21 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






%10.7 maaş zammı memurun açlığını gidermez
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 20 Ekim 2004 Çarşamba 

Her türlü muvaffakiyet sırrının, her nevi kuvvetin ve kudretin hakiki kaynağının milletin kendisi olduğuna kanaatimiz tamdır.
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1925)

Aç memurla devleti yönetmeniz mümkün değildir...

Devlet memurlarının maaş durumlarındaki zafiyet bir süredir ülkemin gündeminden düşmüyor. Memur kuruluşları insanca yaşayabilmek için gerekli olan maaş artışını alabilmek amacıyla sıkıştırıyor. Hükümet ise IMF' ye verdiği sözlere bağlı kalarak isteneni vermemekte direniyordu. İki taraf orta noktada anlaşamayınca konu Uzlaştırma Kuruluna sunuldu.Aslında bu kurulun kararları da memurların isteğini karşılamaya yetmiyordu. Sonunda hükümet kararını verdi. 15 Ekim 2004 Haber Ajansları iki milyon memurun dört gözle beklediği maaş artışı
ile ilgili bilgileri veriyordu;

"Hükümet 2005 yılı memur maaş artışını açıkladı. Hükümet, memurlar için yüzde 10.7 oranında zam öngördü. Bugün yapılan Bakanlar Kurulu'nun ardından memur zammını hükümet sözcüsü Cemil Çiçek açıkladı. Çiçek, 2005 yılında kümülatif olarak en yüksek maaşlı devlet memuru için yüzde 8.1, en düşük maaşlı memur için 12.1, ortalama için 10.7 zammı öngördü. En düşük bekar memurun şu anda maaşı 496 milyon iken bu maaş ocak 2005'te 525 milyon lira Temmuz 2005'te ise 557 milyon lira olacak. En düşük evli bir çocuk sahibi memurun maaşı şu anda 555 milyon iken bu rakam ocak 2005'te 595 milyon lira Temmuz 2005'te 629 milyon lira olacak."

Konu ile doğrudan ilgili olarak, memurların isteklerine ışık tutacak bilgileri içeren 27 EYLÜL 2004 tarihli Türk-İş açıklaması da şu bilgileri kamuoyuna aktarıyordu;

"Türk-İş'e göre bu ay, 4 kişilik ailenin açlık sınırı 483 milyon 896 bin liraya, yoksulluk sınırı ise 1 milyar 470 milyon 814 bin liraya yükseldi. Türk-İş'in araştırmasına göre, 4 kişilik ailenin dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için yapması zorunlu olan ve açlık sınırı olarak adlandırılan tutar, bu ay, geçen aya göre yüzde 1.5 oranında artarak, 476 milyon 564 bin liradan 483 milyon 896 bin liraya yükseldi. Açlık sınırı, son bir yılda yüzde 12.1 oranında arttı."

Kanaatimce devlet memurlarının insanca yaşayacak maddi imkanlara kavuşturulması ülkemin temel sorunudur. Bu sorun çözülmeden hükümetlerin halkın beklediği atılımları yapabilmesi ve ülkeyi yönetebilmesi mümkün değildir. Çünkü hükümetin devleti yönetme işlevi devlet memurları eliyle yapılmaktadır. Bu kesimi yok sayarsanız ve karşınıza alırsanız devlet olma vasfınız ortadan kalkar. Oysa 2004 Türkiye'si Devlet Memurlarını devletin dışında gösteren bir görüntü sergilenmektedir.

Avrupa Birliği yolunda büyük gayret gösteren ülkemizin içerideki en büyük ve temel sorunu YOKSULLUK' tur. Türk halkının satın alma gücü ve yoksulluk seviyesi ne yazık ki Cumhuriyetin ilk kurulduğu savaş sonrası dönemini aratır bir seviyeye gelmiştir. Açlık sınırlarının altında bulunan toplum kesimlerinin sayısı giderek çoğalmaktadır.

Açlık insanoğlunun yaşayabileceği en kötü tecrübedir. Aç insan önce kendi beynini yemeğe başlar ve bir müddet sonra beyni normal çalışamaz hale gelir. Beyni normal çalışamayan insanların çoğaldığı toplumlarda ise her türlü kanunsuz hareketin yaşandığı anarşi ve terör ortamı doğar. Ve ülke bir müddet sonra yönetilemez hale gelir...

İşsizliğin ve buna bağlı yoksulluğun giderek çoğaldığı ülkemizde açlık gerçeği bugün ülkemizin gündemine oturmuştur ve acil çözüm beklemektedir...

Bilindiği gibi son yıllarda devlet bütçemiz açık vereceği farz edilerek yasalaşmaktadır. Nitekim 2005 bütçesi de yüzde 30 oranında açık vereceği kabul edilerek hazırlanmıştır. Yani boğazına kadar iç ve dış borca batan ve gelirlerinin üçte ikisini borcunu ödemek için ayıran ve açık olan kısım içinde yeniden borçlanılarak borç hesabı giderek kabartılan ülkemizde milli bütçemiz yine açıktır.

Bordrolu olduğu için vergi üzerine vergi alınan kesim olan devlet memurlarımız için bütün ağlayıp-sızlanmalar sonunda verilecek yıllık zam oranı ortalama 10.7 olacaktır.Yani umutlar bir başka bahara bırakılmıştır. Bu durumda memur kesiminin gelecek umutlarının giderek tükendiğini söyleyebiliriz.

Bu arada hükümetimiz, nereden ve nasıl kaynaklandığı bilinmeyen sakat bir görüşle memur zamlarında küçük ve büyük dereceli memurlar arasında da ayırım yapmaktadır. "Sosyal adaleti sağlıyorum" gerekçesi ile küçük dereceli memura daha fazla, büyük dereceli memura daha az oranda zam öngörmektedir. Bu kanaatimce son derece yanlış bir uygulamadır. Oysa, "Hakkı ve adaleti sağlıyorum" diyerek yapılan bu uygulama en büyük adaletsizliği doğurmaktadır. Bu uygulama ile tahsil, tecrübe ve sorumluluk hiçe sayılmaktadır. Adeta devletin tepe yönetimi
cezalandırılmaktadır.

Bugün bürokrasinin en tepesindeki ve en aşağısındaki memur arasındaki fark en fazla 1-1.5 katıdır. Yani onca tahsil, onca tecrübe ve sorumluluğun mükafatı bu olmamalıdır. Bunun normali taban ve tepe arasındaki farkın en az beş kat olmasıdır.

Sosyal adaleti sağlamanın yolu en aşağıdakinin rakamını en yukarıya yaklaştırmak değildir. En aşağıdaki daima en tepedekine gıpta ile bakmalı ve onun yaşantı seviyesini hedefleyerek motive olmalıdır. Eğer en alttaki meslekte geçireceği 30 yıl sonrasında halâ bir şey elde edemeyeceğini gördüğü anda çalışma azim ve şevkinin kırılacağı açıktır. "Çalışsak ne olacağız. Sanki müdür olsak ne olacağız ?" hissine kapılmaması gerekmektedir. Maalesef bugün alt derecedeki memurun üst ve amirlerini saymaması, devlet dairelerimizde görülen büyük laçkalık ve adam sendeciliğin temelinde işte bu yanlış düşünce yatmaktadır.

Üst ve ast arasındaki mesafe açılmadığı takdirde, mevki ve makam sahipleri yeterince kollanmadığı takdirde devlet çarkının normal çevrilmesi beklenmemelidir.
------------------------------------

Devletin bizzat kendisi demek olan devlet memurlarının durumuna el atılmaz ve ciddi önlemler getirilmez ise ülkenin geleceğinin pek parlak olmayacağını söyleyebiliriz. Devletimiz, devletliğini ülkenin her yerinde etkin olarak gösterirse, halkının güven ve desteğini alırsa çok kısa bir süre içinde bütün sorunlarını çözer. Ülkemizi yeniden huzur ve güvene, halkımızı özlediği refaha eriştirir.

Bu işin gerçekleşmesi için sadece hükümetin emir ve talimatı yetmez. Yani beynin iyi çalışması yeterli değildir. Beyinin talimatını kol ve bacaklara iletecek sinir sistemlerine, yani sağlıklı kol ve bacaklara ihtiyacı vardır. İşte burada Hükümeti beyin kabul edecek olursak, bu beyinin emirlerini en uç noktaya ulaştırıp uygulamasını sağlayacak, yani devletin varlığını ve hükümranlığını Edirne' den Ardahan' a kadar yayacak olan kesim DEVLET MEMURLARI' dır.

Oysa mevcut hükümetlerimiz daima kendi bindiği dalı kesmişler ve adeta kendi uzuvlarını, yani memurlarını kendine düşman ederek iş yapamaz hale getirmişlerdir. Bunun için Ak Parti yönetimin suçlamak da doğru değildir. Çünkü bugün gelinen durumda son 30 yılının hükümetlerinin ortak kabahat ve ihmalleri bulunmaktadır.

Evet, Devlet Memurlarımız, maalesef bugün kendi hakkını aramak için sokaktadır. Yani bir bakıma devlet bizzat kendisini sokağa inmiştir. Devlet bizzat kendisi sokağa inince de boş kalan yeri doldurulmuştur. Sonunda IMF ve Dünya Bankası gibi yabancı kuruluşlar gelerek onun işlevini üstlenmişlerdir. Şimdi ise Avrupa Birliği komisyonları bu görevi üstlenmek için sırada beklemektedir.

Hepimizin bildiği bir gerçek şudur. Devlet kavramının uygulamadaki temsilcisi ve sokaktaki halk için görüntüsü Devlet Memurlarıdır.

Devlet Memurları; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan başlayarak Ağrı'nın Doğubeyazıt İlçesindeki nüfus memuruna kadar uzanan geniş bir yelpaze ile bütün yurdu kaplar.

Devlet; devlet olmanın gereklerini fiilen memurları ile yerine getirir. Devleti devlet memurları yönetir, korur ve kollar. Eğer siz bugün olduğu gibi devlet memurlarını adeta yok sayarsanız, devlet kavramı ortadan kalkar.

İşte bu gerçek bilinmesine rağmen ülkemizde devlet memurları bizzat devlete karşı, yani kendilerine karşı hak aramak için yollara ve sokaklara dökülmüşlerdir. Başkent sokakları başta olmak üzere memurlarımız hak aramak için uzunca bir süredir bütün yurt sathında sokaklardadır.

Ellerindeki pankartlarda ne yazık ki temsil ettikleri devleti yeren, karalayan ve adeta yok sayan ifadeler mevcuttur. Devlet Memurları; bir diğer devlet memuru olan güvenlik kuvvetleri ile her zaman karşı karşıya gelerek sokaklarda hiç de arzu etmediğimiz, görmeyi istemediğimiz ve üzülerek seyrettiğimiz çirkin görüntüler meydana gelmektedir. Bu istenmeyen görüntü devlet sistemindeki çok büyük ve önemli bir yaranın işaretidir. Bu yara tedavi edilmezse kangren olur ve kesip atılır.

Yani devlet kendi kendini ortadan kaldırmış olur ki. Bunun korkunç sonuçlarını anlatmaya bu sayfalar yetmez. Şimdi konuya ışık tutacak bazı kavramlarla işin detayına inmeye çalışalım; Devlet olmanın üç temel şartı vardır. Bunlardan Birincisi; millet olabilme seviyesine ulaşmış İNSAN unsurudur. İkincisi; bu unsurun üzerinde yaşadığı ve siyasi sınırları uluslararası antlaşmalarla belirlenerek vatanlaşmış TOPRAK PARÇASI' dır. Üçüncüsü; bu insanları bir arada tutan otorite, yasalar, yönetim ve kurallar sisteminin varlığıdır. Bu üç unsur bir arada olmadığı sürece sağlıklı bir devlet yapısından bahsedilemez.

Bu kurallar içinde yasayı yapanlar (YASAMA), yasaları uygulayanlar (YÜRÜTME) ve yasalara uymayanlara hesap soranlar (YARGI) gibi birbiri ile iç içe ve ahenkli olarak çalışan sistemler vardır ve bu sistemler ülkemizde de yıllardan beri başarıyla uygulanmaktadır.

Zirvede Cumhurbaşkanı ile başlayan yürütme erki; bakanlıklar kadrosundaki en küçük devlet memurları eliyle Edirne'nin ENEZ' inden Ardahan'ın ÇILDIR' kazasına kadar uzanır. Yani DEVLET sadece hükümetle temsil edilmez. En uç noktadaki 12 inci derecenin ikinci kademesindeki bir memur da T.C. Devletini temsil eder. Bu temsil etmenin derece ve makamla ilgisi yoktur. Birindeki en ufak bir aksama vatandaşın gözünde kutsallaşan DEVLET BABA imajını ayni ölçüde yaralar.

Devlet kavramı; DEVLET MEMURLARI vasıtasıyla tüm kamuoyuna yansır. Türk töresinde DEVLET; DÜRÜSTLÜĞÜ, DOĞRULUĞU, NAMUSLULUĞU, ADALETİ, CİDDİYETİ, ÇALIŞKANLIĞI, FERAGAT ve CESARETİ simgeler. Bu kavramları her kademedeki memurun bizzat sahiplenmesi ve uygulaması gerekir. Saygın devlet yönetimi ancak bununla sağlanır. Devletin sağlıklı olarak işleyebilmesi sadece üst kademedeki birkaç bürokratın iyi çalışması ile olmaz. Sistemin bütününün sağlıklı çalışmasına ihtiyaç vardır.

Devletimizi içeride ve dışarıda etkin ve saygın göstermek ve her alanda temsil etmek ve kollamak her seviyedeki devlet memurunun birinci görevidir. Oysa son yıllarda devlet memurlarının içine düşürüldüğü durum, bununla taban tabana zıt bir görüntü sergilemektedir. Devletimizin memurları bugün " AÇIZ VE SAHİPSİZİZ" diyerek sokak ve caddelerde eylem yapmaktadırlar.

Devlet memuru ile sokağa inmiştir. Gelinen bu nokta; göz ardı edilecek ve dikkate alınmayacak bir durum değildir. Bilakis çok ciddi bir durumdur. Beyin ne kadar iyi çalışırsa çalışsın verdiği komutları uygulayacak uzuvları yoksa beyin işlevini tam olarak yapmıyor demektir. Olaya bu açıdan bakarsak hükümetin emir ve direktiflerini uygulayacak uzuvlar bugün artık felç olmuştur. Çalışamaz duruma gelmiştir.
---------------------------------------------

Devletin varlığını gösteren Devlet Memurları uzun yılların ihmâli ve beceriksizce yönetilmeleri sonucunda, adeta devlet tarafından dışlanmış bir görüntü içine girmişlerdir. Büyük bir memur kitlesi eş ve çocuklarıyla bugün yetkili merciler önünde değil de sokakta hakkını aramaya çalışırken, yine kendileri gibi devlet memuru olan devletin kolluk memurları ile karşı karşıya gelmektedirler. Görünen manzaralar devletin içeride ve dışarıda saygınlığını zedelemektedir.

"IMF' ye söz verdik" diyerek kendi memurunu yani bizzat kendisini açlık ve sefalete iten duruma son verilmelidir. Hiç bir yönetim kendini bu derece çıkmaza sokmamalıdır. Aslında Devlet Memurlarını sokağa döken meseleler sadece maddi unsurlarla ilgili değildir. Maddi unsurları destekleyen önemli sorunlar vardır.

Bunların bazıları şunlardır;
- Değişik kamu kuruluşlarında ayni işi yapan eşit tahsilli iki memur arasındaki maddi ve sosyal
farklılıkların ulaştığı boyutların saklanacak hali kalmamıştır.
- Bilhassa üst düzey yönetici atamalarında tahsil, tecrübe ve bilhassa liyâkat değil de, siyasi düşünce ve birilerine yakın olmak suretiyle yeteneksiz ellere bol keseden verilen önemli kadroların elinde kaybedilen işgücü ve maddi zararın bilançosunu çıkarmak mümkün değildir.
- Her hükümetle birlikte önemli kilit üst yönetim makamlarının çok kısa aralıklarla (ulufe dağıtır gibi) el değiştirmesinin idareye verdiği kayıplar da had safhadadır.
- Yetenekli bürokratların çok yüksek maaşlarla özel sektöre kayması sonucundaki devlet kayıpları ise yine ölçülemeyecek derecede büyümüştür.

Bundan 1000 sene önce yaşayan ünlü Türk Veziri NİZAM-ÜL MÜLK tarafından kaleme alınan SİYASETNAME isimli eserinde bugünleri adeta görmüş ve Türk yöneticilere,Türk Devletini kimlerle ve nasıl yöneteceklerini 50 yıllık devlet adamlığı tecrübesine dayanarak misallerle açıklamıştır. Nizam-ül Mülk bugün yaşasaydı herhalde gördüğü manzara karşısında şaşkına dönerdi.

İşte ünlü vezirden bazı öğütler;
- Adama göre iş değil, işe göre adam seçilmelidir. Liyakata önem verin...
- Bir işi bir adama verin. Bir işi iki adama verirseniz ilki iş de yarım kalır.
- İki adama bir iş vermeyin. İş yine yarım kalkır.
- Memurlarınıza ihsanda bulunun ve onları hoş tutun. İhsan(Ödül) insanın tuzağıdır...

Kısaca "devlet memurlarına değer verin ve geçimlerini temin edin" diyen Nizam-ül Mülk 1000 sene öncesinden bugünleri tarif etmektedir. Zamanın Başbakanı ÖZAL' ın dediği gibi "BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR" sözünün bizinereye kadar getirdiği görülmüştür. İşini bilemeyen, yani rüşvet alamayan, doğruluktanayrılmayarak sadece işini dürüstçe ve zamanında yapmaktan başka bir özel kabiliyeti bulunmayan yüz binlerce memur ne yapacaktır. Aç kalıp işte böyle sokaklara dökülecektir.

Sonunda gemi karaya oturtulmuştur. Bilinçsizce şişirilen ve vasıfsız elemanlarla doldurulan devlet kadrolarından hiç bir verim alınamaz hale gelinmiştir. Emsâli devlet kadrolarının üçte biri kadar personel çalıştıran özel sektör kuruluşlarının üretiminin ve kazancının iki kat fazla olduğu gerçeği apaçık ortadadır. Az maaşla geçinemeyen devlet memurlarının (başta öğretmenler olmak üzere) ikinci bir işte çalışarak iş verimini yarı yarıya düşürdükleri de bir gerçektir.

Sonuç olarak, dürüst çalışıp sadece maaşı ile yaşam savaşı veren memurlarımız;
- Açlığa mahkum edilmiştir.Geleceğinden emin değildir. Kendini güvende hissetmemektedir.
- Büyük şehirlerde de kirada yaşayan memurlarımızın aldıkları maaşla evlenip aile kurmaları,çocuklarını okula göndermeleri Ev ve araba sahibi olması, çocuklarına miras bırakması mümkün değildir.
- Üst ve amirlerine güveni azalmıştır. Çünkü her seçim değişen amirleriyle ilişkisi kopmuştur.
- Ayni işi yapan personel arasındaki kapanamaz boyutlara ulaşan ücret çalışma azmini ortadankaldırmıştır. Kendini yetiştirme ve geliştirme şevk ve heyecanı tükenmiştir.

Peki bu kadrolarla ülkeyi yönetmek mümkün müdür? Bunun cevabı HAYIR olacaktır. Ülkemiz zengin ve kaynaklarımız yeterlidir. İnsanlarımız oldukça iyi eğitilmişlerdir. İyi yönetildiklerinde her alanda başarılı olabileceklerini de göstermişlerdir. O halde sorun iyi yönetilememektir.
- Peki bizim okullarımızdan artık idareci yetişmiyor mu?
- Biz değil kendimizi 600 yıl süre ile dünyayı idare etmedik mi?

Bu millet inandığı liderlerin arkasında her şeyini bu vatan için vermiştir. Yinede verir ve verecektir. Ama yeter ki biz ona en basit insan gibi yaşama koşullarını çok görmeyelim.

"Tok açın halinden anlamaz" atasözümüz artık geçerli olmamalıdır. 3-4 milyar maaş alanbürokratımızın 400 milyonla nasıl yaşanacağı hususunun aklına bile gelmemesi doğal kabul edilmemelidir. Toplumun en aydın kesimini teşkil eden memurlarımızın artık dayanacak güçleri
kalmamıştır. Toplumumuz sosyal bir patlamanın eşiğine gelmiştir. Bu görülmelidir.

Şimdi bu durumda neler yapılabilir sorusunun cevabını bulmaya çalışalım;

1. Ülkemiz ihtiyaçları ve Türk insanının kabiliyet ve yeteneklerine göre işleyen PERSONEL REFORMU ivedilikle yapılmalıdır.
2. Her seviyedeki ücret adaletsizliği ortadan kaldırılmalı, 3000 kişiyi yöneten bir müdürün makam arabasını kullanan şoförü ile ayni maaşı alması rezaletine sona ermelidir.
3. Tahsil, kültür ve kabiliyet işe alınmada ve yükselmede yeniden ön plana geçirilmelidir.
4. Kadrolar süratle normal seviyelerine indirilmelidir. Başta 800.000 Bankamatik Memuru olmak üzere fazlalıklar tedricen işten çıkartılarak iş verimi sağlanmalıdır.
5. Memura hak ettiği ücret verilerek işinde daha randımanla çalışması sağlanmalı ve bu şekilde hiç bilmediği ikinci bir işte meydana gelen üretim kaybı ortadan kaldırılmalıdır.
6. Memurumuz aydındır. Yapması gereken fedakarlık iyi izah edilirse anlar ve yapar. " IMF 'ye söz verdik. " gibi anlamsız ifadelerle aldatılmaktan kaçınılmalıdır.
7. Yönetimin kendi memurlarına yine diğer memurları ile kendi halkının ve bütün dünyanın gözü önünde kıyasıya dayak atması ve hanım memurların saçlarından tutularak yerlerde sürüklenmeleri görüntülerine son verilmelidir. RTÜK Kanunu burada bir işe yaramalıdır.
8. Memur emeklilerine geçmişte temsil ettikleri makamlarına yaraşır bir yaşam sağlayacak maddi imkanlar verilerek bilmedikleri ikinci işlerde çalışma zorunda kalmaları önlenmelidir.

Evet sayın yöneticilerimiz sadece memurlarınız değil onlarla birlikte sizde batıyorsunuz.Yarın çok geç olmadan batan gemiyi kurtarın...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Ekim 2004 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale