızı, onların çalışmalarına diyalog adı altında yardımcı olmamızı istiyorlar.

Biz Müslümanlar hem Hazret-i Musa'ya, ve hem de Hazret-i İsa'ya iman ediyoruz, peygamber olarak kendilerine inanıyoruz. Ama onlar bizim Peygamberimizi tanımıyorlar. Böyle bir inkâr ortamında ne dinler arası diyalog ve nede hoşgörü olur. Hoşgörü zaten Müslüman olmanın en önemli vasıflarından biridir. Dışarıdan zorlama ile hoşgörü mümkün değildir…

------------------------------------------

Ne yazık ki içimizdeki bazı safdiller ve fikir yoksunu garip cemaat üyeleri eliyle “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü"nün gönüllü havariliği yapılmaktadır. Bu şer güçlere yeni hareket alanları açılmakta ve korunup kollanmaktadır. Şimdi, milli ve manevi değerlerimizi hiçe sayan bu gafiller sürüsü ile etkin bir şekilde mücadele etmenin ve bunların maskesini yırtarak halkı bunlara karşı koymaya ve verilecek mücadelede saf tutmaya çağırmanın zamanı gelmiştir.

Şimdi artık susma değil. Konuşma zamanıdır. Doğruları halka anlatma ve onları bu büyük tehlike karşısında uyarıp bilinçlendirme zamanıdır.

Haç ve Siyon yanlıları Türkiye'de ve İslâm dünyasında saf ve temiz Müslüman istemiyorlar. İslam’ı bütün sadeliği ilke yaşayan mütedeyyin çoğunluk onları rahatsız ediyor. Çünkü onlara; nüfus kağıdında Müslüman yazan, domuz eti yiyen, içki içip kumar oynayan, İslam’ın yapılmasını menettiği her türlü günahı işleyen, ama hoşgörülü (!), kendilerine benzetilmiş, milli kültür ve dini değerlerine yabancılaştırılmış sulandırılmış sahte fakat çağdaş görünen Müslüman kalabalıklar lazım. İşte şimdi bunu yaratmaya çalışıyorlar...

Sonuç olarak milletçe büyük bir tehdit ile karşı karşıya bulunuyoruz... Milli benliğimizi oluşturan dini değerlerimiz planlı bir şekilde elimizden alınmaya çalışılıyor. Dinler arası diyalog, hoşgörü, dinleri birleştirme toplantıları artık sıkça ve saklanmadan yapılıyor. Müslümanlara şirin görünmek için Mevlana, Yunus Emre gibi din büyüklerimiz arkasına saklanılıyor. Beş yıldızlı büyük otellerin gösterişli salonlarında günlerce süren toplantılar yapılıyor. Su gibi paralar harcanıyor. Diyanet mensupları, Hristiyan misyonerleri, Masonlar, Rotaryenler, Lionsçular, Dr. Moon temsilcileri, Bahaîler, vahabiler, çeşitli tarikatlar ve mezheplere mensup kimseler bir araya getiriliyor.

Kapalı kapılar ardında ne gibi planlar yapıldığını, İslâmcılara (Islâmı pazarlayanlara) ne gibi görevler verildiğini ve karşılığında onlara ne gibi maddi avantajlar sağlandığını bilmemiz mümkün değil. Ama devlet bizim adımıza, bizi korumak maksadıyla bunları bilmek ve tedbir almak zorundadır. İnşallah tedbir almakta yine geç kalmayız.

İnsanlarımızın beyinleri satın alınıp Türklüklerini kaybetmeden sonuç alabilir miyiz ? Bunu bilemiyorum. Ama ben buradan devletimizin ilgili ve yetkililerini bu büyük tehlikeyi haber veriyorum. Milletimi korumalarını istiyorum.

Çünkü; yüzyılı aşkın bir süredir insanları Müslümanlar değil, Hristiyanlar katlediyor. Hıristiyan Avrupalıların çıkardığı Birinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan, İkinci Dünya savaşı’nda da 30 milyon insan öldü. Faşist Hitler eliyle Hıristiyan Almanlar milyonlarca Yahudiyi gaz odalarında soykırıma tabi tuttular. Sadece Hıristiyan Almanlar değil, hepsi Hıristiyan olan İspanyollar, Portekizliler, İtalyanlar, Fransızlar, Polonyalılar, Romanyalılar, Ruslar ve İngilizler de Yahudi soykırımı yaptılar. Ve bunlar soykırım ile yetinmeyip bunları ülkelerinden de kovdular. Oysa Müslüman Türkler, Hıristiyan Avrupalıların kovduğu Yahudilere kucak açtı, bağrına bastı. Onlara yer verdi, yurt verdi.

Bin yıllık Osmanlı yurdunu işgâle gelenler de Hristiyandı ve biz Müslüman Türkler vatanımızı işgal eden haçlılara karşı bu toprakları savunmak için yüzbinlerce evladımızı şehit verdik. Vietnam’da Hristiyan Amerikalılar bir milyondan fazla insanı öldürdüler. Kıbrıs’ta Müslüman Türk Toplumuna karşı “Kanlı Noel” katliamını yapanlar Hıristiyan Rumlardı.

On yıl boyunca ekonomik ambargo adı altında Iraklı Müslümanları aç ve ilaçsız bırakanlar, 500 bin Müslüman Iraklı çocuğu ölüme mahkum edenler Hıristiyan Amerikalı ve Avrupalılardı. Dün Afganistanı işgal eden Ruslar ve Amerikalılar, ve bugün Irak’ta açıkça soykırım yapanlar da Hristiyanlardı. Bunlara paralel olarak 56 yıldır Filistin’de Siyonist Yahudiler tarafından Müslüman soykırımı yapılmaktadır.

Başta Türk Milleti olmak üzere Müslüman milletlerin tarihinde katliam ve soykırım yoktur. Ama bizim kutsal dinimizi tanımayan haçlı ve siyon zihniyetine sahip milletler kendileri soykırımı uygularken, bu suçlarını örtbas etmek için olmayan bir “Ermeni Soykırımı İddiası” ile bizi suçlayarak kendi çirkinliklerini örtmek istemektedirler. Bu oyuna gelinmemelidir. Bizler Müslüman olarak dinimizin gereğine göre zaten hoşgörülüyüz. Ve Allahın yarattığı en değerli varlık olarak gördüğümüz insana dini inançları ne olursa olsun daima insanca yaklaşım içindeyiz. Bunun aksini iddia etmek tarihi gerçekleri saptırmak olur ki, tarih bilimi bunu affetmez.

Bugün “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü” adı altında bize yaptırılmak istenen tutum ve davranışları bizim değil, onların yapması gerekiyor. Çünkü “Hoşgörü” bizim genlerimizde var. Tarihin hiç bir devrinde hoşgörüden nasibini alamamış Hristiyan aleminin tarihi; sadece diğer din mensuplarının değil, kendi dinlerinden olup ayrı mezheplere mensup olanların da katledildiği olayları bütün çıplaklığı ile ortaya sermektedir.

Sonuç olarak; Müslüman âlemi ve Müslümanların ışığı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu devletin kurucusu Türk Milleti üzerinde din adına utanç verici oyunlar oynanmaktadır. Sırtını bin yıldır birlikte yaşadığı milletine değil de ABD ve AB’li yöneticilere dayayan İstanbul Fener Rum Patrikhanesinin en son tutum ve davranışlarıda oynanan oyunların buzdağının sadece görünen küçük bir kısmıdır.

Aklımızı başımıza alalım ve üzerimizdeki küresel oyunlara alet olmayalım. Her kim olursak ve hangi makamda bulunursak bulunalım “Diyalog ve Hoşgörü” aldatmacalarına destek vermeyelim.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Aralık 2004 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale