27 Mart 2017 Pazartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Türkiye'nin bölgesel güç olarak rolü
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 20 Temmuz 2004 Salı 

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

Son haftalarda Türkiye dış politika açısından büyük bir atağa kalktı. Gelen ve giden üst düzey heyetlerin ardı arkası kesilmiyor. Genel görüntü olarak bu ziyaret trafiğine dışarıdan bakan bir göz Türkiye’nin gerçek bir bölgesel ve dünya gücü olduğunu sanabilir. Aslında bizim gerçekleşmesini arzu ve temenni ettiğimiz de budur. Bütün tavizkâr tutum ve davranışına rağmen Türkiye’ye lider ülkelik, yani yönetilen değil yönlendiren ülke olma konumu yakışır.

Türkiye’de yapılan İslam Konferansı Örgütü Toplantısı, dünya basın devlerini biraya getiren Uluslararası Basın Kuruluşları Toplantısı ve NATO Zirvesinin gündemdeki yeri soğumadan Cumhurbaşkanı Sezer' in Romanya, Başbakan Erdoğan'ın da Bulgaristan ziyaretleriyle, Türk dış politikasının faaliyet alanı ağırlıklı olarak Balkanlar'a kaydırıldı.

Hafta başında Başbakan Erdoğan’ın kızının evliliği dolayısıyla gelen yabancı devlet adamları ile başlayan diplomatik trafik, Suriye Başbakanı Naci el Otari'nin gelişi, İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert'in ve son olarak da resmi bir İran heyetinin Ankara'yı ziyaretiyle devam etti. Yani Türk dış politikası Ortadoğu sorunlarında da kilit rol oynadığını ortaya koydu.

Ortadoğu- Balkanlar-Kafkasya üçgeni üzerinde bugün ABD-İsrail ve AB ülkeleri arasında büyük bir menfaat çatışması yaşanıyor. İki grupta bölgenin kilit ülkesi Türkiye’yi yanında görmek istiyor. Oysa Türkiye kendisinin bölgede belirleyici tek güç olduğunun farkında bile değil. Buna rağmen kısa sürede bu bilince ulaşması ve bölgede tek etkin güç olarak rol alması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

İsrail, Suriye ve İran ziyaretlerinin ayni anda gerçekleşmesini bir rastlantı olarak göremeyiz. Biz rastlantı desek dahi, dünyanın böyle algılaması imkansız. Nitekim batı basınında yer alan haberlerde konu; “Türkiye bölge ülkeleriyle çok yönlü ilişkiler geliştirerek bölgede var olduğunu ispat ediyor” şeklinde değerlendirildi. Bu görüntü çok doğal ve olması gerekeni sergiliyor.

Türkiye’nin İran ve Suriye ile olan ilişkileri geçen yirmi yılda komşuluk dayanışması şeklinde değil, birbiri ile mücadele halindeki güçler görüntüsü içinde idi. İran, Humeyni ile gelen İslami yönetim şeklini Türkiye’ye taşımak isterken ülkemizdeki irticai örgütlere de destek veriyordu. Dolayısıyla ilişkiler sok soğuktu.

Suriye ise Hafız Esad diktası altında PKK terör örgütü komuta heyetini Şam’da barındırıyor, örgüte resmen yataklık yapıyor ve açtığı üslerde onlara gerilla eğitimi veriyordu. Şimdi bilhassa ABD’nin Irak’ı işgalinden ve Suriye ile Irak’ı muhtemel hedef olarak seçtiğini açıkça bildirmesinden sonra bu iki ülke ile ilişkilerimiz olması gereken dayanışma düzeyine ulaştı.

Suriye Başbakanı'nın ve İran heyetinin ziyaretleri, son zamanlarda ikili ilişkilerde kaydedilen hızlı gelişmenin bir göstergesi. İran İçişleri Bakan Yardımcısı'nın başkanlığındaki heyetin Ankara'daki görüşmeleri, daha çok güvenlik işbirliğiyle ilgili olmuştur. İran, terörizmin kendi başına bela olacağını bildiğinden terörizmle mücadelede Türkiye'nin isteklerine cevap verecek bir tavır içine girmiştir. Kuzey Irak’taki üslerinden Türkiye içlerine sızan militanları vasıtasıyla askeri hedeflere saldırlar düzenleyen PKK / Kongra - Gel unsurlarına karşı açıkça savaş ilan etmiş ve bu konuda Türkiye ile ortak çalışma koşullarını gündeme getirmiştir.

ABD ile ilişkilerini güçlendirme yolunda çabalar harcayan Türkiye, ABD’nin alenen tehdit ettiği iki komşusuyla yakınlaşması ve komşuluk bağlarını güçlendirmeye yönelik politika izlemesi ABD ile İsrail’i çok rahatsız etmektedir. Fakat bu doğal gelişme karşısında yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını da görmektedirler. Bir bakıma AB ülkelerinin de Türkiye’nin bölgedeki bu davranışından memnun olmaları gerekmektedir.

Suriye'nin yeni Başbakanı El Otari'nin Ankara'daki ve İstanbul'daki temasları daha çok ekonomik ağırlıklı olmuştur. Baba Esad’ın cenaze töreninde başlayan yakınlaşma Beşşar Esad’ın ziyareti en üst düzeye çıkmıştır. Otari bu iyileşmenin sonuçlarını toplamaya gelmiştir.

Ankara-Şam ve Ankara-Tahran arasındaki yakınlaşmadan İsrail çok rahatsızdır. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in Filistin’de meydana getirdiği insanlık dışı davranışlar karşısında haklı olarak koyduğu tavırlar ile insani açıdan sarf edilmesi elzem olan sözler bu rahatsızlığı arttırmıştır. Türkiye’nin İsrail’i her zaman kınayan ve düşmanca davranan İslam Konferansı Örgütünün sekreterliğini üstlenmesi de bir diğer rahatsızlık konusudur. İsrail Türkiye’nin bu ülkelerle birlikte hareket etmesini, hele AB üyesi olmasını bölgedeki ABD-İsrail egemenliği açısından sakıncalı bulmakta ve bu düşüncesine resmi yayın organlarında yer vermekten sakınmamaktadır.

İşte bu ortam içinde İsrail Başbakan Yardımcısı olan kıdemli politikacı Ehud Olmert'in Ankara'ya gelişinde mevcut ikili siyasi ilişkilerin geliştirilmesi önem arz ediyordu. Fakat bu toplantının resmi gündeminde de yine ekonomik ilişkiler yer almıştı. Nitekim Türk - İsrail Karma Ekonomik Komisyonu önemli kararlara imza attı.

Sonuç olarak; Türkiye bölgedeki tek kilit ülkedir. İsrail ile olduğu kadar Suriye ve İran’la da ilişkilerini eşit ve dengeli bir düzeyde sürdürmek zorundadır.

Yine Ankara, AB ve ABD-İsrail güç mücadelesinde de kilit ülke olduğunu bilmeli ve bu iki güç arasında konrollu denge politikası uygulamalıdır. Bundan sonra bölgede Türkiye’ye danışılmadan ve desteği alınmadan hiçbir sonuç alınamayacağını küresel güçlerin anlaması, tutum ve davranışlarını buna göre ayarlaması gerekmektedir. 50 yıldır süregelen İsrail-Filistin mücadelesini sona erdirecek güçlerin başında da Türkiye’nin bulunduğu unutulmamalıdır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Temmuz 2004 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale