20 EYLÜL 2017 ÇARŞAMBA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Avrupalı efendilerimiz bizi aşağılamaya devam ediyorlar
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 25 Nisan 2004 Pazar 

Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1924)

Avrupalı büyüklerimizi yine kızdırdık. Leyla Zana ve arkadaşlarının yeniden 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasının Avrupa’daki yankıları sürüyor. Avrupa Parlamentosu (AP), Devlet Güvenlik Mahkemesinde yeniden görülen DEP Davasında eski karar üzerinde ısrar etmesine sert tepki gösterdi. DGM’nin kararını kınayan AP, “Davanın Türkiye’de reformları engellemek isteyenler tarafından kullanıldığını ileri sürerek siyasi mahkumlara genel af istedi.”

Adamlar işini gücünü bitirmişler bizimle uğraşıyorlar. Bizim iyi olmamız için el birliği ile uğraşıyorlar ama biz onları anlayamıyoruz. Olay tamamen hukuki olmasına rağmen Avrupa Parlamentosu DEP davasını gündemine alıyor ve detaylı görüşüyor.

Dostlarımız bizi yine yerden yere vurdular. Yabancılar yetmedi bir darbede Avrupalı Türk kardeşimizden yedik. Sosyalist grubun Türk asıllı Alman üyesi Ozan Ceyhun da, mahkumiyet kararına ilişkin yazılı açıklama yaparak; "Türkiye’ye zarar veren bir gelişme. Türkiye insanının geleceği açısından çok önemli bir süreçte bu karar Avrupa Birliği kamuoyu nezdinde Türkiye’nin imajına zarar verebilecek nitelikte bir olay " değerlendirmesinde bulundu.

AP’deki siyasi grupların DGM kararına ilişkin hazırladıkları ortak tavsiye kararı da kabul edildi. “Türk yargı sistemiyle AB yargı sistemi arasındaki farka örnek” olarak gösterilen mahkumiyet kararının, hükümetin adli sistemle ilgili başlattığı reformlara açıkça tezat teşkil ettiği” vurgulandı. DGM’lerin kaldırılması için hükümete ve TBMM’ye çağrı yapılırken, “Yargıtay’ın mahkumiyeti bozması” umudu dile getirildi.

Diyelim ki, Avrupalı'nın haklı gerekçesi var. Bizi aralarına almamak için öküzün altında buzağı arıyorlar. Ya bizimkiler ne yapıyor. Atatürk'ün partisi olduğunu israrla vurgulayan CHP yönetimi; DEP eski milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle’ye tahliye yolu açmak için kanun teklifi vereceklerini, özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması için çalışacaklarını, bu çerçevede DGM’lerin kaldırılmasını desteklediklerini söyleyerek sömürgecilerin davranışına destek veriyor.

Parti yönetimi Avrupalılara hak verirken CHP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu DEP davası sonrasındaki sözleri nedeniyle İtalyan Parlamenter Luici Vinci hakkında suç duyurusunda bulunuyor…
 
Kafamız yine karışıyor. Türk yargısına yapılan akıl almaz hakaret gerekli cevabı almakta gecikmedi. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya yaptığı açıklamada; “Vinci’nin sözlerini esef verici bulduğunu” bildirdi. “Yargı kararlarının eleştirilebileceğini, bunu normal karşıladığını, yargıyı baskı altında tutabilecek açıklamaların, bir hukuk devletinde yargı bağımsızlığı ile bağdaşmadığını, hukuka aykırı olduğunu” kaydetti. Özkaya sözlerini şöyle tamamladı. “Avrupa’da yargıya hiçbir müdahale yapılamaz. En alt düzeyde de bunun böyle olduğu söylenir. Oysa bir Avrupalı parlamenterin Türk yargısına bu şekilde müdahalesi, esef vericidir. Yargı bir hata yapmışsa, bu kendi içinde düzeltilebilir. Ancak bunu söyleyecek kişi Avrupa’dan gelen bir siyasetçi değil, Türk yargısının üst mahkemeleri olabilir. Herkes bunu böyle bilmelidir.’’

Tepkiler bitmiyor. Almanya Federal Meclis Başkanı Wolfgang Thierse; “Leyla Zana ve diğer eski DEP milletvekillerinin yeniden yargılandıkları davada 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasını çok hazin, hatta bir skandal olarak görmekteyim. Sizin, bunun Alman ve Avrupa kamuoyundaki etkilerini tahmin ve hayal etmeniz zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Bu tür olaylar, Türkiye’deki hukuk devleti hakkında şüpheler doğurmakta ve önyargıları güçlendirmektedir. Bu ister istemez diğer olumlu adımların arka plana atılmasını beraberinde getirir."sözleriyle AB’den zor gün alırsınız demeye getiriyor.

Ne demişti İtalyan parlamenter dostumuz Luigi Vinci; "DGM'ler anti-demokratik şekilde davranan politik mahkemelerdir. Ben bütün duruşmalara katıldım ve görüyorum ki mahkeme Türk hukuk yasalarına da saygı göstermiyor, onları da çiğniyor. Bu tip mahkemeler otoriter devletlerde bulunuyor, Musolini zamanında İtalya da vardı. Almanya'da Hitler zamanında vardı. Faşizmin devamı olan bu mahkemeler yaşamaya devam ediyor. Ben düşünüyorum ki bu mahkeme bir utançtır, utanç verici bir şeydir. Böyle bir şeyi hiç hak etmeyen bir Türkiye'ye hakarettir bu dava. Türkiye halkının barışa ve demokrasiye büyük özlemi vardı. Bu davayla bu özlemin önü kesildi. Bu Türkiye'nin demokratik olmasını isteyen Avrupa Birliği'ne de bir hakarettir. Bu çok büyük bir utançtır insanlık için. Bütün insanların kendi dillerinde düşüncelerini ifade etme hakları vardır. Bu utanç sadece dünyada Türkiye'de vardır. Ve Türkiye bunu anlamak zorundadır. Türkiye'nin AB'ye girmesi sizlere bağlıdır. Türkiye demokratikleşirse AB'ye girer. Demokratikleşmesi de önce bu mahkemelerin kaldırılmasından geçiyor."

Sözüm meclisten dışarı; İnsanın bu gafil ve çılgın Avrupalı dostumuza ne diye hitap etmesi gerektiğini ifade edecek kelime bulamıyorum. Sadece ÇÜŞŞŞŞ demekle yetiniyorum.

Bununla beraber ülkemizde AB'den gün almak yolunda getirildiği durumu gösterdiği içinde adamı tebrik etmek istiyorum. Bir garip gafil kişi gelip, TC topraklarında Türk yargısından başlayıp yedi sülalemize sövecek kadar kendinde güven duyuyor ise. Kabahat onda değil, ona bu şekilde hareket etme özgürlüğü tanıyan bizlerdedir... Adamlar haklılar. Ne deseler . Susuyoruz. Korkuyoruz. Çekiniyoruz. Adamlar üstümüze geldikçe biz, “sen haklısın” diyerek kenara çekilyoruz.

Milletin canına tak etti. “YETER BE” diyecek bir babayiğiti bekliyor. Seçim meydanlarında garip halkına diklenen Sayın Başbakanın işte şimdi diklenme zamanı ve yeri. Varsa gücünü bu İtalyana göstersin. Çağırıp İtalyan Büyükelçisini, versin ağızlarının payını. Atsın bu bize hakaret eden İtalyan zibidiyi içeri. Adamlar bizi vali, milletvekili, bakan demeden gümrük kapılarında donumuza kadar arıyorlar. Biz ise gelip bizim memleketimizde bize hakaret etmesine izin veriyoruz. Bunların artık son bulması lazım diyoruz.

Ama ne gezer, Aralık ayına yaklaştıkça biz bunların her gün düzinelerle gelip bizi aşağılamalarına sahne olacağız herhalde. Bu çok açık görülüyor. Evet 2004 yılında Türkiye gerçekten zor durumda. Güneyde komşumuz IRAK’ta süren savaş ortamı, İsrail-Filistin çatışmanının yarattığı huzursuzluklar, ben hâlâ varım diyen PKK (KADEK) Terörü, 400 yıllık Türk Yurdu Kıbrıs’ta yürütülen Bizans oyunları, artan işsizlik ile iç ve dış borçlar. Ve bütün bunlara hemen çözüm bulması istenen ama kendini AB'den gün almaya şartlamış bir Ak Parti İktidarı.

İnsanlarımız aç kalabilir, yorulabilir, çeşitli maddi ve manevi zorluklarla karşılaşabilirler. Fakat bütün maddi sıkıntıların ortadan kaldırılması kolaydır. Geleceğe ait ümitler canlı tutulduğu sürece insanlarımız çok büyük sıkıntılara göğüs gererek sabır ve metanetle daima iyiye, güzele ve doğruya erişmişlerdir. Önemli olan geleceğe ait güzel umutların daima canlı tutulmasıdır. Oysa bugünkü görünen durumumuz; "Türkiye’nin tam anlamıyla emperyalizme yani küresel güçlere teslim olduğu" şeklindedir.

Biz ne kadar inkâr edersek, edelim. Birileri bizim hakkımızda böyle düşünüyorlar. Bizi her bakımdan kendilerine muhtaç sömürge halkı gibi görüp istediklerini bize kolaylıkla kabul ettirebileceklerini düşünüyorlar. Ve bunun gerektirdiği tutum ve davranışı sergilemekten de kaçınmıyorlar.

Geçen yüz yılın başlarında hasta adam Osmanlı Devletinin başkenti İstanbul, batılı büyükelçilerin denetimi altına girmişti. Üçüncü sınıf bir İngiliz diplomatı dahi sadrazamın (Başbakan) odasına izin almadan fütursuzca girebiliyor, istedikleri belgeleri imzalatabiliyordu. Tam teslimiyet vardı. Yasal hükümete ve padişaha rağmen, asıl yürütme erki Osmanlı’ya borç vererek ayakta durmasını sağlayan devletlerin elinde idi. Onlarda bu güçlerini elçilikleri vasıtasıyla sürdürüyorlardı. İşte bugün de T.C.Devletinin ehil olmayan ellerde plânsız ve programsız yönetimi, basiretsiz ve çapsız politikacıların vurdum duymazlığı sonucu içine düşürüldüğümüz borç batağı yüzünden tam bir asır öncesinin görüntülerini yaşamaya başladık. Ve sonunda buna alıştık ve dozajı giderek artan hakaretleri dikkate almamaya başladık.

Bugün ABD Büyükelçisi Sayın EDELMAN Bey büyük ve hami devlet temsilcisi sıfatı ile hem iç ve hem de dışişlerimize burnunu sokmayı temel görevi olarak görebiliyor. İş adamlarımızdan, Kızılay yöneticilerine kadar hemen her kuruluşla yakından temaslar kuruyor. Tavsiyelerini ilgililere iletiyor. Basına beyanat veriyor. Yani bir bakıma bizi yönetiyor. Alman, İngiliz ve Fransız meslektaşları da Amerikalı dostumuzdan geri kalmıyorlar. Heyetlerin biri geliyor. Biri gidiyor. Takip etmek mümkün değil.

Adamlar haklılar. Bu durum durum birdenbire oluşmamıştır. Yılların başarısız yönetimleri el birliği ile ülkemizi bu hale getirmişlerdir. Atatürk'ün emrinde ve yönetiminde silah zoru ve şehit kanı ile kaldırdığımız kapitülâsyonlar ile son kuruşuna kadar ödeyerek bir daha gelmeyeceğini umduğumuz Osmanlı Devlet Borçları gibi çok yönlü bir tarihi tecrübeye rağmen gelinen nokta budur.

EVET... Bu emperyalizmin Türkiye'ye karşı kesin zaferidir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti; 24 Temmuz 1923’de LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ile egemen bir devlet olduğunu resmen dünya devletlerine tescil ettirmiş ve dünya devletleri arasında kendisinin de var olduğunu ilan etmiştir. Atatürk ve arkadaşlarının büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdikleri bu özgürlük ve tam bağımsızlık vasfının 81 yıl sonra günümüzde geldiği nokta maalesef bu ülkeyi sevenleri son derece üzmekte, rahatsız etmekte ve gururunu kırmaktadır.

Bugün yine Devlet Bütçemizi ayni DUYÛN-U UMUMİYE idaresinde olduğu gibi IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tanzim ediyor. Yabancı heyetlerin biri gidip, biri geliyor. Gelen heyetler ülkemizin tarihi ve turistik güzelliklerini görmeğe değil; akıl vermeye, denetlemeye ve bize hesap sormaya geliyorlar. Anlaşılır ve inanılır gibi değil. Aklımız mı bitti? Yoksa bilgimiz mi yetmiyor ?

Atalarımız yüzde yirmi Türk Nüfusa dayanarak bugün topraklarında 40 civarında egemen bayrak dalgalanan 24 milyon Km.karelik bir Cihan Devleti'ni 600 yıl yönetiyor. Sonra bugün en güçlü olmamız gereken bir çağda, her alanda yeterli bir potansiyele erişmişken, dün emrinde olanlar bugün aynen sömürgelerinde olduğu gibi seni denetlemeye geliyorlar. Akıl veriyorlar. Neden verdiğimiz aklı almıyorsun diyerek birde kafa tutuyorlar. Bütün bunların yanında ülkemizin temeline dinamit koyan anarşist ve teröristlere gözümüzün önünde arka çıkıyorlar, onlara destek veriyorlar, ve bunu hep yapıyorlar. Bunu anlamak ve genç nesillere anlatabilmek mümkün değil...

Sonuç olarak; Anayasamızda yer alan Atatürk Milliyetçiliği ; yakalara göstermelik Atatürk rozeti takıp meydanlarda "Atam seni çok seviyoruz. Daima İzindeyiz " diye nutuk atmak değildir. Atatürk Milliyetçiliği; Atatürk Türkiye’sinin varlığına, bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine, manevi değerlerine, gelenek ve göreneklerine, ve O’nun yıktığı sömürge zihniyetine karşı çıkmaktır.
 
Türkiye büyük ülkedir. Güçlü ülkedir. Türk Milleti ise binlerce yıllık Türk Kültürü ile mücehhez büyük bir millettir. Biz milletçe ve devletçe ülkemizde yaşanan bu çirkin manzaraları hak etmiyoruz.

Tarihimiz diğer milletler ve kültürlerle çok iyi diyaloglar ve işbirliği içinde binlerce yıl bir arada yaşadığımıza şahittir. Bizi bölme ve parçalama ve adeta sömürgeleştirme çabalarını görmeli ve uyanık olmalıyız. Ayni zamanda tarihimizde hiçbir zaman sömürge olmadığımızı bilmeli ve bunu birilerine bildirmeliyiz.

Bu gafil İtalyan ve benzerlerine öyle bir şamar atmalıyız ki bir daha kimse cesaret edip bizi aşağılamaya gelemesin. Devlet gibi devlet olmanın gereği aslında budur.

İnşallah biz de devlet gibi devlet olacağımız günlere kavuşuruz.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
25 Nisan 2004 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale