24 ŞUBAT 2017 PERŞEMBE

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanlarımızı saygıyla selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Şimdi biz Avrupalı mı olduk? Bu coşkunun sebebi ne?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 10 Ekim 2004 Pazar 

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olacaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

6 EKİM İstanbul'un Kurtuluşudur. Her yıl bu büyük kentimizde coşkulu törenlerle kutlanır. Bu defa 6 Ekim ülkede bir başka şekilde kutlanıyor. 6 Ekim 2004'de Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye için tarihi bir karar alıyor. Türkiye'nin 41 yıl önce başvurduğu Avrupa Birliğine katılma önerisine ait üye devletlerin başkanlarının katılacağı 17 Aralık'taki Konsey Toplantısı için tavsiye kararı veriyor. Nedir bu karar "Evet Türkiye'ye Avrupa Birliğine katılması için görüşmelere başlaması için bir tarih verilebilir." Sonunda ilave ediyor FAKAT.....

İktidarı, muhalefeti ve medyası ile bu paralı AB memurlarının hazırladığı tavsiye kararı ülkemizde büyük bir sevinç ve zafer çığlıkları ile karşılanıyor. Adeta bayram ediliyor. İnsanın " Hazır yeni TBMM Başkanı seçilmişken bu müstesna ve tarihi günü bayram ilan edelimde bu millet de sevinsin." diyesi geliyor.

Beylerin sevinç sebepleri de hazır. "Efendim Atatürk bize hep Batıyı hedef gösterdi. Çağdaşlaşmayı önerdi. İşte gördüğünüz gibi biz Atatürk'ün yolundan gidiyoruz"

Beyler yanılıyorsunuz. Atatürk bize özgürlük ve bağımsızlığımızı verdi. Milletin kayıtsız şartsız hakimiyetini kurdu. Gidin bu kazanımlarınızı ne alacağınızı bilmeden birilerine teslim edin demedi. Bu manzarayı görmeden öldüğü için sanırım Atam mezarında huzur içinde yatıyordur.

İnsanın bu mantık dışı davranışı havsalası almıyor... Bir milletin beyni ve algılaması nasıl bu kadar şartlanabilir...? Bir millet kendi eli ile kendi idam fermanının nasıl bu kadar coşku ile karşılayabilir...? Bunda sanırım biz medya mensuplarının çok büyük kabahati var.Türkiye'nin yöneticileri Türk insanını öyle büyük ve önlenemez gailelere soktular ki, bu geri dönüşü olmayan yol binlerce yıllık Türk Kültürü ile mücehhez necip insanımızı ortadan kaldırmaya yeter ve artar bile.

Bundan sonra Türkiye'de her şey olunur, ama siyasetçi olunmaz. Ben şahsen her an kaldıramayacağım isteklerle karşı karşıya kalabileceğim siyasi ortamda kesinlikle bulunmak istemem. Çünkü Siyaset; devleti yönetme sanatıdır. Bundan sonra gelecek siyasetçilerin artık devleti yönetebilme imkan ve kabiliyetleri olmayacaktır. Çünkü Türk Devletinin her adımı bizim tarafımızdan değil, bizi denetleyen 25 ayrı devlete ait Hıristiyan komiserler tarafından atılacaktır.

Çünkü ilk ve son söz daima onların olacaktır. Bizler ise kayıtsız şartsız efendilerimizin emirlerini yerine getiren sadık hizmetkarlar durumunda bulunacağız. Bu büyük sadakati Türk Ekonomisini teslim ettiğimiz IMF ve Dünya Bankası yöneticilerine karşı nasıl gösteriyorsak, bu defa da iç işlerimizi düzenleyecek Avrupalı Efendilerimize karşı ayni sadakati göstereceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Avrupa Birliği Komisyonunun aldığı 6 Ekim tarihli Tavsiye Kararı, LOZAN ile yırtıp attığımız SEVR' den de beterdir. SEVR'i kabul etmeme hakkımız vardı. Oysa bunu kabul etmeme hakkımız yok. Çünkü bunu onlar vermedi. Biz istedik. Şimdi ne derlerse yapacağız. Ne isterlerse vereceğiz. Bizi alıp alamayacakları meçhul olan bir birlikteliğe girebilmek için bu kadar taviz vermeğe ve toplumumuzun temel dinamiklerini ortadan kaldırmaya değer miydi ? Bunun en iyi cevabını tarihçiler verecektir. Ancak gelinen bu durumla Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin sonu geliyor demektir. Belki isim kalacaktır. Ama Cumhuriyetin içi her geçen gün boşaltılarak ulusal değil, ipleri başkalarının elinde küresel bir devlet ortada bırakılacaktır.

Bu ülke İstiklal Mücadelesi veren Türk Milleti tarafından saldırganlara karşı masada kazandığımız Lozan Antlaşması ile kurulmuş ve dünyaca tanınmıştır. 81 yıldır dünyanın en istikrarlı antlaşması olma vasfını koruyan LOZAN'ın bir kelimesine dahi dokunulamamıştır. Oysa AB komiserlerinin sıraladığı ve bizden yapılmasını istediği hususların pek çoğu şimdiden bu antlaşmayı rafa kaldırmıştır. Yani bu durum Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası meşruiyetini dahi sorgulanabilir hale getirmiştir.

Türkiye "ÜNİTER" bir devlettir. Bu değişmez kural bölgedeki konumundan ve çevresinde kendisine yönelen tehditten kaynaklanmaktadır. Bu gerçeğin bilinmesine rağmen Avrupalı Efendilerimiz öncelikle 81 yıldır devam eden ve bozulması için bin bir çeşit saldırıya karşı can vererek muhafaza ettiğimiz üniter yapımızı ortadan kaldırmayı hedef almışlardır.

Ülkeyi kuran özbeöz bu milletin evlatları olan Kürt Türklerini azınlık olarak kabul etmekte ve onlara azınlık hakları verilmesi önerilmektedir. Yani halen sahip oldukları tüm haklar yerine azınlık hakları adı altında onları ana bünyeden kopartarak güçsüzleştirmek istemektedir. Ayrıca Alevi inançlı kardeşlerimizi de ana bünyeden kopartacak dini bir azınlık olarak tarif etmektedirler.

Kendilerini devletinden ve milletinden kopartmayı hedefleyen bu isteklere öncelikle Kürt ve Alevi kardeşlerimizin karşı çıkmaları gerekmektedir. Çünkü bütün daima parçadan büyüktür. Bütünün parçalanması zordur. Ama parçanın parçalanarak ufalanması ve yutulması çok kolaydır. Adamlar haklılar. Kararın başına açık açık yazmışlar. "Siz çok büyüksünüz ve nüfusunuz çok fazla. Ayrıca kültürünüz ve dininiz bize uymuyor. Ayrıca çok kuvvetli bir ordunuz var ve halkınız bu orduya güveniyor. İşte bütün bunlar bizi bozar."diyorlar. "O halde 10-15 yıllık bir süreç içinde biz;izi ufaltacağız, ordunuzu ortadan kaldıracağız, ve aynen bizdeki gibi eyalet haline getirerek böleceğiz. Ayrıca KKTC'de sizin isteğiniz doğrultusunda Rum kesimine yamayacağız. Sonunda bize uyum sağlayacak hale getirdiğimiz parçalarınızı içimize alacağız. İster kabul edin ister etmeyin, ama gerçek ne yazık ki bu. Siz istediniz madem. Yapında görelim" diyorlar.

Ve biz ne yazık ki buna seviniyoruz. Nitekim, AB Komisyonu'nun Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini tavsiye etmesi hususu TBMM'nin 7 Ekim'de yapılan oturumunda gerek iktidar ve gerekse muhalefet partileri tarafından olumlu ve tarihi bir gelişme olarak değerlendirildi. CHP'den Şükrü Elekdağ, DYP' den Genel Başkan Ağar, komisyon kararının müzakereler için kesin "yeşil ışık" anlamına geldiğini ve tereddüde meydan verecek bir durum bulunmadığını sarahaten vurguladılar. Arkasından muhalefet sözcüleri Başbakan'a, hükümete, milletvekillerine ve bu güzel tablonun yaratılmasında katkıları bulunan eski siyasetçilere teşekkürü de esirgemediler...

TBMM'deki bu dayanışma havası bundan sonraki aşamada Meclis'in iktidarıyla, muhalefetiyle 17 Aralık'ta daha iyi bir sonuç alınması için çaba göstereceğinin işaretidir. Yani 17 Aralık'ta bu işin noktasının, yani teslimiyet belgesinin imzalanması için milletin temsilcileri ellerinden geleni yapacaklardır...

Gelinen durum açık ve sarihtir. Tavsiye kararının arkasında yatan "EVET... AMA..." ifadelerinin her biri tuzaktır ve bu milletin asla kabul edemeyeceği ağır şartları dikte ettirmektedir.

Milletin temsilcilerinin millete rağmen milletin bağımsızlık ve özgürlüklerini birilerine teslim etmeğe hak ve yetkileri yoktur. Son söz daima milletin olmuştur. Türk milleti sağduyu sahibidir. Gün görmüştür. Bilinçli ve tecrübelidir. Daima yöneticilerinden bir adım ötede olduğunu her fırsatta göstermiştir. Bu defada milletin yöneticilerine doğru yolu göstereceğine ve dönüşü çok zor olan bu yoldan onları çekip çıkartacağına inanmak istiyorum.

Milletimi aydınlatmak için, satın alınmış ve beyni yönlendirilmiş olanları değil, gerçek Türk Aydınlarını göreve çağırıyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Ekim 2004 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale