23 TEMMUZ 2017 Pazar

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Başbakanlık Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu raporu ile ne demek isteniyor?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 24 Ekim 2004 Pazar 

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

Avrupa Birliği Komisyonunun 6 Ekimde sunduğu İlerleme Raporu içinde açıkça yer alan veya satır aralarına gizlenmiş tuzakları bulmaya çalışırken, bu defa da içimizden gelen bir raporla şaşkına döndük. Başbakanlıktan yayılan ve her tarafı tuzaklarla dolu "Azınlık Hakları Raporu" ülke gündemine oturdu. Ve bu rapor kanaatimce gündemde uzun süre kalacaktır.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" tarafından hazırlanan bu rapor Avrupalıların raporuna pes dedirtecek ifadelerle doludur. Hele raporu hazırlayan kurumun başında Başbakanlık gibi bir ibare olunca insan ister istemez Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitabesinde vurguladığı; "...Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler..."sözlerini hatırlamadan edemiyor.

Şimdi bütün yetkililere ve fikir adamlarına soruyorum; Nereye gidiyoruz? Atatürk Cumhuriyetinin sonuna mı geldik ?

Neler oluyor? Ülkemiz nasıl ve neden bu hale getirildi? Bir ülke yönetimi kendi kendini nasıl böyle aşağılayabilir ve milli benliğini ayakta tutan değerlerine ve Cumhuriyetin temel ilkelerine nasıl böyle ters düşebilir? Burada esas üzerinde durulacak konu bu raporda yer alan hususların Avrupalıların bize dayatmaya çalıştığı hususlardan çok daha ağır olduğudur. Yine kendi bindiğimiz dalı kestik. Yine adamların eline malzeme verdik. Şimdi bunu en iyi şekilde değerlendirecek ve bizi iyice köşeye sıkıştıracaklardır.

Bir taraftan devletin en üst yönetim kademesi bütün gücü ile AB İlerleme Raporundaki tuzakların 17 Aralık AB Konseyi Toplantısına kadar yumuşatılması için her sahada saldırıya geçiyor. Başbakan ve Dışişleri Bakanımız bunun için Avrupa'da kapı kapı dolaşarak meslektaşlarını Türk hak ve menfaatleri doğrultusunda ikna etmeye çalışıyor. Diğer tarafta bizzat Başbakanlığa bağlı ve başında Devlet bakanı bulunan bir kurum AB'nin bütün dayatmalarını haklı gösterecek bir rapor hazırlayıp bunu kamuoyuna sızdırıyor. Bunun mantığını anlamak mümkün
değil.

Sanırım Gazi'nin Gençliğe Hitabe'de belirttiği; Gaflet, Delâlet ve Hıyanet'in ulaşabileceği en son nokta bu olacaktır. Ülkemizde son yıllarda demokratikleşme adı altında pek çok özel ve özerk kurul oluşturuldu. Hükümetin ve bürokrasinin denetim ve kontrolü dışındaki bu kurullara pek çok yüksek maaşlı adam yerleştirildi. Herhalde bugüne kadar adını sıkça duymadığımız "BAŞBAKANLIK İnsan Hakları Danışma Kurulu" da bunlardan biri olsa gerek diye düşündüm.

Bu Kurul nedir? Ne yapar? Ne eder? sorularının cevabını bulmak için Internet'ten araştırdım ve gerekli bilgilere ulaştım.

Bugüne kadar duymadığım bu kurulun oldukça iyi organize olmuş bir yapısı var. Başbakanlık ile bakanlıklara bağlı çeşitli birlik ve oda temsilcilerinden oluşan 35 üyesi var. Çeşitli üniversitelerden seçilen 6 Öğretim üyesi, Uluslararası Mahkemelerde görev yapmış Türk Uzman kişilerden bir üyesi ve nihayet İnsan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarından 29 üyesi ile birlikte toplam üye sayısı 78'e ulaşıyor.

Kurul 12 Nisan 2001 tarihli 4643 Sayılı Yasa ile Başbakanlığa bağlı olarak oluşturulmuş. Kurulun çalışma şekli ise 23 Kasım 2003 tarihinde 25298 Numaralı "İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULUNUN KURULUŞ GÖREV VE İŞLEYİŞİ İLE İLGİLİ USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK "ile şekillenmiş ve üyeler seçilerek çalışmaya başlamış...

Yönetmeliğine göre Kurul; Şubat, Haziran, Ekim aylarının ilk haftasında olmak üzere yılda üç sefer düzenli olarak, ve gerekli görüldüğü hallerde ilgili Bakanın veya Kurul Başkanının çağrısı ile olağanüstü toplanabiliyor.

Kurul üyeleri üç yıl görev yapıyorlar. Toplantılar üye tam sayısının yarıdan bir fazlası ile yapılıyor ve kararlar toplantıya katılanların yarısının bir fazlası ile alınıyor. Eşitlik halinde Kurul Başkanının oyu iki oy sayılıyor.

Kurulun giderlerinin tamamı Başbakanlık bütçesinden karşılanıyor. Toplantı sonuçları Kurul Başkanı tarafından bir rapor halinde ilgili Bakana ve Üst Kurula iletiliyor. Yine yönetmeliğe göre kurul toplantıları 78 üye ile değil 40 üye ile toplanabiliyor ve katılanların yarısından bir fazlasının oyu ile, yani 21 oy ile karar alınabiliyor.

Basında yer alan bilgilere göre "Azınlık Hakları Raporunun" çıktığı toplantıya 78 üyeden sadece 35 üye katılmış ve bunların da 24'ü rapora onay vermiş. Aralarında Adalet ve İçişleri Bakanlığı temsilcilerinin de bulunduğu 11 üyenin ret oyu kullandığı verilen bilgiler arasında. Bu durumda bu rapor geçersiz sayılıyor. Buna rağmen raporun içeriği dikkate alındığında, Rapor ister geçerli olsun, ister olmasın kurulda nasıl bir düşünce yapısının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çıkan sonuç gerçekten Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yadsınamaz bir ayıp olarak tarihte yer alacaktır.

Şimdi Raporun yasal olup olmadığını bir tarafa bırakıyoruz. Çünkü yetkili makamlar bunun gereğini yapacaklardır. Yasal olsun olmasın bu raporun içeriği Türk Kamuoyuna intikal etmiştir.

Nitekim raporun tam metnini Internet sitelerinden elde etmek mümkündür. Burada dikkati çeken raporun zamanlamasıdır. Rapor, Türkiye'nin geleceğinin Avrupa Birliğine teslim edilmesi sürecinin yaşandığı ve AB Komisyon Raporu ile birlikte Türkiye'ye dayatılmak
istenilen hususların enine-boyuna tartışmaya açıldığı bir zamanda ortaya çıkarılmıştır. Bu ne anlama geliyor onu görüşelim...
---------------------------

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun "Azınlık Hakları ve Kültürel Hakları Çalışma Grubu" tarafından hazırlanan raporda belirtilen hususlar Avrupa Birliği yöneticilerine şu mesajı vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı olarak; " Ey AB'li Efendilerimiz; sizler bizden çok az şey istiyorsunuz. Oysa bizim çok daha büyük kabahatlerimiz var. Çünkü sizin istekleriniz bizim kendi insanımıza yaptıklarımızın yanında solda sıfır kalır"

Şimdi Raporda yer alan ve mili değerlerimizi alt üst edecek ifadeleri hiç değiştirmeden kısaca göz atalım.

*** Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu "Raporu Ekim 2004'de Çalışma Grubu üyelerince Temmuz 2003 toplantısında imzalanan raporun Ekim 2004 itibariyle güncelleştirilmiş ve Genel Kurulca kabul edilmiş biçimidir...

*** Türkiye Lozan'ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye'nin bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir..Bir kere, gayrimüslimlere getirilmiş olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diğer gayrimüslimlere (ör. Süryaniler için madde 40'daki eğitim hakkı) tanınmamaktadır, hem de Lozan Kısım III' ün bu gayrimüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiği haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir...

*** Türkiye'de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır. Bunun temel kaynağı, Anayasa'nın 3/1 maddesidir: "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe dir". Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat "milletin bölünmez bütünlüğü" kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli alt-kimliklerin inkârı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır...

*** Diğer yandan, "[Türkiye Devletinin] Dili Türkçe'dir" ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmî dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmî dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar. Anayasa'nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan "devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü" ilkesi, "azınlık yaratmak" adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye'deki mevzuat,"alt-kimliklerin tanınması" halinde bu bütünlüğün bozulmak istendiğini varsaymaya ve dolayısıyla bunu yapanları "bölücülük/yıkıcılıkla suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır...

*** Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan'ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır...

*** Bir millet olarak Türklerden söz ederken, "Türk" teriminin aynı zamanda bir etnik grup anlamına geldiği görülmemektedir...

*** İmparatorluktaki üst-kimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) "Osmanlılık" iken, Türkiye Cumhuriyeti'nde "Türklük" olarak ortaya çıkmıştır. Bu durumda, alt kimliklerden bir tanesi aynı zamanda üst-kimlik olarak belirmiştir ki, bu durum, diğer alt-kimlikleri yabancılaştırıcı niteliktedir. Eğer bu üst-kimlik "Türkiyelilik" olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü "toprak" esasına dayanan bu üst-kimlik bütün alt-kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik,dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı. Oysa, "Türklük" biçimindeki üst-kimlik soy ve hatta dinle tanımlanma eğilimindedir...

*** Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30'larda doğal olan bu tutum, bizzat Atatürk'ün "Muasır Medeniyet" tezi icabı artık geride kalmıştır.Bugün Muasır Medeniyet 1920 ve 30'ların Avrupa'sı değil, 2000'lerın Avrupa'sıdır. Artık, vatandaşlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çağdaş Avrupa'daki çok kimlikli,çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal modelin alınması zorunludur. ..

Yukarıdaki cümleler rapordan alınmış sadece bir kaç cümledir. Burada yazılanlar tarafımızdan yorum yapılamayacak kadar açıktır. T.C Devletinin kuruluş belgesi olan Lozan Antlaşması yok kabul edilmektedir. Türk Kimliği ve Üniter Devlet yapısı kabul edilmemektedir. Anayasanın" değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" denilen 3 üncü maddesi açıkça yok sayılmaktadır.

İnanın insanın aklına kötü şeyler geliyor. Küresel mimarların bölgedeki çıkarlarını elde etmek için bin bir çeşit dolap çevirerek ülkemizi yıllardır bölüp parçalamaya çalışan şer beyinleri dahi bu kadar acımasız olmamışlardır.

Bana göre bu raporun sahibi ve sorumlusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır. Çünkü Başbakanın dışında hiçbir makam ve yetkili bu pisliği temizleyemez.

Milletimiz kendini hiçe sayan ve yok kabul eden bu raporun sahiplerine yaptıklarının cezasının verilmesini ve devletimizin bu iğrenç durumdan aklanmasını bekliyor. Başbakanın bu sorumluluğun idraki içinde olduğuna inanmak istiyoruz...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Ekim 2004 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale