23 AĞUSTOS 2017 PAZARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nden ders alabildik mi?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 20 Ağustos 2004 Cuma 

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olacaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

17 Ağustos 1999’da meydana gelen Gölcük-İzmit-Adapazarı Depreminin üzerinden tam beş yıl geçti. Bu beş uzun yıl hafızalardaki korkunç görüntüleri silemedi. Fakat bugün bu şehirlerimizde depremin fiziki yıkıntıları tamamen ortadan kaldırıldı. Her şey eski görüntüsüne avdet etti. Fakat bu tarihten sonra da bir deprem denizi üzerinde bulunan bir ada misali ülkemizde deprem hiç eksik olmadı. Daha 17 Ağustos’un yaraları sarılmadan Düzce, Bingöl ve diğer pek çok deprem felaketleri birbirini takip etti.

Her depremde görülen manzara hiç değişmiyor. Ayni ihmal ve vurdum duymazlıktan yıkılan binalar ve tuzla buz olmuş beton yığınlarının altında kalarak yitirdiğimiz masum canlar. 17 Ağustos’tan günümüze değişen bir tek olumlu şey var. O’da devletin ve sivil toplum kuruluşlarının deprem olduktan sonra bölgeye yetişmelerindeki hız ile yaraların sarılmasında kazandıkları tecrübe. Yani yapılan iyileştirme depremin yıkımını önlemeye yönelik değildi. Bunlar tamamen deprem olduktan ve yıkım meydana geldikten sonra yapılacak faaliyetlerle sınırlı kaldı.

Depremden kesinlikle ders almıyoruz. Bunun en son örneğini Mayıs 2003 Bingöl Depreminde bir kere daha yaşadık. 1971’de tamamen yıkılan ve bin civarında can kaybına sebep olan ve depremden sonra adeta sıfırdan inşa edilen Bingöl’ü 33 yıl sonra 6.4 gibi küçük bir deprem yeniden yerle bir etmeye yetti ve iki yüzden fazla cana mal oldu. Ve yine devlet binaları önce yıkıldı. Yatılı Bölge Okulu tek başına öğrencilerine mezar oldu.

1971’de Bingöl yeniden inşa edilmişti. Yapılan bütün yeni binalar (Lojmanlar dahil) tek katlı idi. Kışın çok soğuk, yazın ise çok soğuk olduğu için devamlı şikayet edilen bu tek katlı inşaat geleneği uzun süre devam etti. Sonra ne oldu ise, deprem unutuldu. Binalar yükseldi. 2003 depreminde görüldü ki yıkılan binalar yine çok katlı idi. Ve müteahhitlerin daima çalıp çırptığı, eksik malzeme kullandığı aşikar olan devlet binaları yıkılmıştı. Tek katlılar ise yapıldıkları gibi aynen duruyorlardı.

Türk Devleti ve milleti depremde varını yoğunu harcar ve yaraların biran önce sarılması için olağanüstü bir çaba gösterir. Bu milletçe kenetleniş bizim milli karakterimizdir. Kenetlenme doğrudur. Fakat zamanlaması yanlıştır. İşin doğrusu deprem olmadan bu birlikteliğin sağlanması ve gereken bilimsel önlemlerin önceden alınmasıdır.

Ülkemizde meydana gelen depremlerin çok üstünde şiddette depremlere devamlı maruz kalan Japonya gibi ülkelerde tek can kaybı olmazken ve binalar un gibi dağılmazken, neden hâlâ bizim ülkemizde meydana gelen yıkımlardan ders alınarak önceden tedbir alınmaması anlaşılır gibi değildir. İşte sorun buradadır. Çözülmesi gereken husus, deprem sonrasında meydana gelen yaraların sarılması değil, böyle yaraların meydana gelmesini önleyecek tedbirlerin alınmasıdır. Deprem sonrası meydana gelecek yıkımların maliyetinin deprem öncesi alınacak tedbirlerin maliyetinin beş katı olacağını bilim adamları adeta haykırmaktadır. Fakat seslerini duyan makam yoktur.

Şimdi meseleyi biraz detayına inerek inceleyelim. Binlerce yıldır insan yerleşimine açık olan Anadolu’da yaşayan insanlar bu bereketli topraklarda doğal afetlerin en büyüğü olan depreme karşı inanılmaz bir savaş vermektedir. Her 30 yılda bir periyodik olarak gelen büyüklü küçüklü depremler hem can, hem de mal kaybına sebep olmaktadır. Milli servetlerimiz içinde yaşayanlarla birlikte heba olmaktadır.

Oysa deprem bu toprakların bilinen gerçeğidir. Belki daha binlerce yıl toprak tabakaları tam olarak yerleşene kadar bu tabiat olayı durmaksızın devam edecektir. Buraları vatan bilip, yurt tutan bizlerin bu zamansız gelen düşmana karşı bilinçli bir şekilde hazırlanmamız gerekir.

Nitekim geride büyük medeniyet eserleri bırakarak tarihe kavuşmuş Anadolu insanları genellikle toprak ve yığma taştan yapılan tek katlı depreme dayanıklı evlerde oturarak bu afetten kendilerini korumuşlardır. Kendi canlarını güvence altına alırken, çok katlı ve görkemli sanat yapılarını ise zamanın bütün imkanlarını kullanarak en büyük depremlerde dahi ayakta kalacak ve nesilden nesle aktarılmasını sağlayacak şekilde inşa etmişlerdir. Bunların pek örneğini çevremizde tapınak, kilise, cami, medrese, köprü v.s. olarak görüyoruz.

İşte bu iyi korunan özel yapılardan bir tanesi de dünyanın yedinci harikası arasına aday olarak gösterilen AYASOFYA Camiidir. Bu konuda basında yer alan bir makaleden özet bilgiler vererek deprem yapılarına ilişkin Anadolu insanının yaptığı müthiş mücadeleyi vurgulamak istiyorum. ,

“...dünyanın yeni yedi harikası adaylarından biri olan Ayasofya’nın yapısındaki özel harç nedeniyle, depremlerden sonra kendi kendini onardığı ortaya çıktı. Bu bilgiyi, Boğaziçi Ü. Deprem Müh. Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erdik verdi. Prof. Erdik, Ayasofya’nın inşaatında kullanılan volkanik kül içeren Horasan harcının, plastik özellikleri nedeniyle deprem gibi güçlü sarsıntıların binada yol açtığı yapısal deformasyonlara uyum sağladığını belirtti.

Bu özelliği nedeniyle Ayasofya’da yüzyıllardır deprem hasarlarının sınırlı kaldığını belirten Erdik, yapının deprem hareketinin kuvvetli olduğu dönemde yumuşadığını, durgun dönemde ise tekrar sertleştiğinin gözlemlendiğini vurgulayarak, 17 Ağustos 1999 depremi sonrası ise, beklenenin aksine bu geri kazanım tümüyle gerçekleşmemiştir dedi.

Prof. Erdik, Ayasofya’da kullanılan Horasan harcının bu özelliğinin sırrını ise, içerdiği sönmüş kireç, tuğla kırığı ve tozuna bağladı.”

Demek ki istenirse yapılabiliyor. Teknoloji ve bilim bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar geri olmasına rağmen binlerce insanın toplandığı bu mabetler her türlü sarsıntıda can güvenliği açısından gerekli güveni sağlayabilecek şekilde inşa edilebiliyor.

İşte bu örnek dahi demir ve betonun icat olduğu günümüzde insana verdiğimiz değeri gözler önüne serebiliyor. Allah hiç kimsenin başına böyle bir acı vermesin ve deprem korkusu yaşatmasın. Fakat bugüne kadar sorumluların sorumsuz davranışları dolayısıyla her türlü ezayı bizzat halkın çektiğini görünce; “Doğrudan bu afete maruz kalmayan, yani acıyı bizzat hissetmeyenler için televizyonlardaki yıkım görüntüleri sıradan bir film görüntüsü gibi gelmektedir. Bunun için sorumlu da olsa tedbir alması mümkün değildir” demek zorunda kalıyorum.

3 Mart 1992 Saat 1919’da meydana gelen ERZİNCAN Depremini eşim ve çocuklarımla birlikte yaşadık. Allah hiç kimsenin başına vermesin ve böyle afetlerle bizi bir daha sınamasın. Allah’ın yarattığı en değerli varlık olan insanoğlunun; kendi elleriyle yarattığı binalarda ne hale geldiğini ve insanın bu büyük afet karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu gördüm ve yaşadım. İlk günden başlayarak kurulan Deprem Harekat Merkezi’nde görev aldığımdan, zaman ilerleyip de depremin ilk şokunu atlatınca; depremin kesinlikle öldürmediğini, kuralına uygun inşa edilen binaların depremde yıkılmadığını, yıkımın tamamen insanların bölge şartlarını bile bile depreme dayanmayacağı açıkça belli olan binaların yıkılması ile öldükleri gerçeğine bizzat şahit olarak ulaştım.

1939 depreminden sonra Japonya’nın teknik katkıları ile meşhur Kuzey Anadolu Fayının tam üzerine inşa edilen tek katlı evlerden bir tuğla bile sökülmemişken, okullar, hastaneler, lojmanlar v.s gibi devlet binalarının tamamına yakınının ya yıkıldığını ya da çok büyük hasar gördüğüne şahit oldum.

Deprem çalışmalarında meydana gelen aksaklıkları belki tedbir alınır da bir daha ayni hatalar yapılmaz diye Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu’nun da katkılarıyla detaylı bir “Deprem Sonuç Raporu” hazırlayarak devletin ilgili kademelerine gönderdik. Yeterli hiçbir tedbir alınmadığını, bütün bizim raporların da daha önce gönderilenler gibi sumen altına atıldığını (bekletildiğini) 7 yıl sonra Adapazarı-Gölcük ve gelen Düzce depremlerinde anladık.

Hazırlanan çok kapsamlı “Afet Koordinasyon Planlarına” göre; Deprem sonrasında bölgedeki resmi makamlardan deprem yıkımının kaldırılması için görev bekleniyor. Oysa bunun çok yanlış olduğunu da yaşayarak öğrendik. Bölgede yaşayan insanların tamamı deprem şokuna maruz kaldığından ve halkın karşılaştığı yıkımlara ve can kaybına bu yetkililer de aynen uğradığından “Afet Planında görevleri var” diye o bölgenin mülki, askeri ve yerel yöneticilerinden sağlıklı bir görev beklemek mümkün değildir. Çünkü onlarda diğerleri gibi deprem şokuna girmiştir. Onlarda birer depremzededir ve onlarında doğrudan yardıma ihtiyaçları vardır. Bu kişilerden görev beklemek, deprem sonrası yaşanan felaketi kaos ortamını büyütmekten başka bir işe yaramaz.

En geç 6 saat içinde bölgenin yönetimi; depreme maruz kalmayan civar il ve ilçeler yönetimine veya Ankara’da oturan Merkez Valilerinden birinin yönetimine verilmelidir. “Deprem bölgelerimiz ve muhtemel deprem periyotları da kabaca belli olduğundan nerede deprem olursa kimlerin nerelere gideceği önceden detaylı planlanmalıdır.” dedik. Ama bunun ne demek olduğunun anlaşılamadığını gördük.

Büyük can ve mal kaybına sebep olan 1999 Depreminden sonra görünüşte bazı tedbirler alındı. Fakat bu tedbirlerin daha çok depremden sonra yaraların sarılmasına yönelik olduğunu hep birlikte görüyor ve üzülüyoruz. İstanbul’un her tarafına “Deprem Sonrası Acil Yardım Kulübeleri” yerleştirildi. Çeşitli yardım planları yapıldı. Yardım ekipleri oluşturuldu ve bunlar yeni cihaz ve teçhizatla donatıldı. Yerinde ve uygun kullanılması için bir seri tatbikatlar icra edildi. Bunlar güzel şeyler. Fakat hepsi lüzumsuz ve gereksiz gayretler olarak kalmaya mahkûmdur. Gayretler deprem sonrası yıkımda alınacak tedbirlerde değil, depremde yıkılmayı önleyecek tedbirlerde olmalı idi.

1992 yılında her tarafı deprem bölgesi olan Türkiye’de Afet İşleri Genel Müdürlüğünde yüzlerce kişi masa başında oturup maaş alırken, bu kuruluşumuzun herhangi bir deprem bölgesine kurtarma faaliyetlerine göndereceği modern cihazlarla teçhiz edilmiş“Acil Kurtarma Ekibi” yoktu. İşin garip tarafı sokaklarda binlerce köpek başıboş dolaşırken bir tane kurtarma faaliyetleri için eğitilmiş köpeğimiz dahi yoktu. İnsanlarımız çaresizlik içinde kazma kürekle tonlarca ağırlığındaki enkazın altına girerek, büyük tehlike altında can kurtarmaya çalışıyordu. Biz dozer, greyder ve kepçelerle bilinçsizce enkaz kaldırmaya çalışırken yabancıların bu konuda ne kadar hazırlıklı olduğunu görerek öğrendik.

Bunlardan bir tanesi de İsviçre’den gelen Kurtarma Ekibi idi. Depremin ikinci günü özel bir uçakla gelen 23 kişilik İsviçre ekibinin başında 64 yaşında bir binbaşı vardı. Bizden yer istediler. Gösterdik. Her şeyleri ile birlikte gelmişlerdi. Çadırlarını kurdular, yataklarını yaptılar, mutfaklarını çalıştırdılar. Ekip şefi binbaşı yerleşmeleri bitince; ekibinin imkan ve kabiliyetlerini açıklayarak bizden çalışacakları bölge talep etti. Gösterilen bölgede 24 saat vardiya usulü çalışarak, çok basit ve portatif teknik donanımları ve eğitilmiş üç köpekleri ile pek çok can kurtardılar. 15 gün birlikte olduğumuz ekip şefine ayrılışları esnasında teşekkür ederken sordum. “İsviçre’de çok mu deprem oluyor ki siz bu derece hazırlıklı ve deneyimlisiniz ?” Aldığım cevap ile irkildim.

“Hayır efendim. İsviçre deprem bölgesi değildir. Biz hiç deprem görmedik ve bundan sonra da görmeyeceğiz. Biz 2 nci Cihan Harbinde şehirlerin bombalar altında yıkımını bizzat gören bir nesiliz. Gerçi İsviçre’de böyle bir yıkım da olmamıştır. Ama biz her şeye hazırlıklı olmalıyız. Gördüğünüz ekip gibi üç ekibimiz daha var. Biz dünyanın deprem olan bölgelerine gelerek eğitim yapıyoruz. Depremler eğitimimizi pekiştirmemizi sağlıyor. Asıl bu imkanı bize verdiğiniz için biz size teşekkür ederiz” dedi.

İşte devlet. Ve işte devletin insanına verdiği değer. İşte Ayasofya örneği. İşte yüzlerce yıldır üzerinden hâlâ bir tuğlası sökülemeyen muhteşem Mimar Sinan eserleri.

yasofya 1000 yıl öncenin teknolojisi ile yapılan bir eser dimdik ayakta ve onlarca büyük depremden sapsağlam çıkmış. Yine de sağlam çıkacaktır.

Şimdi ben burada iddia ediyorum ki; 1999 yılından sonra yapılan yapıların yüzde ellisi ilk depremde tamamen yıkılacaktır. 1960 sonrası inşa edilen eski yapılar zaten Allah’a emanet edilmiştir. Nitekim Bingöl’de yıkılan ve çocuklarımıza mezar olan Yatılı Bölge Okulu daha yeni yapılmış olması bu tezimi doğrulamaktadır.

Şunu unutmamak gerekiyor. Deprem Yıkmaz. İnsanların teknolojinin gereklerine aykırı olarak yaptıkları inşaatlar yıkar. Ve yıkacaktır. Bu Allah’ın çizdiği kader değildir. Bizzat insanların insanlara yaptığı savaştır. Bu savaşın mutlaka önlenmesi ve insanlarımızın bu yıkımdan kurtarılması gerekmektedir. İnşallah tedbir almakta bir daha geç kalmamış oluruz...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Ağustos 2004 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale