23 AĞUSTOS 2017 PAZARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Raporlara tepki beklememeliyiz
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 14 Kasım 2004 Pazar 

Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin asırlar süren arayışlarının özü ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalidir.
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1928)

İKİZ YASALARI KABUL EDEN MİLLETVEKİLLERİMİZDEN AB KOMİSYON  RAPORU İLE AZINLIK HAKLARI RAPORUNA TEPKİ BEKLEMEMELİYİZ...

Ülkemiz üzerinde sürdürülen emperyalist oyunlar dozunu arttırarak mesafe alınıyor. Sağduyu sahibi vatandaşlarımız olanları görüyor, anlıyor. Fakat bir şey yapamamanın acısını yaşayarak kahroluyor. Ülke yönetimine seçerek gönderdiği temsilcilerinin ülkeye sahip çıkacaklarını bekleyerek umutlanıyor. İstediği tepkiyi ve çıkmasını beklediği gür sesi duymayınca umutlarını yitiriyor.

Avrupa Birliği Komisyonunun 6 Ekimde sunduğu İlerleme Raporu içinde açıkça yer alan veya satır aralarına gizlenmiş tuzakları bulmaya çalışırken, Başbakanlıktan yayılan ve her tarafı tuzaklarla dolu "Azınlık Hakları Raporu" ülke gündemine düştü. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" tarafından hazırlanan bu rapor Avrupalıların raporuna pes dedirtecek ifadelerle doluydu. Hele raporu hazırlayan kurumun başında Başbakanlık gibi bir ibare olunca insan ister istemez Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitabesinde vurguladığı; "...Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler..."sözlerini hatırlamadan edemiyordu.

İşte bu iki raporda yer alan ifadeler Cumhuriyetimizin temelini sarsacak kadar tehlike içermesine rağmen konunun muhatapları, yani bizlerin adına ülkeye sahip çıkacak yöneticilerimizden pek ses seda çıkmadı. Yuvarlak sözlerle konu geçiştirilmeye çalışıldı. Hele milletvekilerimizden hemen hemen hiç bir tepki gelmedi. Birkaç sivil toplum kuruluşunun konuları gündemde tutma çabaları da sonuç vermedi.

Oysa konu geçiştirilecek gibi değildi. Mutlaka milli tepki ve milli direncin gösterilmesi gerekiyordu. Şimdi bu tepkinin neden gösterilmediğini irdelemeye çalışalım.

Bilindiği gibi millet adına YASAMA ve YÜRÜTME'yi bizim seçerek TBMM'ne gönderdiğimiz temsilcilerimiz yapar. Bunlar bizim adımıza kanunlar yaparlar ve bu kanunlar yine bizim seçtiğimiz yürütme erki tarafından uygulanır. İşte işin özü burada. Bundan bir buçuk yıl önce TBMM' tarafından kabul edilen ve İKİZ YASALAR olarak isimlendirilen yasalarda bu iki raporda belirtilen hususların aynen önümüze getirileceği açıkça yer alıyordu. Sayın Milletvekillerimiz bunu bilerek, bugün elleri kolları bağlı tepkisiz bir şekilde gelişmeleri seyretmektedirler. Yani olaylar çığrından çıkmış ve kendi akışına bırakılmıştır. İKİZ YASALAR'da kabul ettiğimiz maddeler gözönüne alındığında bu iki raporda belirtilen ifadelerin çok masum olduğu görülecektir.

Yani demek istiyorum ki bunların çok daha ağırlarına muhatap olmayı biz bundan bir buçuk yıl önce kabullenmişiz... Şimdi ise onlar konuşacaklar... Bizim artık söyleyecek tek sözümüz dahi kalmamıştır... 23 Haziran 2003 tarihinde gazeteniz ÖNCE VATAN'dan üç gün süre ile o zaman Cumhurbaşkanı onayını bekleyen İKİZ YASALAR hakkında ciddi uyarılarda bulunmuş ve "bu kanunların imzalanması ile ülkemizin bölünme ve parçalanmasına kendimiz onay veriyoruz" demiştim. İşte şimdi gösterilen bu suskunluk ve tepkisizliğin sebebi bu yasalarla kendimizi bağlamamız ve hareket sahamızın kalmamış olmasındandır.

Bir buçuk yıl öncesine dönelim ve o günkü uyarılarımızı bir kere daha hatırlayalım. Bugün geldiğimiz noktanın daha o günlerden apaçık belli olduğunu ÖNCE VATAN’da yer alan yazılardan bir kere daha hatırlayalım.
--------------------------------------------------------------
"Avrupa Birliğine Uyum Yasaları için AKP Hükümetinin çabaları hız kazandı. Hayırlısı olsun. İnşallah başarırlar. Adamlar bizi almamak için bin bir dereden su getirip-götürürken sonu ne olacağı belli olmayan maceraya dört elle sarılmalarını anlamak mümkün değil.

Konumuz AB değil. Konumuz son günlerde toplumun bütün kesimlerinde en çok konuşulması gereken, fakat nedense büyük bir suskunluk içinde karşıladığımız İKİZ YASALAR.

Bu yasaların AB ile ilişkisi ise, AB konusunda her istenilene incelemeden, irdelemeden, getirip- götüreceklerini tartışmadan EVET deme alışkanlığı sonucunda TBMM’den sessizce geçirilmiş olması.

EVET BİZ; AB üyeliğimiz yolunda hiçbir engel tanımadan istenilen hususlar hakkında her türlü tavizi vermeyi alışkanlık haline getirdik. Teslimiyetçi tavrı; “belki birilerinin hoşuna gider”diye milli politika haline soktuk. Bunun sonunda devletimizin bekası ve Türk Toplumu’ nun huzur ve güveni için yaptığımız büyük yanlışlık konusunda da şimdi susarak olayın üzerinin küllenmesini bekliyoruz. Oysa bu konunun üzerinin küllenmesini beklemeye tahammülü yok.

TBMM'de kabul edilen ve onaylanmak üzere Cumhurbaşkanlığı'na gönderilen 'İkiz Sözleşmeler' diye anılan 'Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi' ve 'Medeni Siyasi Haklar Sözleşmesi' başlıklı uluslararası sözleşmelerin akıbeti hakkında Sayın SEZER’ İN kararını bekliyoruz.

“Bu sözleşmelerin kanunlaşması ile yıllardır ülkemizi Anarşi ve Terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği bir savaş arenası haline getiren dış güçler çok sevinecekler. Çünkü artık eskisi gibi yorulmayacaklar. Şimdi, düne kadar gayri kanuni yollardan hayli zorlanarak yürüttükleri faaliyetlerini Uluslararası yasalar ve bizim kendi koyduğumuz İKİZ YASALAR vasıtasıyla çok daha kolaylıkla yerine getirecekler. Yani, bizim yasalarımıza dayanarak, yasal yolları kullanarak ülkemizi yeniden terör cehennemine çevirebilecekler.
-------------------------------------------

“Peki bir devlet böyle bir kötülüğü kendi kendine yapar mı? Devlet kendi bindiği dalı göz göre göre keser mi? Yetmiş milyonu temsil eden Atatürk’ün kurduğu kutsal TBMM’ de görev yapan temsilcilerimiz bilerek ve isteyerek böyle bir hata yapabilirler mi ? Bunların cevaplarını bulmamız çok zor.

Toplumsal bir cinnet geçiriyor olmalıyız. Asmalı Konak’ dizisindeki Bahar’ın kanser olmasını günlerce tefrika eden boyalı basınımız ile reyting yarışında geri kalmamak için her yolu deneyen tele voleci görsel medyamızdan çıt yok. Sanki bu ülkede yaşamıyorlar? Sanki bu kanunların verdiği imkanlarla ülkede meydana gelebilecek olaylar onları etkilemeyecek ? Anlaşılır gibi değil.

Ben, bilgi ve tecrübem dahilinde anlayabildiklerimi anlamak istemeyenlere anlatmaya çalışacağım. İKİZ YASALAR konusu yeni değil. Tam 37 yıllık bir mazisi var. Bu milletin seçtiği vekiller bu yasaların ardındaki tehlikeyi görmüşler ve tam otuz yedi yıldır kabul etmeyerek büyük bir hizmet yapmışlardır. İşte tam otuzyedi yıl bekleyen “Siyasi ve Medeni Haklar” ve “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar” başlıklı uluslararası sözleşmeler AKP ve CHP Milletvekillerinin oylarıyla 4 Haziran 2003 günü jet hızıyla kanun haline getirildi. 37 yıl bekleyen sözleşmeler 37 dakikadan daha az bir zamanda TBMM’de onaylandı.

İşin garip ve tehlikeli yönü de aralarında bakanların da bulunduğu milletvekillerinin çoğunun yaptıkları işten ve getireceği vahim sonuçlardan haberleri dahi yok. Detayına girmeden bu iki yasanın getirdiklerini birkaç cümle ile özetleyelim;

Yıllardır meydanlarında atılan “ HALKLARA ÖZGÜRLÜK ” sloganlarıyla kan gölüne çevrilen ve amansız bir kardeş kavgasının içine sokulan ülkemizde kabul edilen bu iki yasanın ilk maddeleri; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler ” ibaresiyle başlıyor. Sanırım bu tek cümle dahi kanunların içeriği hakkında yeterli bilgiyi veriyor.

Bu yasalar; ülkemizde yaşayan halklara, her türden etnik topluluklara, mezheplere, farklı toplumsal kökenlere, tarikatlara, cemaatlara ve yerel gruplara kendi statülerini özgürce tayin etme hakkı veriyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de imzaladığı Uluslar arası sözleşmelerle tanıdığı bu hakları, yani “Halkların kendi kaderini tayin hakkını” ve diğer hakları uygulamaya geçirmek için gerekli düzenlemeleri yapmayı açıkça taahhüt ediyor.

Sadece bu kadarıyla baktığımız zaman dahi bu yasalarla; ülkemizde yıllardır büyük mücadele verdiğimiz, binlerce şehit verdiğimiz BÖLÜCÜLÜK FAALİYETLERİNE uluslararası hukuk açısından, her alanda destek veren bir hukuki zemin sağlanmaktadır. Üniter Türkiye’yi öngören Türkiye Cumhuriyeti Anayasası adeta geçersiz kılınmaktadır.

11 Eylül saldırısından sonra dünyayı yeniden yapılandırma iddiası ile yola çıkan ABD, hiçbir uluslararası hukuk kuralını tanımadan önce Afganistan’ı sonra da Irak’ı işgal etmiştir. Oysa ABD’nin bu iki ülkede değiştirmek için savaş açtığı Taliban ve Saddam rejimlerini bizzat kendisinin yarattığı bütün dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir.

İşte İKİZ YASALAR, ABD veya O’nun gibi davranabilecek diğer süper güçlere hem uluslararası ve hem de milli kanunlar çerçevesinde önemli bir imkan daha sağlamaktadır. Yapacakları ülkeleri içeriden fethetme faaliyetini yasal hale getirmektedir.

Bir bakıma ülkemizi yıllarca derinden etkileyen BÖLÜCÜ TERÖRE yapılan uluslar arası dış destek yasal hale getirilmektedir. Buna evet demek, bunu kabul edebilmek terörden çok çekmiş milletimiz için kolay değildir.

Bu yasalar Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde başarıyla denenmiş ve bu ülke insanları birbirleri ile kıyasıya çarpışarak bölünmüştür. Şimdi bu örnek ortada iken Türkiye’de benzeri bir faaliyetin kolaylıkla organize edilebileceği bir zemin meydana getirilecektir. Hiç hesapta yokken ve yıllarca bekletildikten sonra birdenbire Türkiye’nin gündemine gelen İkiz Sözleşmelerin Meclise sevk tarihleri de oldukça dikkat çekicidir. Abdullah Gül Hükümeti birinci sözleşmeyi, ABD’nin Irak’a saldırı hazırlıklarını yoğunlaştırdığı 23 Aralık 2002’de TBMM’ne sunmuştur. İkinci sözleşme ise ABD’nin Irak işgalini tamamlamasından hemen sonra 25 Nisan 2003 günü gönderilmiştir. Burada sanki, Türkiye tarafından ,” Ey ABD, sen büyüksün. Sen güçlüsün. Senin her şeye gücün yeter. Bak biz kendi elimizle gelip bizi dövmen için eline sopa veriyoruz.” denilmek istenmiştir.

Şimdiye kadar geçen 37 yılda hiç bir Cumhuriyet Hükümeti’nin bütün baskılara rağmen cesaret edip Meclise sunamadığı bu iki uluslararası sözleşme AKP tarafından sessiz sedasız ve bu defa Atatürk’ün kurduğu CHP’nin de desteğini alarak 4 Haziran 2003 günü kanun haline getirildi.

--------------------------------------------------------------
“Her iki yasanın en tehlikeli maddesi birinci Maddeleridir. Bu madde; ‘Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir v, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürürler. Sözleşmeye taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir’ şeklindedir.

Yani bununla sadece ülke içindeki değişik millete mensup vatandaşlara değil, kendini bu topluma entegre edemeyen bütün topluluklara halk statüsü verilerek kendi siyasi kaderini tayin hakkı tanınmaktadır.

Demek ki (X) Topluluğu ; bir araya gelip “ Ey Türkiye Cumhuriyeti. Biz seni istemiyoruz. Biz bu topraklarda ( Y ) adı ile ayrı bir devlet kurmak istiyoruz.” Veyahut ta; “Biz seninle yaşamak istemiyoruz. Biz ( Z ) devletine bağlanmak istiyoruz. Şimdi gel bize yardım et ve bu işimizi yasalara uygun şekilde kolaylaştır” diyebilecektir.

T.C. Anayasasının “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlıklı “Dördüncü Bölümü” 66 ncı Maddesinde Türk Vatandaşlığı tarif edilmiştir. Buna göre; “Madde-66. Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’ tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür."

Kanaatime göre, bu madde ortada iken bu iki kanunun apar topar TBMM’ den geçmesi son derece tehlikeli bir durum yaratmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk daha 1930’larda “ Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir. Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir” derken bu günleri aklına bile getirmemiştir.

Bölgede güçlü bir Türkiye’nin varlığını istemeyen dış güçlerin eline verilen imkanlar bununla da sınırlı değildir. Sözleşmenin ikinci maddesinde; “ Bu Sözleşmeye Taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan ... kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.” denilmektedir. Devamla; “Sözleşme ile tanınan hakların, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin uygulanacağını” kesin bir dille açıklamaktadır.

Bu şekilde ülkede mevcut, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, aşiretlere, yerel gruplara da kendi statülerini özgürce geliştirme hakkı tanınmaktadır. Çünkü bunların hepsi dinsel ve toplumsal köken kapsamı içinde mütalaa edilmektedir.

Bunun açık anlamı şudur; Bu maddelere dayanarak her hangi bir kişi, herhangi etnik grubun, mezhebin veya tarikatın üyesi olduğunu öne sürebilecektir. Ve bu gruba özgü “siyasî, kültürel, sosyal ve ekonomik özgürlük” hususlarında kendilerine ayrıcalık verilmesini isteyebilecektir.

Yasaya göre kendilerine yardımcı olacağını taahhüt eden Türkiye Cumhuriyeti’nin bu uygulamaları gerçekleştirmediğini görürse, konuyu uluslararası zeminlere taşıyarak yardım alabilecektir. Eğer bunun adına demokrasi diyorlarsa, bu demokrasinin Türkiye’yi bindiği dalı kesen adam durumuna düşüreceği açıkça görülmektedir.

İkiz Kanunların yürürlüğe girmesi ile irticai kesimin yıllardır sürdürdükleri "her cemaat kendi hukukunu yaşasın" şeklindeki akıl dışı talepleri de kabul edilmiş olacaktır. Denilebilir ki; Türk hukuk sistemi yerine etnik grupların, cemaatlerin, tarikatların hukuku geçecektir. Atatürk’ün Türkiye’sinde bu mümkün olabilir mi? Elbette hayır.

Yasalara göre diğer bir bölünme imkanı da ekonomik alan kullanılarak sağlanmıştır. Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklara İlişkin Sözleşmenin 1inci Madde, 2 nci Fıkrasında “ Bütün halklar, ... kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.” denilerek, milli ekonomide olması gereken bütünlük kavramı kaldırılmaktadır.

Buna göre, yurt sathına yayılmış olan ve 70 milyonun malı olan ekonomik değerler Türkiye halklarının yaşadıkları bölgelere göre ekonomik parçalara bölünmektedir. Milletin tamamının ekonomik ihtiyaçlarının yerini yerel ve etnik çıkarlar alması gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bunun telaffuz edilmesi dahi korkunçtur. Trakya ayçiçeğini sadece kendisi için kullanmak isterken, Raman Dağındaki petrolden sadece Batmanlı vatandaşlarımız istifade edebilecektir. Bunu düşünmek dahi abesle iştigaldir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün insanlığı kucaklayan aşağıdaki görüşlerini bir kalemde silip atan bu düşüncenin mantığı gerçekten ürkütücüdür.

“Milletler yerleştikleri toprakların gerçek sahibidirler. Ancak o topraklarda insanlığın da temsilcisi olarak bulunurlar. Oradaki kaynaklardan kendileri faydalanırken bütün insanlığı da faydalandırmakla yükümlüdürler.-1938- ”

İkiz Yasalar, 37 yıldır rafta bekletilen iki adet uluslararası sözleşmeyi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın da üzerine çıkartmaktadır. Anayasanın; Cumhuriyetin temel esaslarına, devletin ve milletin bütünlüğüne ilişkin bütün hükümlerine aykırı bir düzen önermektedir. Bu sözleşmelerle yurttaşlarımıza getirilen yeni hiç bir hak olmadığı da görülmektedir. Sadece bugüne kadar ülke varlığını ve bölünmez bütünlüğünü tehdit eden eylemleri (uluslararası terörizm hareketlerini) yasal himayeye kavuşturmaktadır.
------------------------------------ DEVAM EDECEK

İKİZ YASALARI KABUL EDEN MİLLETVEKİLLERİMİZDEN AB KOMİSYON RAPORU ile AZINLIK HAKLARI RAPORUNA TEPKİ BEKLEMEMELİYİZ.(4)

Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin asırlar süren arayışlarının özü ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalidir.
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1928)

23 Haziran 2003 tarihinde gazeteniz ÖNCE VATAN'dan üç gün süre ile İKİZ YASALAR hakkında ciddi uyarılarda bulunmuş ve "bu kanunların imzalanması ile ülkemizin bölünme ve parçalanmasına kendimiz onay veriyoruz" demiştim. İşte şimdi gösterilen bu suskunluk ve tepkisizliğin sebebi bu yasalarla kendimizi bağlamamız ve hareket sahamızın kalmamış olmasındandır.

Şimdi bir buçuk yıl öncesine dönüyoruz ve o günkü uyarılarımızı bir kere daha hatırlatıyoruz.. Bugün geldiğimiz noktanın daha o günlerden apaçık belli olduğunu bir kere daha vurguluyoruz...
---------------------------------

Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’ne göre anayasal organların dışında yeni bir “Denetim Organı” da oluşturulmaktadır. Bu organ vasıtası ile isteyen halklar, cemaatlar, tarikatlar Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde uluslararası mahkemelere dava açabileceklerdir. Bunu kabullenmek çok zordur.

Bu yasaların ülke birlik ve beraberliğini sağlayan temel yasaları kökten sarstığını ve bölücülerin menfaatleri doğrultusunda uygulamalara açık olduğunu söyleyebiliriz. Her iki sözleşmenin detaylı incelenmesi ile daha pek çok gizli kapaklı faaliyetin bu yasalar vasıtasıyla açıkça yapılabileceğini de görebiliriz.

Sonuç olarak; Günümüzde Türk Milleti milletçe küreselleşme faaliyetleri karşısında büyük bir milli direnç göstermektedir. Milletimiz Küreselleşme örtüsü altında planlı olarak kaybettirilmeye çalışılan milli değerlerimizi yeniden keşfetmekte, onlara sıkıca sarılmanın heyecanını yaşamaktadır. İnsanlarımızın zengin yaşam kesitlerinden örnekleri konu eden yerli dizilere gösterilen olağanüstü rağbet bunun göstergesidir.

İşte bütün bu güzellikler olurken yangından mal kaçırırcasına çıkartılan bu iki kanuna ilişkin mantıki gerekçeleri bulmakta zorlanıyorum. AKP yönetiminin mutlaka söylenecek mantıkî bir gerekçeleri vardır diyorum. Ama ben bulamıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi kutsal bir müessesenin de ülkeyi esarete ve dağılmaya sürükleyecek böyle yasaları kabul etmesine bir anlam veremiyorum. TBMM kurumsallaşmış ve çok ciddi görevleri başarmış bir müessesedir. Bu Kurumu kişiler değil kurallar ve sistemler yönetmektedir. Böyle bir yanlışa alet olunmasını da kabul edemiyorum.

TBMM yönetimi başta olmak üzere yürütmenin sorumlu isimlerini halkı İKİZ YASALAR konusunda bilgilendirmeye davet ediyorum. Neden ve Nasıl bu sözleşmeler kanunlaştırılmıştır? Biz yanlış düşünüyorsak. Lütfen doğrusunu açıklayın ve bizleri bilgilendirin.

Ben düşünen bir Türk Vatandaşı olarak çıkarılan bu kanunları Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapılmış büyük bir yanlışlık olarak değerlendiriyorum. Bu değerlendirmelerimde inşallah yanılmışımdır. “ Ben abartıyorum. Gözümde büyütüyorum.” Demek istiyorum. Hatalı bir değerlendirme yaptığıma kendimi inandırmak istiyorum. Ama inandıramıyorum. Otuz yıl ülkemin güvenliği için hizmet vermiş, kafa yormuş bir kişi olarak çıkış yolu bulamıyorum.

Milli devleti bütün temel kuralları ile reddeden ve üniter Türk Devletinin yasal olarak bölünme sürecini başlatacak bu yasaları çıkartan AKP Hükümetinin ve TBMM’nin bir kere daha çıkan yasaları gözden geçirmesini arzu ediyorum. Şimdi bütün gözler Cumhurbaşkanı Sayın SEZER’ dedir. Cumhurbaşkanının bugüne kadar uygulamalarını dikkate aldığımda bu yasaları onaylamasının mümkün olmadığını görüyorum. Tarihi görevini yaparak bu yasaları bir daha önüne gelmeyecek şekilde geri göndereceğine inanıyorum. Umuyorum.

Bu hayati konu hakkında ilk andan itibaren büyük bir mücadele veren İP Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i kutluyorum. Kıllarını kıpırdatmadan bu önemli olayda sessiz kalmayı hüner sayan Siyasi Partilerimizi halkımıza şikayet ediyorum. "
---------------------------------------------------------------------

İKİZ YASALAR ile ilgili düşüncelerimi halkın sesine duymayan Siyasi partilerimizi halkımıza şikayet ederek bitirmiştim. Sonunda Sayın SEZER bu kanunları aynen onayladı. Şimdi bu kanunlar yürürlüktedir. Kanunların kabulünden iktidar ve muhalefet birlikte sorumludur. Çünkü ÖNCE VATAN Gazetesi ve AYDINLIK DERGİSİ dışında konuya ilişkin hiç bir tepki yazısı kaleme alınmamıştır. Millet vekillerimizden kamuoyuna yansıyan ciddi bir beyan da bulunmamaktadır. Gerçek ortadadır. Biz bu yasaları kabul ederek daha en başından AB'ne, ABD'ne ve KÜRESEL MİMARLARA teslim olmuşuz. Kendi kendimizi bağlamışız.

İşte şimdi gündeme gelen AB KOMİSYON RAPORU ve Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu tarafından hazırlanan AZINLIK RAPORU içinde yer alan ifadelerin çok masum kaldığını söyleyebiliriz. Neden Sayın vekillerimizin tepki veremediklerinini şimdi daha iyi anlıyabiliyorum.

Ben bir Türk aydını olarak bana düşen halkımızı uyarma görevini yapmanın huzurunu taşıyorum. Fakat bu ülkenin bir evladı olarak "keşke sözümüzü dinleseler, keşke bizi dikkate alsalardı" diyerek kahroluyorum.

Sonuç olarak; biz İKİZ YASALARI kabul etmekle ülkemizi emperyalizmin kucağına teslim etmiştik. Bundan sonra ne azınlıklar, ne milli devlet , ne milli dil ve nede milli kültürden bahsetmemiz gereksizdir. Lozan zaten bu yasaları kabul ettiğimizde tarihe intikal etmiştir. Allah bu ülkeye ve insanına acısın... Gelecek her gün eskisinden daha kötü olacaktır. Buna şimdiden hazırlıklı olmalıyız...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
14 Kasım 2004 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale