24 Nisan 2017 PAZARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Beyin göçünü durdurmalıyız
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 11 Haziran 2004 Cuma 

Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti içinde kalabilir.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1923)

YAZIKLAR OLSUN BİZE... BEYİN GÖÇÜNÜ DURDURAMIYORUZ...

Basınımızda genellikle manşetten verilen" Bir Türk bilim adamının bulunduğu yabancı ülkedeki büyük buluşu" ile ilgili haberler bizi gururlandırır. Sanki bu başarıyı kendimiz yapmış gibi böbürleniriz. Aslında bu başarılara sevinmek mi , yoksa üzülmek mi gerektiğini ben kestiremiyorum. Çünkü bu başarı bizim değildir. Başarı, bu yetenekli kardeşlerimize sahip çıkan ve onların beyinlerinden istifade etmek için gerekli ortamı sağlayan ülkelerin olmaktadır.

Son günlerde gazete ve dergilerle rekabet haline giren İnternet Medyasında yer alan bir başarı öyküsünden başlayarak; büyük ümitlerle besleyip büyürttüğümüz, bin bir sıkıntı çekerek okuttuğumuz yetenekli genç beyinlerimize iyi bir gelecek veremediğimiz için yurtdışına kaçmak zorunda kalanların durumlarını, yani "BEYİN GÖÇÜ" konusunu gündeme taşıyarak ilgili makamları uyarmak istiyorum.

Bahse konu olan başarı öyküsü Finlandiya'da doçentlik ünvanı alan ilk yabancı olan kardeşimiz Doç.Dr.Neva Çiftçioğlu ile ilgili.

Neva Çiftçioğlu ile ilgili bilgiler kendisi ile yapılan bir röportaj ile gündeme geldi. Ülkemizin göçmesine fırsat verdiği bu yetenekli beyinlere bakış açısını da içerdiğinden bu röportajdan bazı bölümleri aynen aşağıya aldım.

" - Doç.Dr. Neva Çiftçioglu, Finlandiya'da doçentlik unvanının alan ilk yabancı oldu. Kireçlenmelerin müsebbibi olan Nanobakteri isimli bir mikrobu buldu. Bu buluşu nedeniyle dünyanın her yerinden davetler, ödüller aldı. Ayni mikrobu Mars'ta keşfeden Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) onu birlikte çalışmaya çağırdı.
- Doç.Dr. Neva Çiftçioglu'nun önümüzdeki yıllarda da kalp ve böbrek hastalıklarının teşhisine ilişkin, patenti yüzlerce milyon dolar değerindeki önemli bir buluşu daha açıklanacak. Ama Türkiye onu tanımıyor. Şu ana kadar Türk yetkililerden aldığı tek bir tebrik bile yok. Yıllar önce tezini çöpe atan Türk üniversiteleri halâ birlikte çalışma teklifini kabul etmiyor. Bilim dünyasında ise ona, "Türklüğünden vazgeç, daha çok parla" diye akıl verenlere Çiftçioğlu inatla "Asla" demeye devam ediyor.

Çiftçioğlu'nun sorulara yanıtı şöyle;
- Türk olmam kadın olmamdan da büyük sorun oldu. Zaten Finlandiya'da benim Türk olduğum hiç anılmadı. Vatandaşlık başvurum bile olmamasına ragmen beni hep bir Finli gibi dünyaya tanıttılar. NASA'ya giderken Finlandiya'daki gazeteler "NASA'ya giden ilk Finli" diye başlık attılar. 1996'da bütün başarılı bilim insanlarının bulundugu bir törene çağrıldım, törende Türk bayrağının altına gittiğimde beni oradan alıp, Finlandiya bayrağının altına aldılar. Ve o kadar ağrıma gitti ki bu...
- Finlandiya Hükümeti, buluşumu bilim dünyasına açıklamakla görevlendirip 1996'da beni ABD'ye gönderdi. New York'taki Cold Spring Harbor Labratories'e gittim. Burası dünyanın dört büyük laboratuvarından biridir ve böylece NASA'nın da buluşumdan haberi oldu. Meğerse onlar da o tarihlerde ayni bakteriyle Mars'ta karşılaşmışlar. Bunun üzerine birlikte bir enstitü kurduk. Astrobiology Institute. Çalışmaların sonunda NASA beni kendi içine çağırdı.
- Çalışmalarımdan dolayı evde dahi izlendiğimi biliyorum. Hatta uydu aracılığı ile şu anda nerede olduğumu biliyorlar. Çıktığı gün bu röportajdan da haberleri olur ve konuştuklarımız incelemeye alınır.
- Bakın ben ayni zamanda bulduğum bakteriyle ilgili olarak ABD'de büyük bir firmanin da sahiplerinden biriyim. Firmanin CEO'su olan kişi bana daha iki hafta önce "Senin Türk olmandan yoruldum" dedi ve bana ABD vatandaşlığına geçmemi önerdi. Çünkü bir Türk olarak vize almanız, NASA 'da çalışsanız bile çok zor.
- Türklüğümden asla vazgeçmem. Ben milliyetçi olduğumu bilmezdim. Ama dışarıda kalınca insan ülkesinde kızdığı şeyleri bile özler hale geliyor. Zaten yurtdışında yabancıların asıl hayret ettikleri de bu: "Sana hiç kimse sahip çıkmıyor. Sen neden Türk olmak da israr ediyorsun?" diye soruyorlar.
- Ankara Tıp Fakültesi'nde asistanım, doktoramı bitirmek üzereyim. Astım hastalığı üzerine bir tez hazırlayıp hocalarıma sundum. Bölüm başkanı hocamız hastaların yanındayken tezimi aldı, yüzüme baktı ve sonra "Bu tez çöpe atılır" deyip herkesin gözü önünde kapağını bile kaldırmadığı tezimi çöpe attı. O çöpe atılan tezim bir kaç yıl sonra tıp dünyasının üç büyük bilimsel dergisinden birinde yayınlandı. Ankara bana doçentliğimi vermedi. Sırf bu yüzden Finlandiya'da doçentlik unvanı alan ilk yabancı oldum.
- Finlandiya'da bakteri çalışmalarını yaparken Bilkent Üniversitesi Rektörü ve Genetik Bölümü'ne başvurarak "Gelin bunu birlikte yapalım. Patenti Türkiye'ye ait olsun" dedim. Bana gelen yazılı yanıtı saklıyorum: "Siz galiba iş arıyorsunuz" deyip,önerimi kabul etmediler. Hacettepe Tıp'a da ayni öneride bulundum. Orası da "Bu bizi aşar" yanıtını verdi. Oysa Finlandiya'da yaptığım her şeyi Türkiye'de de yapabilirdim, ama neden bilmiyorum kabul etmek istemediler.
- Bana yurtdışında "Everest'in tepesine bayrak diken kadın" gözüyle bakıyorlar, ama bugüne kadar yaptığım hiçbir buluş, hiçbir çalışma için hiçbir Türk yetkilisinden tebrik almadım; hiçbir Türk yetkilisi tarafindan aranmadım. "

Böyle devam ediyor Doçent. Dr. Neva Çiftçioğlu'nun öyküsü. Aslında yurtdışında başarılı olmuş bütün bilim adamlarımızn gerisinde buna benzer hikayeler var. Şimdi gelelim "BEYİN GÖÇÜ" olayının detaylarına.
------------------------

Bilindiği gibi dünyanın en kıymetli varlığı şüphesiz İYİ YETİŞMİŞ İNSAN’ dır. İyi yetişmiş Beyinlerin çokluğu ülkenin gelişmişlik ve kalkınmışlık düzeyinin göstergesidir. Bilgiyi üretip satan ülkeler daima bilgiyi alıp kullanan ülkelerden daha güçlüdür. Araştırma, inceleme merkezlerinin çokluğu ülkenin sadece bugününü değil, geleceğini de teminat altına alır.

İnsanların Bilim ve teknolojiye yatkın olması milletlerin kendine has önemli karakterlerindendir. Okuyup öğrenmek önemlidir. Fakat, okuyup öğrendiklerini kullanarak insanlık adına yeni buluşlar yapmak çok daha önemlidir. Bu haslet her millette bulunmaz. İyi yetişmiş beyinler ister. İşte Türk Milleti binlerce yıllık köklü tarihi ve sahip olduğu kültür öğeleri ile beyin gücü yüksek ender uluslardan biridir.

Hangi makamda ve tahsil seviyesinde olursa olsun insanımız bulunduğu ortamı geliştirmek ve yeni bir şeyler katmak için beynini devamlı çalıştırır. Okuma, öğrenme, anlama, kavrama yeteneğimiz diğer uluslara göre çok yüksektir. Bunlar sadece benim değil, batılı düşünürlerin bilimsel tespitleridir.

Gazetelerde her gün, her konuda yeni bir buluşun haberine rastlamamız mümkündür. Bu buluşları yapanların çoğunun tahsili ve kariyeri bu iş için yeterli olmamasına rağmen eserleri ilginçtir. Ve insanlık için yeni ve yararlı bir çalışmayı ortaya çıkartmıştır. Fakat hiçbir yerden destek almadan bu gibi çalışmaları yapanlar, her defasında kendilerini bilim yapıyor sayan ünvan ve makam sahibi bir takım kişilerin anlaşılmaz tepkileri ve birtürlü aşılamayan korkunç bir bürokrasi ile karşılaşırlar. Ve bu parlayan kıvılcımlar bulundukları mahâlde derhal söndürülürler. Bu karşı çıkmaların altında öncelikle şahsi kıskançlık vardır. Tembellik vardır. Ve nihayet hainlik vardır. Doğal olarak en sonunda, ülkenin güçlenmesini istemeyen dış güçlerin takip, kontrol ve fiziki engellemesi vardır.

İşte bunun için son yüzyılda bilim dünyasında Türkiye çıkışlı önemli bir yeniliğe rastlanmamıştır. Çünkü böyle bir kabiliyete sahip ülkemin beyinleri mutlaka ülke dışına kaçırılmakta veya kendisinin kaçması için gerekli şartlar yaratılmaktadır.

Bugün ABD başta olmak üzere AB ülkelerinde beşyüzbin kadar yetişmiş insanımız o ülkelerin bilim ve teknolojilerine katkıda bulunmaktadır. Araştırma ve incelemeleri ile önce bulundukları ülke insanlarının refah ve mutluluğunu arttırmaktadır. Sonra o ülkeler, bu buluşlardan istedikleri kadarını diğer ülkelerle birlikte bize de parasıyla ( hemde fahiş bir ücret talep ederek) vermektedir.

Türkiye her alanda çok zengin bir ülkedir. Hem de sanıldığından da zengin bir ülkedir. Çünkü dünyanın en pahalı ve en değerli varlığı olan yetişmiş insan beynini bedava ve adeta saçarak dünyaya dağıtmaktadır.

Bu ülkenin yetiştirdiği genç beyinlerin gözü dışarıdadır. Neden dışarıdadır. Çünkü dışarısı yetişmiş beyinlerin önüne onların rahatça yaşayıp, rahatça çalışabileceği ve kendini gösterebileceği imkanlar sunmaktadır. Oysa onların sunduğu bütün imkanlar, bu fakir ülkenin bu beyinlerin yetişmesi için verdiklerinin onda biri kadar dahi değildir.

Biz burada bin bir emek verdiğimiz, tahsil hayatının her safhasında maddi ve manevi büyük sıkıntılara girdiğimiz, 22 yaşında üniversiteyi bitirttiğimiz evlâtlarımıza ne yazık ki sahip çıkamıyoruz. Onlara iş ve aş veremiyoruz. İyi bir gelecek veremiyoruz. Elin oğlu hiç masraf etmeden yetiştirdiğiniz bu muhteşem beyinleri gözlerinizin içine bakla baka alıyor. Ve götürüyor. Hem de bu işi sizi yalvartarak yapıyor. Geri dönmemeleri için ise her şeyi yapıyor. Sonunda gidenlerin çok azı geri dönebiliyor. Dönenlerin bir ayakları yine oralarda kalıyor. Doğal olarak bilim adına kazandırdıkları da oralarda kalıyor.

Peki, Neden gidiyor gençlerimiz?
Bizde üniversite yok mu?
Bizde Mastır ve Doktora eğitimi yok mu?
Bizim fabrikalarımızın, tarlalarımızın, madenlerimizin ve hizmet sektörümüzün hiç mi adama ihtiyacı yok?

Olmaz olur mu. Bu insanlara herkesten çok bizim ihtiyacımız var. Ama nedense her biri birer canlı hazine olan genç beyinlerimizi kendi elimizle bedavaya teslim ediyoruz. Geri dönmeleri için hiçbir olumlu çaba harcamıyoruz. Ayrıca, Devlet eliyle daha çok gencimizi dışarıya gönderip başka ülkelere hizmet etmesini sağlamak için gayret ediyoruz.

Aslında yurtdışına okumaya öğrenci göndermek, yeni teknolojileri yakından takip için iyi bir uygulama. Nitekim bugün Türkiye; Ortadoğu ve Asya için en cazip eğitim veren ülke olma vasfını muhafaza ediyor. Bugün pek çok yabancı öğrenciye Türkiye’de veya kendi ülkelerinde ilkokuldan Üniversiteye kadar çeşitli okullarda çok üst düzey eğitim sağlıyoruz.
-------------------------------

Atatürk döneminde de başarılı öğrencilerin ABD ve Avrupa’ya öğrenime gönderildiğini görüyoruz. Fakat bu gençlerin tamamını bizzat devlet seçerek göndermiştir. Ve her öğrenci gönderildiği ülkelerde çok ciddi bir şekilde takip edilmiştir. Çünkü bu öğrencilerin tamamı ülkeye geri dönmek, ve yetiştirildikleri konuda ülkemizde gerekli organizasyonları kurmak için gönderilmişlerdir.

Gelenlerin tamamı modern Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında çok temel işlevler yerine getirdiler. Çünkü Atatürk döneminde; şimdiki gibi plânsız ve programsız, isteyenin ve parası olanın istediği ülkeye ve istediği okula gittiği, gidenlerin hiçbirinin ciddi bir şekilde takip edilmediği başıboş bir uygulama yoktu.

Bilinçsizce ve yanlışlıkla yapılan beyin göçü örneklerinden biri de Sosyal Psikoloji alanında dünyada otorite olan Prof. Dr. Muzaffer Şerif’ in durumudur. Psikoloji kürsüsü Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Şerif Güneydoğu Anadolu’da köylüler arasında yaptığı bilimsel araştırmaları esnasında zamanın yönetimi tarafından gözaltına alınır. Emniyette Sorgu-sual, mahkeme derken derdini kimseye anlatamaz. Bu yetenekli genç bilim adamını ABD görür ve derhal sahip çıkar. Alır götürürler. Adına Enstitü kurarlar. Ölümü üzerinden yıllar geçmesine rağmen Muzaffer Şerif Sosyal Psikoloji bilim dalının dünyadaki en etkili ismidir ve günümüzde kullanılan psikoloji kavramlarının isim babasıdır. Onun eserlerini referans vermeden dünyanın hiçbir yerinde tezinizi kabul ettirmeniz mümkün değildir. Fakat bu büyük beyin artık bizim değildir. Çünkü bu gerçek bilim adamımız ABD vatandaşıdır ve ŞERİF soyadı da SHERIFF olmuştur.

Gelişmiş batı ülkeleri sahip oldukları yetişmiş insan güçleri ile bilim ve teknoloji yaratıp bunları ihraç ederken bizim beyin kaybımız giderek büyümektedir. Yetişmiş beyin göçünü alan ülkeler, göç veren ülkelerin en iyi ve en yetenekli gençlerini titizlikle seçerek almaktadır.

Her yıl Üniversiteye girmek için ter döken, çaba harcayan bir buçuk milyon gencimiz okuyacağı üniversitenin seçiminde yurtdışına atlamada kendisine imkan tanıyacak olanları öncelikle tercih sebebi olarak görmektedir. Onlar kendilerini yetiştiren bu ülkede değil de gelişmiş batı ülkelerinde iş bulmayı, diğer bir ifade ile ikinci bir pasaport sağlamayı ve özellikle dışarıda yaşamayı tercih etmektedirler.

Ancak bu gençlere kızmayalım. Çünkü onlar; ülkelerini sevmedikleri için, ya da başka ülkede yaşamayı daha çok istedikleri için değil, tam tersine kendilerine gerekli imkan sağlanmadığı, en önemlisi de burada üniversite bitirseler dahi dikkate alınıp adam yerine konulmayacaklarını bildiklerinden yurt dışına gitmeyi arzu ediyorlar.

Ülkemizde yurtdışına yönlendirilme süreci ilköğretimden itibaren başlamaktadır. İlkokulların başarılı çocuklarını özel okullar bulur ve reklamlarını yapmak üzere burs verip bünyelerine katarlar. Liselerin başarılı öğrencilerini önce dershaneler keşfeder ve abartılı maddi imkanlar tanıyarak kendi dershanelerine alırlar. Buralar da özel olarak yurtdışı için motive edilirler. Boğaziçi, Ortadoğu, Galatasaray gibi devlet üniversiteleri ile Koç, Sabancı, Bilkent , Bilgi gibi yabancı dille eğitim yapan özel üniversiteler hedef olarak gösterilir. Ayrıca çocuğun kabiliyet ve becerilerine bakılmadan devlet üniversitelerinin yabancı dille eğitim veren bölümlerine en yüksek puanlarla öğrenci alınarak beyin göçünün muhtemel adayları ve temin edilecekleri adresler belirlenmiş olur.

Bu üniversitelerin bir ayakları ABD’de veya bir AB ülkesindedir. YÖK’de devreye sokularak bu ülkelerdeki üniversiteler ile işbirliği içinde çalışılır. İşbirliği ise bilim alanında değildir. Bu işbirliği daha kolay beyin göçü yapılması alanındadır. Sözüm ona karşılıklı öğrenci ve öğretmen mübadelesi gibi hususlarda ikili özel anlaşmalar yapmışlardır. Aslında bu ilişkiler daima tek taraflı olarak işletilen beyin göçünü kolaylaştırmanın
basit ve yasal yollarıdır. YÖK bunu bilir. Ama yetenekli beyinlerimizin elimizden alınmasına engel olacağı yerde, bunların gidişlerine teknik imkan hazırlar ve adeta destek olur.

Bu arada medya kullanılarak çok cazip reklamlarla yurtdışından alınacak burslar tanıtılır. Yurtdışındaki üniversitelerin görkemli Kampüs yerleri içindeki şahane hayat abartılı bir şekilde anlatılır. Oysa en uç ilimizde bulunan üniversitelerimizin imkanları dahi, bugün hiç de küçümsenecek gibi değildir. Bugün Anadolu’nun her noktasına yayılmış Türk üniversitelerinde oldukça iyi bir eğitim verilmektedir. Bu eğitim herhangi bir Amerikan
veya Avrupa üniversitesinin bilimsel seviyesinden asla aşağı değildir. Anadolunun dört bir yanında kendi kendine yeterli kampüslerde gerçek birer bilim yuvası oluşturulmuştur.

Beyin Göçü ile ilgili reklamlar çok başarılıdır. Çalışkan öğrencilere ABD’de yaşama ve iş bulma yolu vaatleri yanında, derhal Yeşil Kart verilmesi dahil adeta bir yeryüzü cenneti vaat edilmektedir.
---------------------------------

Batılı ülkeler, bu yaptıklarında haklıdır. Ve mantıkî gerekçeleri vardır. Çünkü onlar milli hedeflerini; “Ben en iyi olmalıyım. Ben her şeyi önce bulmalıyım. Benim dünya hakimiyetim ancak bilim ve teknolojideki gücüm ile orantılı olarak gerçekleşir veya sekteye uğrar. Bu bakımdan dünyanın en iyi beyinleri benim olmalıdır.” şeklinde tespit etmişlerdir.

Ayrıca, “Ben bu beyinleri alamasam dahi, nerede kimler var ve ne yapıyorlar. Bunları bilmeliyim.” demektedirler. Ve bunun sağlanması için uzun vadeli planlar hazırlamakta, stratejiler uygulamaktadırlar. İyileri bu şekilde kontrol altına aldıktan sonra geriye kalanların yapacakları bilimsel çalışmaların daima kendi gerisinde kalacağını bilmekte ve buna göre rahat hareket etmektedir.

Gerçek olan bir şey var. O da ABD’nin insan göçü ile ilgili politikaları başarı ile yürütmesidir. Bilindiği gibi ABD tarihi aslında bir göçler tarihidir.

Kuruluş yıllarında gözü pek, cesur ve maceraperest Avrupalıların göçü ile ülke Kızılderili sakinlerinden tamamen temizlenmiştir. Amerika Kıtası bir uçtan bir uca keşfedilmiş ve yerleşime açılmıştır.

Daha sonra ikinci büyük göç dalgası Afrika’dan alınmıştır. Tarlalarda çalışacak ve ağır hizmetlerde kullanılacak güçlü-kuvvetli siyahi Afrikalılar zorla getirilmiştir. Bundan sonraki en son ve büyük göç dalgasında Nazi Almanya’sının bilim adamlarının ve aydınlarının topluca gelişlerine şahit olunmuştur.
Bugün artık ABD yönetimi için sırada ulaşılması gereken tek bir hedef vardır. O’da ABD merkezli yeni bir Dünya İmparatorluğunun kurulmasıdır. Bunun için BİLGİ ÇAĞI olan Milenyum’ un gereklerini yerine getirebilecek üstün beyinlere ihtiyacı vardır. Bu maksatla geri bıraktırılmış ülkelerin en iyi beyinlerinin toplanması operasyonu yürürlüğe sokulmuştur. Ülkemizde aralarında olmak üzere Avrupalı, Güney Amerikalı, Hintli, Pakistanlı, Çinli beyinler titizlikle seçilerek ABD’ne götürülmektedir.

Bugün Amerikan Üniversitelerinin yarısından çoğu sadece Araştırma Merkezi halinde çalışmaktadır. Ve bu Üniversitelerinin en üst düzey projelerinin başında dışarıdan ithal edilip Amerikanlaştırılmış beyinler bulunmaktadır.

Gelişmiş ülkelerin gelişmişliklerini devam ettirmek ve dünya üzerinde kurmak istedikleri global kontrol mekanizmalarını sağlama almak için dünyadaki yetişmiş insan beyinlerini transfer etmelerinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Bu maksatla, her türlü çareye başvurarak dünyada çok az bulunan iyi yetişmiş beyinli insanları toplayarak ülkelerine götürdüklerini de biliyoruz.

Türkiye’nin beyin göçü pazarında önemli bir yeri vardır. Şimdi üzerinde durmak istediğim konu bu beyin göçünün tersine döndürülmesidir. Yani Türkiye mevcut potansiyeli ile göç veren değil, alan ülke durumuna gelecektir. Bunun dört yönü vardır.

Birincisi, göç olayının durdurulmasıdır. İkincisi, ülkemizde yeterli istihdam imkanlarının yaratılarak gidenlerin geri getirilmesidir. Üçüncüsü, Türkiye’nin dünyadaki yetişmiş beyinlerin ilgisini çekecek hale getirilmesidir. Ve dördüncüsü de Türkiye’ye iyi yetişmiş beyinlerin göçünün sağlanmasıdır.

Kanaatime göre bunları sağlamak mümkündür. 21 inci yüzyılın yönetilen değil, yöneten ülkesi olmak istiyorsak, gerekli yetişmiş kadrolara sahip olmadan bunu başarmamız hayâldir.

Aslında Türkiye Cumhuriyeti kısa geçmişine rağmen iki kere beyin göçü almıştır. Atatürk Döneminde Nazi rejiminden kaçarak Türkiye’ye sığınan seçkin Alman Bilim adamları Türk Üniversitelerinin bilimsel faaliyetlerine büyük heyecan katmış, hız kazandırmıştır. Bu kişiler bir çok yeni kürsünün kurulmasını ve dinamik bir bilim atmosferinin oluşmasını sağlamışlardır. Bilimin önemini kavramış olan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk gelen yabancı bilim adamlarına her türlü desteği sağlamıştır.

İkinci süreç de 1990 yılında eski Sovyetler Birliğinin dağılmasını müteakip Varşova Paktı ülkelerinden yoksulluk sınırında maaş alan bilim adamlarının ülkemize gelmesi ile başlamıştır. Azeri bilim adamları bunlar içinde sayıca çoğunluktadır. Sovyetler döneminde başta temel bilimler (matematik, fizik, kimya ve elektronik) alanında iyi yetişmiş 300 kadar Azeri bilim adamının sağladığı önemli katkılar vardır. Ne yazık ki yöneticilerimiz bu son büyük göç imkanını tam olarak anlayamamışlar ve gereken ilgiyi göstermemişlerdir. Sonunda devamının gelmesi kaçınılmaz olan bu önemli beyin göçü tamamen durmuştur.

Gelen beyinlere sahip çıkmak bir yana, genç ve dinamik bir nüfus çoğunluğuna sahip olan ülkemiz maalesef elindeki son derece değerli yetişmiş beyinlerini adeta kendi kaderlerine terk ederek dışarıya kaçmalarına ortam hazırlamaktadır.

Eğitim bürokratlarımız ve Üniversite yönetimlerimiz bu konuda tedbir alacakları yerde gençlerimizin yurtdışına gidişlerini teşvik etmektedir. Çeşitli burs imkanları ayarlanmakta ve ne kadar çok yurtdışına öğrenci gönderildiği anlatılarak okulların reklamının yapıldığı sanılmaktadır. Sonrada büyük marifet yapmışlar gibi bununla övünülmektedir.
--------------------------------------

Bugün çağımızda iletişim teknolojisinin en üst düzey ürünleri dünyadaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Bu teknoloji ağı dünyanın her tarafını sarmıştır. Yani ulaşılan bugünkü iletişim çağında öğrencilerin tahsil için yurtdışına gönderilmesine de gerek kalmamıştır. Çünkü Internet vasıtasıyla dünyada çıkan bütün bilimsel ve süreli yayınlar küçük bir ücret karşılığında en uç noktadaki üniversite kütüphanelerine dahi gelmiştir. Bunlarla dünyadaki gelişmeler yakından takip edilebilir.

Bunun yanında yurtdışına giden gençlerimizin TÜBİTAK veya Üniversitelerin Araştırma Merkezleri vasıtasıyla örgütlenmeleri ve gönderildikleri Türk üniversiteleri ile organik bağlarını koparması önlenebilir.

Yurtdışındaki başarılı kişiler davet edilerek seminerler düzenlenebilir veya bilimsel projeler üzerinde tartışılması sağlanabilir.

Bazı yabancı araştırmacılar ile ortak projeler üretilebilir. Bunun gibi denenecek pek çok yol vardır. Yani eğer üzerinde ciddi şekilde etüt edilecek olursa, günümüz iletişim imkanları ile dışarıya doğru olan beyin göçünü kısmen de olsa ülkemiz lehine işleyen tersine bir beyin göçüne dönüştürülmesi mümkün olabilir. Fakat bütün bunların rasgele değil, bir elden koordineli olarak yapılması gerekir. Bugün üzerinde çok tartışılan ve bilimsel niteliği sorgulanan Yüksek Öğretim Kurumu’na yeni hazırlanacak kanununda bu görev verilebilir. Çünkü en uygun üst düzey bilimsel kuruluş olarak başka bir alternatif görülmemektedir.

Gönlüm gençlerimizin artık dışarıda değil, ülkemiz üniversitelerinde çalışmalarını arzu ediyor. Bunlar Türkiye’de ve Türk insanı için bilim yapabilsinler ve bilgiyi teknolojiye dönüştürebilsinler. Ürettiklerini öncelikle Türk Toplumu ile paylaşabilsinler.

Ne çare ki; araştırma fonlarına yer ayıramayan kısıtlı üniversite bütçeleri, açlık seviyesinde düşen öğretim üyesi maaşları, bürokrasiden kurtulamayan ve çalıştırılamayan araştırma fonlarının durumu insanlarımızın idealist duygularını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Beynini ailesinin geçimi kaplayan bir öğretim üyesinin bilimsel olarak düşünmesi asla mümkün değildir. Vatansever duygularla ve çok iyi niyetlerle, her türlü maddi sıkıntıya göğüs gererek geri dönen birkaç öğretim üyesi de mevcut yapının karmaşasından kısa sürede pes etmekte ve çareyi geri dönmekte bulmaktadır.

Sadece vatanseverlik nutukları atarak bu yetenekli insanlarımızın ülkemize geri dönmelerini sağlamaya çalışan yöneticilerimiz bana göre hatalıdır. Çünkü bunlar, öncelikle gelenlere aileleri ile huzur içinde yaşayacakları bir ortam ve serbestçe bilim yapabilecekleri mekanlar temin etmeleri gerektiğinin bilincinde dahi olmalıdırlar.

Sadece gidenlerin arkasından atıp tutarak bunların dedikodularını yapıp, neredeyse bunların hepsini vatan haini ilan etmekte olan pek çok yöneticimizde yanlış yoldadırlar. Bu husus eğer geri gelecek olan varsa onların da gelmelerinin önünü kesmektedir.

Yurtdışına Göçü etkileyen etkenlerden biri de Fen Bilimlerine olan ilgisizliktir. Ülkemizin gelecekteki Fen Bilimcilerini yetiştirmek üzere kurulan Fen Liselerini bitiren çok yetenekli gençlerimizin üniversitedeki tercihleri yerler, çok para getiren Bilgisayar, Elektrik-Elektronik ve Endüstri Mühendislikleri dallarıdır. Ülkemizde temel bilimlerde para kazanma şansı çok az ve gelecek güvencesi de olmadığından Fen Fakülteleri ile diğer temel bilimler tercih edilmemektedir. Bu öğrencilerin tamamı üniversite bitiminden sonra bir yolunu bulup başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere dışarıya gitmektedirler. Oralarda verilen yüksek maaş, uygun çalışma ortamı ve bireyin kendini ifade etme özgürlüğü kişilerin o ülkelerde kalmalarını sağlamaktadır. Dolaysıyla bu gençler ülkemize geri dönüş konusunda hiçte istekli görülmemektedirler.

Yani bu kesimdeki yetenekli insanlarımız da gelişmiş beyinlerinden istifade etmek için değil, işgüçlerinden istifade etmek için yurt dışına kaçırılmaktadır.

Sonuç olarak; ülkenin kalkınması ve güçlenmesi beyin göçünün durdurulmasına ve geri döndürülmesine bağlıdır. Bu ise sanıldığı kadar basit bir işlem değildir. Çok plânlı, programlı ve uzun soluklu bir çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Bu insanlarımızın öncelikle devletine olan güven duygusu sağlanmalıdır. Bu da söz ile değil, davranış ve tutum değişikliği ile olur.

2004 Türkiyesinde gerek Milli Eğitim Bakanlığımız ve gerekse Yüksek Öğretim Kurumu'nun dışarıya beyin göçünü önleyecek olumlu bir çabası bulunmamaktadır. Aksine bu göçü hızlandırıcı ve teşvik edici tutum içinde oldukları da açıkça görülmektedir. Bu demektir ki yetiştirdiğimiz yetenekli Türk beyinleri başka ülkelerin kalkınma ve gelişmesinde kullanılmak üzere gönderilmeye devam edilecektir.

Bu ülkenin başbakanlarının çocukları dahi yurtdışında okumayı kendilerine hedef almışlarsa bu bataktan çıkmamızın kısa vadede çok zor olduğunu değerlendiriyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Haziran 2004 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale