28 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanların Ramazan Bayramını kutluyorum.

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






GAP toprakları elden gidiyor mu?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 14 Eylül 2004 Salı 

Barış, milletleri refah ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur. Fakat bu kavram bir defa ele geçirilince daimi bir dikkat ve itina ve her milletin ayrı ayrı hazırlığını ister.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1938)

Avrupa Birliğinden tarih alma süreci yaklaştıkça ülkemiz üzerindeki baskılar artıyor. Bu arada taviz üzerine taviz verme politikamız aynen uygulanmaya devam ediliyor. Boynumuz bir kere eğilince her istenilene EVET demeden yapamıyoruz.

Konuyu birkaç kere bu sütunlarda dile getirdim "Satılık Vatan Toprakları" başlığı ile çıkartılan AB Uyum Yasaları çerçevesinde zengin yabancıların topraklarımızı yasal yollardan elimizden nasıl aldıklarını anlattım ve bunun sakıncalarını açıkladım. Fakat bu konuda yetkili ve ilgili büyüklerimizin kulağına kar suyu kaçıramadım. Yani sesimizi duyaramadık. Demek ki az söylemişiz. Bu yüzden bıkmadan söylemeye devam edeceğiz.

Bizim nesillerimizde Emin Oktay imzalı tarih kitaplarında "Kızıl Sultan" olarak tanıtılan Sultan Abdülhamid'in vatan topraklarına bakış açısı ile günümüz yöneticilerinin bakış açısını karşılaştırmayı doğru bulmuyorum. Fakat kendimi buna mecbur hissediyorum.

Tarih Bilimi, sadece "vatandaşlar atalarının ne yaptığını öğrensinler ve bundan gurur duysunlar" diye yapılmaz. Tarih ülke yönetimine soyunanlar için gerçek bir laboratuvardır. Buradaki denenmiş sonuçlardan ders alınarak günümüze ve geleceğe ilişkin devlet politikaları oluşturulur. Yani tarih bilmeyen ve tarihten ders almayanların ülke yönetiminde yapacakları fazla birşey olmadığı bir gerçektir.

Şimdi biraz geçmişe dönelim. Osmanlı İmparatorluğu 1875'de borçlarını ödeyemez ve iflasını ilan eder. 1876'da II'nci Abdülhamid tahta geçer. İmparatorluğun her tarafında milliyetçilik akımları türemiştir. Balkan topraklarından başlamak üzere ayrılıkçı hareketler yaygınlaşmıştır. Osmanlı Devleti boğazına kadar borç batağına saplanmıştır. Yani bugünkü Tükiye'nin düştüğü borç batağının bir benzeri ile karşı karşıyadır. Bu yüzden borçların tahsili için, alacaklı devletler ve alacaklı bankerlerin kontrolunda devlet gelirlerini toplayıp borçların ödenmesi için Duyûn-u Umumiye İdaresi kurulur. Ve bu şekilde devlet bütçesinin yönetimi alacaklılara teslim edilir. Bu arada Türk-Yunan ve Türk-Rus Harpleri çıkar. Borçlar artar ve ekonomi battıkça batar.

İşte bu müstesna günlerde Yahudi Milliyetçisi Thedar Herzl Sultan Abdülhamid'e çıkarak bir teklifte bulunur. Bütün Osmanlı Devlet borçlarına karşılık Filistin topraklarının (şimdiki İsrail Devleti Toprakları) Yahudilere verilmesini talep eder.

20 milyon kilometrekare toprağa sahip bir ülkenin sultanı, bu ufacık toprak parçası için; "o toprakların bedeli para değil, atalarımın kanıdır. Kanla alınanlar ancak kanla geri verilir" diyerek Thedar Herzl'i kovar Osmanlının vatan toprakları üzerindeki bu büyük hassasiyetini bölgenin geçrek sahibi olan Filistinli Araplar pek umursamazlar. Nitekim, 1948'de Birleşmiş Milletler tarafından Filistin topraklarında sınırları tam olarak belirlenmeyen İsrail Devleti kurulduğunda, bölgesinin büyük bir bölümü Yahudiler tarafından önceden satın alınarak tapulu malları yapılmıştır. Yani işin alt yapısı çok önceden tamamlanmıştır.

Bunun anlamı şudur; fakir Araplar işleyemedikleri çorak çöl arazisini büyük paralar karşılığı zengin Yahudilere satmışlardır. Şimdi bu topraklarda Arapların "buralar bizimdi" diyerek hak iddia edebilecekleri çok az bir bölge kaldığı bilinmektedir.

Bu kısa tarihceden sonra günümüze dönelim. Abdülhamid'in günümüzdeki torunları olan bizler; "Yabancılar topraklarımızı rahatça satın alabilsinler" diye özel yasa dahi çıkardık. Ve bunu fırsat bilen Yahudiler de Tevratta kendilerine vaat edildiği bildirilen kutsal Arz-ı Mevud'a, bir başka deyişle bereketli GAP topraklarına yerleşmeye başladılar.

Yabancıların Türkiye'de gayrimenkul edinmesine imkân sağlayan yasa 19 Temmuz 2003'te Avrupa Birliği'ne Uyum gerekçesi ile çıkartıldı. O tarihten bu güne Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre; Yunanlılar; 14.499 kişiyle 4.615 Dekar, Almanlar; 11.985 kişiyle 6.700 Dekar, Amerikalılar; 31.267 kişi ile 74.523 Dekar, İsrailliler; 38.405 kişiyle 114.780 Dekar arazi ve emlâk alımında bulunmuşlardır.

Demekki son bir yıl içinde 234.385.000 metrekare (ikiyüz otuz dört milyon metre kare) toprağımız yabancı uyruklulara devredilmiştir. Ve artık bu topraklar şehit kanı ile sulayarak vatanlaştırdığımız ülke topraklarına dahil değildir. Rakamların diline göre bu toprakların çoğu göz bebeğimiz gibi baktığımız, fakat terör nedeniyle tamamlayamadığımız verimli GAP'a ait topraklardır.

Bilindiği gibi artık hangi ülkenin neresinde, ne kadar, ne var? Toprakları verimli mi? Çorak mı? Toprak altında neleri var? konuları gizli olmaktan çıktı. Çünkü bu bilgiler uydulardan çekilen resimler vasıtasıyla kolaylıkla tespit ediliyor ve pekçoğu da internet sitelerinde açıkça yayınlanıyor. Demek ki nerelerin satın alınacağının reklamı önceden rahatlıkla yapılabiliyor.

Keşke, bugün elimizden çıkan bu topraklarda nelerimizin olduğunu yasaları çıkartan yöneticilerimiz bilselerdi... Ve neleri kaybettiğimizin farkında olsalardı...

Aslında bu yasanın çıkmasının Avrupa Birliğine girme aşaması ile hiç bir ilgisi de yoktur. Avrupa Birliğine son giren ülkelerde dahil olmak üzere tüm ülkelerde arazilerinin yabancılara satışlarına önemli kısıtlamalar getirilmektedir. Buna göre bu yasayı çıkartanların öne sürdüğü tezler tam bir aldatmacadır.

Açıkçası ülke toprakları yani Türkiye satışa çıkarılmıştır. Peki yabancılar bunu nasıl gerçekleştirmektedir ve bizim gözümüzü nasıl boyamaktadır? İşte işin sırrı buradadır. Bu konu sadece AK Parti Hükümetinin hatası olarak görülmemelidir. Çünkü küresel güçlerin bunun alt yapısını yıllarca hazırlamadan böyle bir işe başlamaları asla mümkün değildir.

Açıkçası emperyalizm vahşi yüzünü bütün çıplaklığı ile Türkiye'de göstermektedir. Bu işe dur diyebilecek yegane güç olan Türk Halkı ise; Televole'ler, Popstar yarışmaları ve Futbol karşılaşmaları ile uyuşturularak tepkisizleştirilmiştir.

Bu satışın durdurulması için halkımızın uykudan uyandırılması gerekmektedir. O'na durumun vahameti anlatılmalıdır. Bu görev ise tamamen medyaya düşmektedir. Oysa basın ve yayın organlarımızın büyük bölümü satın alınmış ve yönlendirilmiştir. Bugünkü medya ile halkımızın uyandırılması mümkün değildir.

Bugün Türk medyası çözüm bekleyen binlerce sorun dururken ZİNA konusunu işlemektedir. Oysa sosyal sistemin temeli olan aile kavramının en sağlam kalabildiği ülkelerin başında gelen Türkiye'de zina konusu gündemin en sonunda yer almalıydı.

Sonuç olarak; Bu kafa ile gidildiğinde elimizde toprak kalmayacağının bilinci içinde oluncaya kadar halkımızı bilgilendirme ve yetkilileri uyarma görevini yapmaya devam edeceğiz.

Ey benim necip milletim... Türkiye satılıyor... Uyan ve bu satışa mani ol.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
14 Eylül 2004 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale