21 ŞUBAT 2017 SALI

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net



Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Türkiye Avrupa Birliği'ne muhtaç değildir
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 25 Kasım 2004 Perşembe 

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

AB, TÜRKİYE’YE MUHTAÇTIRBU HUSUS AK PARTİ YÖNETİMİNE ANLATILMALIDIR...

Türkiye, devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla AB’ne tam üyelik müzakerelerinin başlaması için 17 Aralık’ta toplanacak Başkanlar Konseyinin vereceği karara kilitlendi. Yürütme erki her türlü gündemini buna göre ayarladı. Başka hiç bir olay bu önemli tarihi sürecin önüne geçemiyor. Sanki 17 Aralık 2004’te Türkiye ile müzakerelerin başlaması için bir tarih belirlenince milletçe zenginleşeceğiz, huzur ve mutluluğa kavuşacağız. Bir bakıma bayram edeceğiz. Eğer müzakere tarihi verilmez ise neredeyse batacağız. Bütün herşeyimiz bu gün verilecek karar bağlandı.

Aslında bu beklenti ve yönleniş o kadar yanlış ki, bu yanlışın neresinden anlatmaya başlayacağımızı bilemiyoruz.

Bir kere Türkiye mevcut potansiyeli ile başlıbaşına bir güç merkezi. Ayakta durması için hiç bir desteğe ihtiyacı yok. Oysa başkalarının başta tek tek Avrupa Birliği ülkelerinin ve bunların bir araya gelerek oluşturmaya çalıştığı AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var.

Türkiye bugüne kadar onlar olmadan da bu güç coğrafyada ayakta kalmasını bildi. Fakat onların Türkiye olmadan ayakta kalmaları ve birlikteliklerini muhafaza etmeleri biraz zor. Bunu onlar biliyorlar, ama ne yazık ki bizim yöneticilerimiz bilmiyorlar. Biraz dik durup, milli değerlerimize biraz daha sahip çıkarsak, onlara yalvarmamız bir yana onlar gelerek bize yalvaracaklar. “Ne olur bize katılın” diyecekler…

Bu sözlerim kafaları AB ve ABD uşaklığına şartlanmış, cepleri onlar tarafından nemalanmış bir kısım aydınlarımız ve basın kalemşörlerine ters gelebilir. Ama onların bir türlü inanmak istemedikleri ve asla söyleyemeyecekleri gerçek budur.

Türk Milli kültürü ile yoğrulmuş, milli benliğini Türklük şuuru ile doldurmuş ve Türk Tarih bilincine erişmiş düşünen beyinlerimiz ile aziz milletimizin büyük çoğunluğu böyle düşünüyor. Ama bir kere başını öne eğen yöneticilerimizin başlarını kaldırıp’ta bu gerçeği görmeleri çok zor oluyor.

Evet tekrar ediyorum. Avrupa biz bir şey veremez. Bizim gücümüze güç katamaz. Biz eğer istersek onlara çok şey kazandırabiliriz. Onlar bekaları ve dünya gücü olabilmeleri için her zaman bize muhtaçlar. Biz onlara değil.

Avrupa Birliği ülkelerinin mevcut sanayilerini ayakta tutabilmeleri için muhtaç oldukları petrolün musluğu İslam Ülkelerinin elinde ve Ortadoğudadır. AB’ne katılacak Türkiye, hem İslami vasfı ve hemde petrol bölgelerini kontrol eden konumu ile Avrupayı petrole yaklaştıracaktır. Yoksa petrol, ABD’nin kontrolunda kalmaya ve AB ülkeleri de ABD’ye bağımlı olmaya devam edeceklerdir.

Halbuki bugün Avrupalıların ortak kanısı olarak Türkiye, istenmeyen ülke konumunda bulunuyor. Elbette bunun sebebi de ülkemizin önce asimile edilemeyecek kadar büyük ve nihayet Müslüman olmasıdır. Oysa yanılıyorlar. Çünkü Türkiye genç ve dinamik nüfusu ile yaşlanan ve aktivitesini kaybetmiş Avrupa’ya dinamizm getirecektir. Avrupa ülkeleri eski sömürgelerinden gelenlerden ve işçi olarak ülkelerine gelip bugün üçüncü nesli yaşayan radikal Müslüman nüfustan hoşnut değildir. Halbuki laik ve Müslüman Türkiye bu huzursuz Müslüman kitleler ile AB kültürlerinin kaynaşmasında bir köprü vazifesi görecektir. Bu husus asla önemsiz görülmemelidir.

Avrupa birliği yaşlı kıtada, yaşlı bir nüfusu barındıran ordusu olmayan, yani dünya güç merkezi olacak potansiyeli ve yaptırım gücü bulunmayan bir kalabalıktır. Dünyanın diğer güç unsurları olan Çin ve Rusya’ya kontrol edemeyecekleri kadar uzaktır. Ayrıca, dünya enerji merkezlerini ve ticaret yollarını üzerinde taşıyan Asya Türk Cumhuriyetlerine uzaktır. Türkiye’ nin AB üyeliği onları, hem dünya güç merkezlerine taşıyacak, ve hem de gerek nüfusu ve , gerekse geniş topraklarındaki dinamik ordusu vasıtasıyla Avrupayı sırtında taşıyacaktır.

Bugün pek çok Avrupalı, Türkiye’nin üyeliği konusunda isteksiz görünüyor. Ve bu yüzden Ankara’ya diğer aday ülkelerden daha farklı muamele yapılmasına hiç bir itirazda bulunmuyorlar. Aksine Türkiye karşıtı olmak Avrupalı muhalefet partilerinin popülaritesini de arttırıyor ve bunlar halkın Türkiye hakkındaki bilgisizliğinden oy almak için yararlanıyorlar.

Türkiye’nin üyeliğine karşı beslenen bir diğer kaygı da, Türkiye’nin katılışının, sakin yaşayan Avrupalıları Ortadoğu’daki karmaşaya daha yakın bir hale getireceği korkusudur. Oysa duygularını değil de akıllarını kullansalar Türkiye’yi içine aldıktan sonra AB’nin Ortadoğu politikalarında gerçek bir aktöre dönüşeceğini ve dünya barışını şekillendirmede söz sahibi olacaklarını anlayacaklardır...

Denilebilir ki, Türkiye’siz bir AB sadece bölgesel bir güç olarak kalır. Türkiye ile küresel bir oyuncu haline dönüşür ve dünyanın yönetimine ortak olur.

Avrupa, Ankara olmadan da hayatta kalabilir; ancak Türkiye’nin de dahil olduğu bir Avrupa kendini aşma şansını yakalayacaktır. Bizim ne bugün ve ne de yarın Avrupa Birliğine üye olmaya ihtiyacımız yoktur. Eğer gerçekten güçlü olmak ve dünya gücü olarak dünyanın gidişatına yön verecek bir konuma gelmek istiyorlarsa Avrupa’nın bize ihtiyacı vardır.

Bize ihtiyacı kesin olan Avrupa ülkeleri önünde eğilip bükülüp yalvarmaya gerek yoktur. Eğer böyle bir ortaklıkta birilerinin eğilip bükülmesi ve taviz vermesi gerekiyorsa bu Avrupa kanadı olmalıdır.

Çünkü gelişen ve güçlenen Uzakdoğu Devletleri, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve İslam Ülkeleri ile her alanda işbirliği içine girebilme gibi alternatiflere sahip, dünyanın coğrafi merkezinde yer alan Türkiye’nin gücü sanıldığından daha büyüktür. Ama son 40 yılda bu gücün farkına varan yöneticilerimiz iktidar yapmaya gücümüz yetmemiştir...

Bunun için dik durmasını beceremedik. Eğik olan başımıza şamar atılmasını da önleyemedik...
-------------------------------------------

AB ile ilgili serüvenimizi irdelemeye devam ediyoruz... Avrupa Birliğine aday olan ve kabul edilen ülkelerin üyelik süreçleri incelendiğinde Türkiye’ye yapılan tek taraflı ve haksız uygulamaların hiçbirini görmemiz mümkün değildir. Buna en gerçekçi misâl baştan sona yanlışlarla dolu Gümrük Birliği Uygulaması’dır. 1995’te yürürlüğe giren ve zamanın iktidarınca muhteşem bir zafer gibi gösterilen GÜMRÜK BİRLİĞİ uygulaması tam bir aldatmaca ve büyük bir fiyaskodur. Ancak sömürge devletler ile onların efendileri arasında yapılabilecek bir anlaşma olan Gümrük Birliği Türk ekonomisini tamamen felç etmiştir. Türk insanını fakirleştirmiştir. Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda elde ettiğimiz kazanımların yok pahasına elimizden çıkmasına neden olmuştur. Eskilerin deyimi ile -ONLAR ORTAK BİZ PAZAR- olmuşuzdur.

10-15 yıl süreceği tahmin edilen ve sonunda girip giremeyeceğimiz belli olmayan üyelik müzakereleri için önümüze yığacakları engeller manzumesinin neler olabileceği 6 Ekim 2004 tarihli AB Komisyon Raporu ile belli aşağı yukarı belli olmuştur. Bunlar bu süreçte başımıza neler gelebileceğinin tipik bir göstergesidir.

Kıbrıs ile ilgili olarak 1960 Antlaşmalarından doğal hukuki haklarımız ortada apaçık dururken, Türk Toplumu ile birlikte yaşamaya HAYIR diyen Kıbrıs Rum Kesimini tek taraflı bir şekilde ve bütün hukuki kazanımlarımızı göz ardı ederek AB üyesi yapmaları dahi bu birliğin Türkiye’ye karşı ne kadar ön yargılı olduklarını ispat etmektedir.

AB karşısında bugünkü tutum ve davranışımız,"Türk Yönetimlerinin emperyalizme tamamen teslim olduğu ve yabancıların destek ve yardımından başka çaresinin kalmadığı" şeklinde görülmektedir. Bunun sebebi olarak ta ülkenin iç ve dış borçları gösterilmektedir. Gerçekten hesapsızca alınan iç ve dış borçlar ülkemizin milli gelirini aşmıştır. Ödenecek borçların faizlerini dahi bütün vergi gelirlerimiz ile karşılamak mümkün değildir. Borç alarak borç faizi ödemek sarmalına girilmiştir. Üretim durdurulmuştur. Vatandaşlarımız uzun yıllar hiç çalışmadan, para ile para kazanmak, yani faizle geçinmek gibi bir batağa sürüklenmiştir. İşsizlik tarihimizde görülmeyen boyutlara ulaşmıştır. Sonunda her alanda dışa bağımlı bir durum meydana getirilmiştir.

Aslında ülkemiz bu duruma kazaen ve birdenbire düşmemiştir. Bilerek, isteyerek planlı, programlı ve zamanlı bir çalışma ile uzun vadede bu duruma düşürülmüştür. Atatürk'ün emrinde ve yönetiminde silah zoru ve şehit kanı ile kaldırdığımız kapûtülasyonlar ile son kuruşuna kadar ödeyerek bir daha gelmeyeceğini umduğumuz Osmanlı Devlet Borçları gibi çok yönlü bir tarihi tecrübeye rağmen gelinen nokta ne yazık ki budur.

İstesek te istemesek te bu tablo emperyalizmin Türkiye'ye karşı kesin bir zaferini göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 24 Temmuz 1923 LOZAN Barış Antlaşması ile egemen bir devlet olduğunu resmen dünyaya tescil ettirmiş, hür ve bağımsız dünya devletleri arasında kendisinin de varolduğunu ilan etmiştir.

Lozan Antlaşması'nın en önemli işlevlerinden birisi de SEVR Antlaşması ile getirilmek istenen sömürge düzenini yırtıp atmış olmasıdır. Aslında çok az bildiğimiz SEVR Antlaşması’ nın 231'den 268'e kadar olan maddeleri Osmanlı'nın nasıl tamamen esir edileceğini ve her alanda nasıl sömürüleceğini gösteren Mâli ve İktisâdi hükümleri içermektedir. Bu maddelerin aynen kabul ettirilmesi amacıyla Lozan'da çok önemli tartışmalar olmuştur. Türk Heyetine çok baskı yapılmıştır. Lozan Antlaşmasını eleştirenler ve kabul edilen maddeleri eksik bulanlar; bu iki antlaşmanın mâli hükümlerini karşılaştırdıkları zaman Lozan'ın kendisini sömürge gibi gören o zamanın süper güçlerine karşı kazanılan çok önemli bir zafer olduğunu göreceklerdir.

Oysa o zamanın sömürgeci büyük güçlerinin bu şartları kabul ederken akıllarından geçenler ve kendi aralarına anlaştıkları konu aynen şöyle idi. "Evet Türkler askeri ve siyasi büyük bir zafer kazanmışlardır. Fakat ekonomik açıdan tamamen sıfır durumundadırlar. Bütün güçlerini harcamışlardır. Şimdi Ekonomik açıdan her şeye sıfırdan başlayacaklardır. EMEK yoktur. SERMAYE yoktur. BİLGİ yoktur. KREDİ yoktur. İNSANGÜCÜ yoktur. YOL yoktur. OKUL ve ÖĞRETMENİ yoktur. TECRÜBESİ yoktur. Bu yokları, kendiliğinden var etmesi ise hiç bir şekilde mümkün değildir. Bırakalım Türkler hür ve özgür olsunlar . Ama biz onları daima ekonomik açıdan sömürmeye devam edeceğiz. Çünkü ihtiyaç duyacağı her şey bizde var. Her sahada bize muhtaçlar."

Bugün girmeye çalıştığımız. Bizi aralarına kabul etsinler diye karşılarında kırk takla attığımız Avrupalı Sömürgeci dostlarımızın gerçek düşünceleri özetle buydu. Bu konuda tamamen haklı idiler. Çünkü yoktan bir şeyin varolduğu o güne kadar görülmemişti. Fakat onların unuttuğu bir husus vardı. Türklerin iyi ve yetenekli liderler elinde olmazı oldurduğuna tarih sayfaları şahitti.

Nitekim, bütün bu yoklardan tankını, topunu, uçağını çağın teknolojine uygun olarak kendisi yapabilen; parası değerli; tek kuruş borcu olmayan ; tam bağımsızlığını kazanmak için İthalat- İhracat arasında ülke bazında eşitlik ilkesi koyabilen huzurlu ve istikrarlı bir ülke yaratılmıştır. Bu olağanüstü gelişme asırlar içinde değil, Mustafa Kemâl ATATÜRK' ün Cumhurbaşkanı olduğu 15 yıl içinde kaydedilmiştir.

Atatürk ve arkadaşlarının büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdikleri bu özgürlük ve tam bağımsızlık vasfının 81 yıl sonra günümüzde geldiği nokta bu ülkeyi sevenleri son derece üzüyor ve rahatsız ediyor. Bütçe gelirlerinin giderlerine eşit olduğu bir süreç; her ne olursa olsun "siyasi bağımsızlığın mutlak bir ekonomik bağımsızlıktan geçeceği" esası ile hareket edildiği bir dönem; insanların üretime katkıda bulundukları oranda üretimden eşit pay aldıkları muhteşem bir devir; yani unutulmaz ATATÜRK’lü günler bugün çok gerilerde kaldı.
--------------------------------------

AB ile ilgili serüvenimizi irdelemeye devam ediyoruz... Bugün artık Devlet Bütçemizi ayni DUYÛN-U UMUMİYE idaresinde olduğu gibi IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tanzim ediyor. Yabancı heyetlerin biri gidip biri geliyor. Gelen heyetler ülkemizin tarihi ve turistik güzelliklerini görmeğe değil; bize akıl vermeye, bizi denetlemeye ve bize hesap sormaya geliyorlar.

Atalarımız yüzde yirmi Türk Nüfusun gücüne dayanarak bugün topraklarında 40 civarında egemen bayrak dalgalanan 24 milyon Km. karelik bir Cihan Devleti'ni 600 yıl yönetiyor. Sonra bugün en güçlü olmamız gereken bir çağda, ve her alanda yeterli bir potansiyele erişmişken, dün senin emrinde olanlar bugün aynen sömürgelerinde olduğu gibi seni denetlemeye ve yönlendirmeye gelsinler. İşte bunu anlamak ve anlatabilmek çok zor...

İşte bizim Avrupa’ya girmeden önce elbirliği ile çözeceğimiz hususlar bunlar. Bu adamlar hava sahamızı kullanıyorlar haberimiz olmuyor, denizlerimizi kullanıyorlar haberimiz olmuyor. Şimdi büyük bir pişkinlik ve cüretle kanunlarımızı nasıl yapacağımıza, kime ne maaş vereceğimize ve ne kadar arpa ekeceğimize kadar işimize burunlarını sokuyorlar. İşgal sonrası Osmanlı topraklarında yapamadıklarının daha fazlasını bugün yaptırarak adeta tatmin oluyorlar...

Nato’ya yeni girdiğimiz dönemlerde, yani daha işin acemisi iken ülkemizin en ücra köşelerine yerleşen Amerikan tesislerine o bölgeden sorumlu olan Türk komutanlarını sokmazlardı. Yani kendi topraklarımızda bizi korumak amacıyla kurulan ve bizim emrimizde gibi görülen tesislere Türklerin girmesi kesinlikle yasaktı. Sonra biz bunları teker teker ülkelerine gönderdik. Ama şimdi görünen o'ki, bunları kapıdan gönderiyorsun, bacadan geri geliyorlar.

30 yıldır Avrupa'da çalışan vatandaşımıza öz oğlunun tatilini yanında geçirmesi için yaptığı en basit müracaatta dahi, konsolosluk kapılarında köle muamelesi yaparak bin bir müşkülat çıkartan zihniyet; hiçbir tahdide tabi tutulmadan elini kolunu sallayarak sınırımızdan giriyor. Üst düzey izzet-itibar görüyor. Kendi ülkemizde bize rağmen, bizi adeta denetliyor. Akıl veriyor. Kafa tutuyor. Ülkenin temeline dinamit koyanlara gözümüzün içine baka baka arka çıkıyor, onlara destek veriyor. Ve bunu hep yapıyor. Bizde elbirliği ile bütün bunlara seyirci kalıyoruz. Ondan sonrada meydanlarda vatan, millet, bayrak nutukları atıyoruz.

İşte ben diyorum ki; biz bütün bunları çözmeden Avrupa’ya girersek onların gerçek bir esiri oluruz. Bu bakımdan ben şimdi bu halimizle, yani dik durmasını öğrenmeden bizi almamalarının daha doğru olacağını değerlendiriyorum.

Şimdi bizim neden ve nasıl Avrupalı olmak istediğimizi kısaca irdeleyelim; Bilindiği gibi Türkiye’nin uzun bir süre askıya aldığı AB’ne giriş süreci ABD Başkanı CLİNTON’ un 1999 yılı Kasım ayında AGİT ( Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ) İstanbul Toplantısı öncesinde yaptığı çok önemli ve tarihi bir açıklama ile yeniden ivme kazandı.

ABD Başkanı CLİNTON bu toplantıdaki konuşmasını; "Türkiye yeni yüzyıla yön verecek bir ülkedir ve Türkiye'nin her yönden istikrar içinde bulunması gereklidir. Türkiye’ nin Avrupa Birliği dışında tutulmasının hiç bir ülkeye yararı olmayacaktır. Avrupa Birliği adaylığı için Türkiye'ye verdikleri destek devam edecektir. " şeklinde tamamlamıştır.

Başkan Clinton' un uzak görüşlü ve ciddi bir devlet adamına yakışır tarzdaki bu ifadeleri kesinlikle duygusal değildi. Tam anlamıyla gerçekçiydi. Her kelimesi doğruydu ve kelimeler özenle seçilerek söylenmişti. Clinton istemeyerek de olsa tarihi bir gerçeği vurgulamıştı.

Ne yazık ki son yıllarda bizim gerçek değerimizi ve gücümüzün ne olduğunu hep yabancılardan öğreniyoruz. Kendi kendimizi mutlaka bir başkasının teyidi ile kabul ettirmeye çalışıyoruz. Bilindiği gibi tarih ilmini en çok kullanması gereken kişiler siyasetçiler ve yöneticilerdir. Tarih her alanda yöneticilere fikir ve eylemlerini tanzim etmede en büyük yardımcıdır. Tarihini bilmeyen ve her ne sebeple olursa olsun geçmişini araştırmaktan kaçınan yöneticiler daima milletlerini hüsran ve mağlubiyetle tanıştırmışlardır. Tarihler bunun binlerce örneği ile doludur.

Yine hepimizin bildiği gibi biz Türklerin ataları; Süleyman Paşa komutasında ilk defa sallarla Çanakkale Boğazını aşarak Gelibolu'da Avrupa topraklarına ayak bastılar. Anadolu Türkleri’nin 1300’lü yıllarda bu şekilde başlayan Avrupalı kimliği hiç değişmeden günümüze kadar devam etti. Daima batıya ilerleyen Türklerin ileri harekâtı Avrupa’nın yarısına yakın bir bölümünü egemenliği altına alarak 1700’lerde Viyana önlerinde durdu.

Bundan 1500 yıl öncede Batı Hun İmparatorluğu ve onun efsanevi lideri Attila ile Türkleri yakından tanıyan ve Türk egemenliğine alışık olan Avrupalılar bu defada güneyden gelen Türklerin idaresine girdiler. Türk yönetimi; bölgede 500 yıl süren adalet, güven, huzur, istikrar ve refah'ın bir simgesi oldu. Atalarımız Osmanlılar fiilen Avrupalı idiler. Türkiye Cumhuriyeti’ nin Avrupalılığı ise 24 Temmuz 1924 'de Lozan Barış Antlaşması ile dünyaca kabul edildi. Atatürk batı medeniyetine ulaşma hedefini gösterirken biz zaten Avrupa’daki topraklarımız ile Avrupa’dan fiilen hiç kopmamıştık.

İkinci Dünya Harbini müteakip Avrupa'nın siyasi coğrafyası tamamen değişti. İkinci büyük ve köklü siyasi değişiklik S.S.C.B.' nin yıkılması ve Sosyalist - Komünist sistemlerin çökmesi üzerine yaşandı. Doğu Avrupa ve Balkanlar 1990'lardan itibaren yeniden şekillendi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 1945'ten itibaren Avrupa Devletlerinin oluşturduğu bütün sistemler içinde ya kurucu üyeler arasında, yada ilk giren ülkeler içinde yer aldı. Bugüne kadar görev aldığı bu kuruluşlarda kendisine verilen görevleri en iyi şekilde yapmaya gayret gösterdi ve gerçek bir Avrupalı olduğunu bugün bizden önce AB üyeliğine kabul edilen pek çok Doğu Avrupa ülkesinden çok önceleri kanıtladı.
------------------------------------------

AB ile ilgili serüvenimizi irdelemeye devam ediyoruz... Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 1945'ten itibaren Avrupa Devletlerinin oluşturduğu bütün sistemler içinde ya kurucu üyeler arasında, yada ilk giren ülkeler içinde yer almıştır. Türkiye' nin dahil olduğu bu teşekküllerin bir kısmı şunlardır.
* KAİK : Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi
* KEİB : Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı
* NATO : Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı
* BAB : Batı Avrupa Birliği
* AK : Avrupa Konseyi
* AG : Avrupa Grubu
* BAPG : Bağımsız Avrupa Proğram Grubu
* AGİT : Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
* EFTA : Avrupa Ticaret birliği
* AB : AVRUPA BİRLİĞİ

Yukarıda sayılan teşkilatlardan en sondaki AVRUPA BİRLİĞİ ile olan ilişkilerimiz bu yazımızın ana konusunu teşkil ettiğinden bu teşkilatı biraz daha iyi tanıyalım. AVRUPA BİRLİĞİ: 25 Mart 1957 tarihinde 2 nci Dünya Harbi sonrasında Avrupa'nın yaralarının sarılması ve güçlendirilmesi, gelecekte bir "Avrupa Birleşik Devletleri" ne dönüştürülebilmesi için; Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İspanya, İtalya, İsveç, Luksemburg, Hollanda, İngiltere ve Yunanistan'ın üye olduğu ülkeler arasında kurulmuş bir teşkilattır. Başlangıçta Avrupa Ekonomik Topluluğu olan ismi, 7 Şubat 1992'den itibaren Maastriht Anlaşması ile Avrupa Birliği olmuştur.

Amaçları: Gümrük Birliğine dayalı bir ekonomik birleşme sağlamak, mal, işgücü, kişi ve hizmetlerin serbest dolaşımını temin etmek, üçüncü ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi ve ticaret politikası uygulamak, ortak bir para sistemine girmek, siyasi ve askeri alanda entegrasyona ulaşmaktır.

Türkiye; Avrupa Topluluğu ile bundan tam 41 yıl önce 12 EYLÜL 1963 tarihinde Ankara’da ortaklık anlaşması imzalamıştır. Toplam süresi 20 yıl olan HAZIRLIK, GEÇİŞ ve SON olmak üzere üç dönemi müteakip Türkiye’nin tam üye olması gerekiyordu. Ancak 1973' te hazırlık döneminin bitmesine rağmen, Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında gümrük ve ekonomik politikalar üzerinde yeterli uyum sağlanamamış ve üyelik geciktirilmiştir. Türkiye Turgut ÖZAL’ın başbakanlığı döneminde; 1987 de yeniden tam üyelik için başvurmuştur.

Üyeliğin geciktirilmesinde; Yunanistan'ın veto etmesi faktörü olduğu kadar, İnsan haklarının ihlâli, Kıbrıs sorunu, ekonomik kalkınma hızının düşüklüğü, yüksek enflâsyon, hızlı nüfus artışı, Türk işgücü potansiyelinin ve genç nüfusun fazlalığının Avrupa'yı tehdit etmesi gibi gerekçeler gösterilerek üye değil, ADAY ADAYI dahi olamadık.

İstanbul’da Kasım 1999'da 54 ülkenin katılımıyla yapılan AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ) toplantısında Türkiye’nin Aday Adaylığı adeta gayri resmi olarak belirlendi. Aralık 1999'da yapılan Helsinki Zirvesinde Avrupa Topluluğuna önümüzdeki yıllarda katılması düşünülen 12 yeni ülkeden sonra Türkiye'nin de resmen Aday Adayı olduğu ilan edildi. Bu şekilde tam üyelik ve entegrasyon için çalışmalara başlandı.

Sadece Aday Adaylığı konusu dahi basın ve yayın organlarımızda çok abartıldı. Çok büyük işler başarılmış gibi büyütüldü. Oysa biz zaten Avrupalıyız. Avrupa’nın her alanında biz varız. Topluluk içinde olmasak bile topluluk üyesi ülkelerle her türlü ortak ilişkilerimizi her alanda zaten sürdürüyoruz. Bu topluluğa tam üye olduğumuzda da bugünkünden çok fazla bir değişiklik beklememek gerekir. Bu bize lütfedilen bir hak değildir. Gelişen siyasi ilişkilerin tabii sonucudur.

Ben şahsen 700 000 nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi, Estonya, Letonya ve Malta gibi ülkelerle bizi eşit ve bir bakıma onların gerisinde gören Avrupalı zihniyetinin bize kazandıracağı fazla bir şey olduğunu zannetmiyorum. Fakat yeni bir kavram olarak sunulan Avrupalı Kimliğini kazanmanın siyasi, sosyal ve kültürel hayatımıza şimdiden büyük ölçüde egemen olduğunu ve beyinlerimizi teslim aldığını görebiliyorum...

Oysa bizim gibi devletlerin kimseye verilecek tavizi olmamalıdır. Bizim coğrafyamızda bulunan, yeterli potansiyele sahip, imparatorluk tecrübesi olan bir milletin hiç bir desteğe de ihtiyacı yoktur. Buna rağmen iyi yönetilemediğimiz dönemlerde bizimle dost ve bir arada olmak isteyen ülke ve kuruluşlar hep bizden taviz istiyorlar, hakları olmadığı halde hep bizden hesap soruyorlar. Oysa ortada görülen gerçek TÜRKİYE'NİN AVRUPA’SIZ OLABİLECEĞİ, fakat AVRUPA'NIN TÜRKİYE’SİZ OLAMAYACAĞI' dır.

S.S.C.B.' in dağılmasından sonra kurulan Türk Cumhuriyetleri dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahipler. Türkiye sınırından, Japon Denizine kadar uzanan ve Türkistan olarak adlandırabileceğimiz büyük ticari alan; Avrupa' ya ancak Türkiye üzerinden açılabilir. Avrupa ise bu alana ancak Türkiye üzerinden girebilir. Bu bizim gücümüzün göstergesidir.

Benim kanaatime göre TÜRKİYE' AB üyeliği; Avrupayı dünyanın bu en zengin bölgelerine ve en kalabalık Asya pazarına bağlayacaktır. İşte Clinton' ın bahsettiği Türkiye’nin önemi; bu kilit ülke olma durumundandır. Başkan Bush’un Büyük Ortadoğu Politikasında Türkiye’ye biçtiği rol de bununla bağlantılıdır. ABD’nin başta Başkan BUSH olmak üzere bütün devlet kademeleri, ile AB ülkeleri yönetimleri üzerinde Türkiye lehinde baskı kurmalarının sebeplerinden biri IRAK için destek ise de bir diğeri de Türkiye’nin bu stratejik önemidir.
--------------------------------------------

AB ile ilgili serüvenimizi irdelemeye devam ediyoruz... Türkiye birliğe sorunsuz olarak kabul edilmesinde bir mahzur bulunmayan Slovenya, veya Malta değildir. Bu gibi devletler AB potasında erimeye mahkumdur. Oysa Türkiye bu potayı kendine göre şekillendirecek güce sahiptir. Avrupalı işte bunun farkındadır.

Bu yüzden Türkiye rolünü iyi oynamalıdır. Elindeki kozları iyi kullanmalıdır. Bizi biz yapan milli değerlerimizden ve binlerce yıllık Türk kültür değerlerimizden asla taviz verilmemelidir. Avrupalının ekonomik ve teknolojik seviyesine ulaşmaya EVET. Fakat Avrupa’nın Hristiyan kültürü ile yaşama heves ve gayretlerine ise şiddetle HAYIR dememiz gerekmektedir. Avrupalının hükmedici davranışı bize örnek olmalıdır. Ayrıca Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı olaylardan da örnekler almamız gerekmektedir. Bildiğimiz gibi Avusturya’da halkın oyları ile seçimleri kazanan ırkçı ve faşist bir partinin koalisyon hükümetinde yer alması, bütün Avrupa devletlerinin çok şiddetli protestolarına sebep olmuştur. Sonunda hükümete giren parti lideri şiddetli baskılar sonucu istifa etmek durumunda bırakılmıştır. Kendi kültürlerine bunu yapanların bize ne yapacakları hususu iyice irdelenmelidir.

Biz zaten devlet ve millet olarak 1500 yıldır Avrupalıyız. Bu gerçeği değiştirmek mümkün değildir. Tarih ve coğrafyanın inkarı olur. Buna rağmen AVRUPA BİRLİĞİ' ne tam üye olarak bizi kabul etmeyeceklerini biliyorum ve buna kesinlikle inanıyorum. 17 Aralıkta yapmamız için önümüze bir yığın engeller yığacaklarını değerlendiriyorum. Bununla birlikte buraya alınmamakla çok önemli bir kaybımızın olmayacağına da inanıyorum.

Şimdi yapılması gereken en önemli iş; yöneticilerimizin kafalarını önlerinden kaldırarak artık ileriyi görmeye çalışmak olmalıdır. Avrupa Birliği üyeliğini fazla abartmadan ve milli değerlerimizden hiç taviz vermeden, sahip olduğumuz kilit rolleri unutmadan karşılıklı işbirliği esaslarına uygun bir entegrasyona gidilmelidir.

Bana göre; Türk Kimliği, Avrupalı Kimliğinden büyüktür ve daima bir adım öndedir. İşte bu kimliği korumamız için;

- Cebimize biraz daha fazla para girecek gerekçesiyle daima taviz verdiğimiz ve yok olmasına yardımcı olduğumuz bizi binlerce yıllık geçmişten bugüne taşıyan Türk Kültür değerlerimizde sahip çıkalım.

- Bizi 21 inci yüzyılın lider ülkesi yapacak yeni hedef ve stratejiler belirleyelim. Bütün gücümüz ve heyecanımızla bu yeni hedefe kilitlenelim.

- 1963 yılında bu gerçeği görebilse idik boş vaatlerle geçirilen bu 41 yılda nelere sahip olabilirdik bunları düşünelim.

- " Zararın neresinden dönülürse kardır" atasözünü kendimize şiar edinelim. Ve çok kısa sürede her alanda çok daha iyi yerlere geleceğimize inanalım.

Sonuç olarak; Anayasamızda yer alan Atatürk Milliyetçiliği; yakalara göstermelik Atatürk rozeti takıp meydanlarda "Atam seni çok seviyoruz. Daima İzindeyiz " diye nutuk atmak değildir. Atatürk Milliyetçiliği; Atatürk Türkiye’sinin varlığına, bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine, manevi değerlerine, gelenek ve göreneklerine, ve O' nun yıktığı sömürge zihniyetine karşı çıkmaktır.

Türkiye büyük ülkedir. Güçlü ülkedir. Bölgesinde ve çevresinde lider ülkedir. Türk Milleti ise binlerce yıllık Türk Kültürü ile mücehhez büyük bir millettir. Biz milletçe ve devletçe ülkemizde yaşanan bizi sömürge gibi gösteren çirkin manzaraları hak etmiyoruz. Tarihimiz diğer milletler ve kültürlerle çok iyi diyaloglar ve işbirliği içinde binlerce yıl bir arada yaşayabildiğimizi göstermektedir. Bize Avrupa’da olmak değil, Avrupalı kafasına sahip olmak yakışır. Aslında milletçe 1500 yıldır bu kafaya sahibiz. İyi yönetimler elinde milletimizin çok güzel şeyleri yapabileceğimize tarih şahittir.

Türk Milleti 3 Kasım’da önemli bir karar verdi. Kooalisyon hükümetleri ile dertlerine çare bulunmadığını gördü. Ak Parti’yi tek başına iktidar yaptı. Eline kullanabileceği 367 milletvekillik büyük bir güç verdi. Çalışmalarına engel olabilecek her türlü muhalefeti ortadan kaldırdı. Herşeyden üstün olan halk desteğini vererek sonuna kadar kullanmak üzere bu partiye güvenini ortaya koydu.

17 Aralık 2004’e çok az bir zaman kaldı. Bu tarih belki de ülkemizin geleceği açısından bir milat olacaktır. Buradan yöneticilerimize bir kere daha sesimi duyurmak istiyorum. Siyaset; Devlet işlerini yönetme ve yönlendirme sanatıdır. Siyasetçiler ise; ülkenin bütün milli güç unsurlarını kullanarak ülkeyi yönetir ve milletini belirlediği milli hedefler doğrultusunda yönlendirir.

İyi ve istikrarlı bir yönetim, önce kendi halkının güvenini kazanır ve hizmetleriyle içeride güçlü olmamızı sağlar. Milletin birlik ve beraberliği ile bütünleşen içerideki güç ve istikrar misli ile dışarıya, yani Dışişleri Bakanlığı kanalıyla ve diplomatlarımız vasıtasıyla sürdürdüğümüz dış politikamıza yansır. Eğer içeride kuvvetli değilseniz dışarıda güçlü olmanız asla mümkün değildir. Sizi güçlü kılacak Avrupalı ve ABD’li dostlarımız (!) değildir. Sizin gücünüz milletin desteğinin devamlılığından hayat bulmaktadır.

Milletin isteği de ülkeyi AB’nin kölesi olarak görmek değildir. Milletin sesine kulak verin. Başınızı dik tutun. Size bu yakışır...

Şimdi sabırla ve dikkatle başarılı olmanızı gözlüyoruz...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
25 Kasım 2004 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale