28 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanların Ramazan Bayramını kutluyorum.

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Vatandaş devletini arıyor...
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 12 Ağustos 2004 Perşembe 

Yeni Türkiye’nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

Ak Parti yönetimi AB’den tarih alınacağı Aralık ayı yaklaştıkça devletin varlığı ülkede aranır hale gelmeye başladı. Uzun yıllardır koalisyonlara idare edilip koalisyon ortaklarının birbirleri ile sürtüşmelerinden kendilerine hizmet getirilmediğini gören halkımız Ak Parti ile birlikte istikrarlı bir dönem umut etmişti.

Aslında bunun olmaması için hiçbir geçerli sebep yoktu. Çünkü 369 milletvekili ile TBMM’nde temsil edilen Ak Partinin önünde duracak ne meclis içi ve ne de meclis dışı muhalefet bırakılmamıştı. 3 Kasım 2002 de ülkemizin büyük partileri beklemedikleri bir şekilde küçülmüşler ve bugüne kadar yeniden yapılanmalarını başaramamışlardır. Sonunda Ak parti her alanda rakipsiz ve tek parti olarak iktidara yerleşmiştir.

Bunun siyasetteki karşılığı daha hızlı ve kesintisiz hizmet üretilmesi demektir. Sağlanan siyasi istikrar ile artan işgücü sonucu halkımızın cebine daha çok para girecek ve daha çok refah bütün ülkede yaygınlaşacaktı. Ekonomik zorluklarını atlatan halkımız yılardır kendilerine güç anlar yaşatan anarşi ve terör örgütlerini besleyen “yoksulluk ve fakirlik şartları” da ortadan kalkacağı için daha güvenli bir ortama kavuşacaklardı. İçeride bunlar olurken halkının desteğini arkasına alan iktidar dışarıda daha dik duruş sergileyecek ve ülkemin menfaatlerini dış tesirlere karşı daha iyi koruyacaktı.

Bütün bunlar kağıt üzerinde olması gereken ve beklenen sıradan gelişmelerdi. Ve görünürde Ak Partinin hizmetlerini önleyecek hiçbir engel yoktu.

Oysa günümüz gelişmeleri böyle olmadı. Ak Parti Yöneticileri; karşılarında hiçbir muhalefet olmadığı ve hizmetlerinin önünü kesecek bir engel bulunmadığı halde eline geçen bu müthiş fırsatı kolayca harcadılar. Tamamen teslimiyetçi bir politika uygulayan Ak parti yönetimi Dış Politikayı ABD’ye, ekonominin yönetimini Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu (IMF) yönetimine, İç politikayı da AB yönetimine teslim ederek kendilerini bunların emir ve talimatlarını yerine getirmekle yükümlü kılmıştır. Sonunda vatandaş kendi devleti yerine etkili ve yetkili olduğunu gördükleri AB, ABD, Dünya Bankası ve IMF’yi doğrudan muhatap olarak görmeye başlamıştır. Ve nihayet Ak parti yönetimi; Ülkemizi yeniden güvensiz ve terör dolu günlere geri götürmüşlerdir...

Halkımızı ümitsiz bir bekleyişin içine sokmuşlardır... Türk halkı geçen iki yıllık sürede yaşadığı inanılmaz olaylar karşısında eskisinden daha çok devletinin şefkatli ellerini ve koruyuculuğunu arar hale geldi. “Nerede bu devlet” sözcükleri ağızlarda daha sık dolaşmaya başladı. Bu gelinen durumda, Ak Parti kadrolarının ( belki de bütün iyi niyetlerine rağmen) devlet işlerinde ne kadar tecrübesiz oldukları bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.

Bütün bu gelişmelere neden olan olaylar o kadar çok ve sık oluyor ki, birinin etkisini atlatmadan bir diğer büyük şokla karşılaşan halkımız ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Sonunda uyuşmuş ve tepkisiz hale gelen Türk Toplumu kendini Tele-Vole Programları ve Pop Star yarışmaları ile avutmaya başlamıştır.

Çok değil daha kırk yıl önce Yavru vatan Kıbrıs için “ Ya Taksim. Ya Ölüm” parolasıyla meydanları dolduran yığınların yerini bugün bir kaç yüz kişiyi aşmayan cılız kalabalıklar ve trafik gürültüsü arasında kaynayan boş sloganlar aldı. Çünkü halkımız, can verip kan döktüğü ata topraklarını elinin tersiyle itip “ÇÖZÜM” adı altında Rumlara teslim ettirten bir zihniyetin yönetiminde yapacağı fazla bir şey olmayacağını fark etmiştir. “Beni kurtaran Türk yöneticileri böyle düşünüyorsa bir bildiği vardır” diyen Kıbrıs Türk Toplumu kayıtsız şartsız Rumlara ve Yunana teslim olmuştur.

Bin yıllık Anadolu topraklarını günümüze kadar canı pahasına sahip çıkıp günümüze taşıyan atalarımızın torunları bugün kendi eliyle bu toprakları Euro-Dolarlar ile elinden çıkarmak için birbiri ile yarışıyor. Çünkü 3.000 Dolar yıllık geliri olan ülkemin insanlarının 23.000 dolar geliri olan ülke vatandaşları karşısında pek fazla direnme şansı yok. Ayrıca kendisini yönetenler de zaten bunu telkin ediyorlar ve bu satışları özendirecek kanuni teşvikleri kolayca çıkartıyorlar...

Batı Anadolu ve Trakya Yunanlının, güney kıyılarımız Alman veya Fransızların tapulu malı olurken, Kutsal kitapları Tevrat ile kendilerine vaat edilen GAP toprakları da fazla bir çaba harcamadan İsrailli Yahudiler tarafından parsellenerek tapulandırılıyor. Olaylar tam anlamıyla küresel mimarların planladıkları şekil ve süratte gelişiyor. Mevcut ekonomik sistemimiz ve tam teslimiyetçi IMF politikaları nedeniyle yakın bir gelecekte bu toprakları geri almamızın imkansız olarak gördüğümü söylersem, bunun adı kehanet değildir. Her geçen gün daha da yoksullaşan ve sırtındaki borç yükü kabaran Türk halkının bu acımasız global saldırı karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktur. Tedbir alınmasını isteyenlere yetkili ve etkili devlet büyüklerimizin; “Siz de onların ülkelerinden alın” demelerini aczimizin bir göstergesi olarak değerlendiriyorum. Zaten global sermayenin çarkları arasında tamamen ile korumasız bırakılan aç bir topluma “ Neden topraklarınızı satıyorsunuz” sorusunu sormak abesle iştigal etmektir.

Bir diğer acımasız saldırı da İstanbul’u işgal edilmiş Hıristiyan toprakları olarak kabul edip, buranın Müslümanların kontrolünde olmasını 500 yıldır kabullenemeyen Hıristiyan aleminden gelmektedir. Onlar hâlâ Bizans’ı diriltmenin gayret ve çabası içindedirler. Bizans’ın
hamisi ve günümüzdeki temsilcisi olarak Fener Rum Ortodoks Patrikliğini görmektedirler. Roma’daki Vatikan Devleti örnek alınarak Patrikliği Ekümenik bir hale getirip onlara da müstakil bir devlet sıfatı verdirerek “Türkiye’nin bu en önemli merkezini içerden ele geçirebilir miyiz ?” telaşı içinde var güçleriyle yüklenmekteler. Birbiri arkasından gönderilerek bütün yurt sathına yayılan papa destekli misyonerler eliyle halkımız kandırılıp Hıristiyanlaştırılırken, Rum Ortodoks Patrikliği vasıtasıyla bir başka baskı sistemi uygulanmaya çalışılmaktadır.
-----------------------

Fatih Kaymakamlığına bağlı Rum Ortodoks Patriği kendi devletinin kanunlarını hiçe sayıyor, kendisini “ Dünya Patriği” ilan ediyor ve devletini kendisine sahip çıkmamakla suçlayarak AB ve ABD’li efendilerine “Türkiye’ye baskı yapın” diye istekte bulunabiliyor? Normal işleyen devlet yönetimlerinde böyle zırva bir girişimin görülmesi mümkün değildir.

Patrik Bartholomeos; devletimize "hırsız" diyecek kadar ileri gidebiliyor. Tamamen kendi kontrol ve denetimi altında faaliyet göstermesini istediği Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmak için bin bir dolap çevirip Türkiye'yi dostlarına alenen şikayet ediyor. Fener'den tehditler savuran bu kişinin korkusu da yok. Çünkü arkasında AB’li ve ABD’li dostları ve bu dostların emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışan Ak Parti hükümeti var...

İşte vatandaşlarımız işte bu tabloyu görüyor ve kahroluyor. Gelelim bir diğer önemli konuya; PKK militanları daha dün Diyarbakır’da bir güvenlik görevlimizi şehit ediyor. Şehit bekçimizin katili güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülüyor. Diyarbakır ilimizin seçilmiş Belediye Başkanı ve dört küçük beldenin Başkanları yaşadıkları şehirde kendilerine ve hemşerilerine güvenli bir ortam yaratmak için görev yaparken şehit edilen bekçimizin gözü yaşlı ailesini değil, onu öldüren teröristin ailesini ziyaret ederek başsağlığı diliyorlar.

Vatandaşımız “Bu ne biçim devlet?" demesinde ne yapsın. Devletin hizmet için kendisine tahsis ettiği resmi makam aracıyla "terörist" taziyesine giden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, hiç sıkılmadan yaptığı eylemi savunabiliyor. "Ne var bunda, yine giderim" diyor. Hakkında Diyarbakır valiliğinin yaptığı suç duyurusunu da umursamıyor. Çünkü kendilerinin arkasında da AB’li ve ABD’li dostları ve bu dostların emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışan Ak Parti hükümetinin olduğunu biliyor.

Eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın konuyu şöyle değerlendiriyor; "Yerel yönetimle ilgili tüm yasaları Cumhurbaşkanımızın neden veto ettiğinin en güzel örneğini bu ziyaret bize anlatmaktadır. Bunlar daha o yetkiler kendilerine verilmeden teröristin evine taziye ziyaretine gitmeleri ile doğrudan doğruya bir mesaj vermişlerdir. Öte yandan şehit olan bir bekçinin cenazesinde bulunmamakla da bu mesajın içeriği pekişmiştir. Bu şekilde açıkça sergilemeleri de, bu yasaların neden çıkmaması gerektiğini ortaya çıkarmıştır."

Evet bütün bu garip gelişmeler olurken, ABD ve AB ülkelerinin sıradan memurları Kuzey Irak’ta kurdurdukları Kürt Devletinin ayakta durmasını desteklemek için bu yeni devletin işgal altında olarak gördükleri Türkiye topraklarındaki uzantısında sömürge memurları gibi cirit atıyorlar. Devletimizin bölgedeki memurları da AB’den gün almak için verilen tavizler çerçevesinde bunlara rehberlik etmek zorunda bırakılıyorlar.

Van ilimizi yöneten Valimize güpegündüz bombalı saldırılar düzenleniyor. Valimiz şans eseri bu suikastlardan kurtuluyor. Yine ayni şehrimizde bir takım eli silahlı eşkıya grubu polis karakolunu basarak polisleri tartaklayıp, eroin kaçakçılığı şüphesi ile gözaltına alınan zanlıyı polisin elinden kurtarma cesaretini gösterebiliyorlar. Van’da halkın can güvenliğinden sorumlu emniyet müdürü ile ilin valisi meydana gelen olayın rezaletine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorlar. Ve bu iki yetkili makamlarında oturmaya devam edebiliyorlar. Bunlarında arkasında da ne yazık teslimiyet içindeki Ak Parti Hükümeti var.

İş bununla bitmiyor. Uyuşturucu kaçakçılarının polis karakolundan kaçırılmasını takiben olayla ilgili yakalananların serbest bırakılması için aşiret liderleri devleti tehdit ediyor. Konuyu meclise taşıyan ve perde arkasındaki Uyuşturucu Trafiğine değinen bir raporu basına açıklayan CHP lideri Deniz Baykal bu aşiret liderleri tarafından tehdit edilebiliyor.

Devam edelim. Gözümüzün içine bakarak Irak’ta çizdiğimiz kırmızı hatların tamamı kaldırılıyor. Kuzey Irak Kürt Aşiretlerinin liderleri doğrudan muhatap alınırken bu bölgenin bin yıllık gerçek sahipleri Türkmen Kardeşlerimiz kaderleri ile baş başa bırakılıyor.

Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de 11 seçkin askerimizin başına çuval geçiriliyor. Tutuklanıp aşağılanıyor. Biz yönetim olarak ABD’den bir özür dahi alamıyoruz. Dışişleri bakanımız “Büyük Devletler özür dilemez” diyerek konuyu noktalıyor.

Türk şoförleri ekmek arama savaşı verdikleri Irak’ta hunharca katledilir ve Habur’daki kamyon kuyrukları 15 kilometreye ulaşırken, biz vatandaşlarımızın güvenliklerinin alınmasını başkalarından bekliyoruz.

AB’nin birbiri peşi sıra yenilediği sonsuz isteklerine ‘evet’ diyerek alelacele çıkarılan uyum yasaları ile hukuk sistemimizi içinden çıkılmaz hale koyuyoruz. Bir bakıma kanunsuzluk karşısında güvenlik güçlerimizin elini kolunu bağlıyoruz.

İstanbul başta olmak üzere bir süredir bombalı eylemlere sahne olan ülkemizde bu menfur saldırılar ile pek çok masum insanımız ölüyor. Pek çoğu sakat kalıyor. Ve pek çok işyeri çalışamaz hale geliyor. Her zaman olduğu kanlarını yerde bırakıyoruz.

Çatışmada öldürülen PKK Militanına anıt mezar yapılmasını ve PKK liderinin İmralı’dan örgütünü yönetmesini görmezlikten geliyoruz... Artan PKK saldırıları ile hayatını kaybeden Güvenlik mensupları ve masum halkımız ile ilgili haberlerin basınımızda artık haber değeri olmadığına şahit oluyoruz.

Ermeni Soykırımı iddialarını dost ve kardeş ülke parlamentolarında destek bulmasını kanıksıyoruz. Tepki vermemekte direniyoruz. PKK yandaşı oldukları için hapsedilen dört eski DEP Milletvekillerinin tahliyelerinden sonra kahraman edası ile yaptıkları icraatları televizyonlardan dizi film halinde verilmesini ibretle seyrediyoruz.

ABD’de G8 Toplantısına giden Sayın Başbakanımızın karşılama törenindeki protokol skandalını hemen örtbas ediyoruz. Ayrıca kendi topraklarımızda ABD Başkanının elini sıkan Bakanımızın avuç içinin güvenlik adına zenci polislerce aranmasını içimize sindirebiliyoruz.
Bütün bunlar bir çırpıda kalemin ucuna takılan terslikler. Liste uzayıp gidiyor.

İşte bütün bu görüntüler vatandaşımıza “DEVLET NEREDE” diye sordurmaya yetiyor...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
12 Ağustos 2004 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale