29 Mart 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






ABD'nin Irak'ı işgalinin birinci yıldönümünde durum muhakemesi
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 11 Nisan 2004 Pazar 

Felâket başa gelmeden evvel, onu önleyecek ve ona karşı savunulacak gerekleri düşünmek lazımdır. Geldikten sonra dövünmenin faydası yoktur.
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1920)

20 Mart 2003'te Bağdat’ın havadan bombalanması ile başlayan ABD’nin Irak’ı işgâl harekâtının ilk safhası bundan tam bir yıl önce 9 Nisan günü ABD tanklarının aynen resmi geçit yapar gibi hiç bir direnişle karşılaşmadan Bağdat’ın merkezine gelmesi ile bitmişti.

Irak’ta 24 yıldır Devlet Başkanlığı görevini üstlenen Saddam ve Baas Yönetiminin yerini ABD ve İngilterenin askeri yönetimi devraldı. Irak’ın yeni Saddamı olan dört yıldızlı ABD Generali Tommy Franks bilahare yerini General Abizaid'de devretti. Bu arada askeri yönetimin sivillerin kontrolunda olduğunu göstermek için Başkan Bush'un yakın adamı Paul Bremer tam yetkili olarak askerlerden görevi devraldı.

Bir yıl önce yazdığımız yazının başlığını "VE SADDAM DÜŞTÜ... ABD İLE SINIR KOMŞUSU OLDUK" koymuşuz. Evet bir yıl sonra ABD halâ sınır komşumuz. Önce Saddam'ın yakın çalışma arkadaşları birer birer yakalandı. İki oğlu çatışmada öldürüldü. Kızları ve torunlarının Ürdüne gitmesine izin verildi. Ve sonunda Saddam'da saklandığı bir çukurda perişan bir halde yakalandı. Şimdi savaş esiri olarak yargılanacağı günleri bekliyor.

Aldığımız askeri eğitim ve yılların kazandırdığı askeri tecrübeyi kullanarak bu savaşın muhtemel ceryan tarzını tahlil ettiğimizde hiç beklenmeyen bir sonuçla karşılaştık. Kimse bu savaşın askeri bölümünün bu kadar kısa bir sürede biteceğini tahmin edemezdi. Bu savaşta askeri talimnameler iflas etmişti.

24 yıldır ayni liderin yönettiği bir ülke. 500.000 kişilik zayıf teçhizatlı ama disiplinli ve düzenli görünümü olan kısa dönemde iki büyük savaş tecrübesi geçirmiş olan bir ordu. Dünyanın en eski kültür hazinelerinin mirasçısı olup, ata yadigarı topraklarını işgâl edenlere karşı bu toprakları kanının son damlasına kadar savunmak için eğitilmiş olduğu vurgulanan 6 milyonluk bir milis gücü. En az 300 savaş uçağı. Tanklar, toplar ve diğer silahlara sahip bir ülke.

Evet. Neredeydi bunlar. Bu gösterişli ve üstelik kendi topraklarını savunan güç bu kadar çabuk pes etmemeliydi.

Ne diyordu Saddamın generalleri. "Bakmayın siz Amerikalıların hızlı ilerlediklerine. Biz çölleri onlara bıraktık. Bağdat kapılarına kadar gelmelerine müsaade edeceğiz. Sonra barajları açıp onları suda boğacağız. ABD askerlerini petrol dolu hendeklerde yakacağız. Bağdat sokaklarında iki milyon silahlı vatansever ile ABD askerlerini tek tek avlayacağız. Geldiklerine pişman edeceğiz."

Bu sözlerin hepsi boş çıktı. ABD askerleri binlerce yıldır değiştirilmeyen Harp Prensiplerinin hiç birini uygulamadan ellerini kollarını sallayarak tören geçidi yapar gibi Bağdat’a girdiler. Bağdat Halkı 20 gündür tepelerine en gelişmiş silah sistemleri ile ölüm yağdıran bu işgâl ordusunu silahla değil ama çiçekle karşıladı.

Savaş boyunca son derece az mevcutla, ikmal noktalarından uzaklaşmış ve tam 600 km. boyunca tesbih tanesi gibi dizilmiş ABD ordusuna Irak hiç birşey yapamadı. Karşo koyacak ne bir uçak, ne bir tank, ne bir asker, ne Saddam’ın sayıları yüzbinleri bulan yeminli fedaileri, ne çok iyi yetişmiş Cumhuriyet Muhafızları, ne mayın tarlaları, ne tank engelleri, ne avcı çukurları, ne tel engelleri vardı. Sanki Irak yıllardır saldırı tehdidi altında olmayan bir ülke görünümünde idi.

Evet Saddam bir kere daha dünyayı şaşırttı. Halkın Saddam’ı sevmediği, sadece şerrinden korktuğu için bağlılık göstediği gerçeği savaşın son haftasında iyice görüldü. Savaşın kaybedileceği belli olunca halk kendini işgal ordularına teslim etti. Saddam heykellerin yıkılması sırasındaki halkın tepkisi Irak halkı için çok üzücü idi ve tarihi bir utanç vesikası olarak hafızalara kazındı.

Saddam için en iyi son vuruşarak ölmesiydi. Belki bu davranışı ile halkın zihinlerinde bir süre daha yer kazanabilirdi. Oysa o saklanmayı tercih etti, sonunda bir çukurda meczup bir halde yakalanarak halkını bir daha utandırdı.

Irak'ın işgâli ile sıcak savaş bitmemiştir sadece şekil değiştirmiştir. Irak'ta ve bölgemizde tam bir kaos ve kargaşa dönemi başlamıştır. Saddam'ı devirmenin Irak'ta çözüm olmadığı ve bilakis çözümsüzlüğü getirdiği görülmüştür. Önemli, olan Saddam'ın gitmesi değil, Saddam sonrası nasıl bir yönetimin getirileceği idi. Bu konuda ABD'nin hiç hazırlıksız olduğu görülmüştür.

Bölgede binlerce yıldan beri çok küçük dengelere dayanan halklar arası dayanışma Saddam'ın devrilmesi ile bitmiştir. Bu coğrafyada uzun süre merkezdeki diktatörlerin ve taşradaki aşiret reislerinin baskısı ile yönetilen Irak halkının birdenbire demokrasi sistemine geçişini beklemek hayâldir. Nitekim sayıları yüzü aşan etnik ve dini gruplar arasında nasıl bir denge politikası uygulanacağı tam olarak tesbit edilmeden, ABD'ye yakın olmaktan başka hiç bir özelliği bulunmayanlardan seçilen Geçici Yönetim Konseyi ile Geçici Hükümet bugün ülkede devam eden kaosun bizzat yaratıcısı konumuna girmişlerdir. Paul Bremer emrindeki Geçici Konseyin hazırladığı Geçici Anayasa; sanki bu ülkedeki dengeleri alt üst etmek ve ülkede bilerek kargaşa, kaos çıkartmak ve nihayet iç harbin yapılması için özelllikle kurgulanan bir senaryoyu andırmaktadır.

Irak'a yerleşmeyi müteakip buraya gelişi için mazeret olarak öne sürdüğü "kitle imha silahlarının bulunamayışı" ABD ve İngiltere yönetimini hem kendi halkları ve hemde dünya kamuoyu nezdinde çok zor duruma düşürmüştür. Bununla birlikte ekonomik açıdan zor durumda olan ve ekonomilerinin çarklarını Ortadoğudan gelecek petrol ile döndüren pek çok ülke, ABD ve İngiltere'nin yanında yer alarak bölgeye asker göndermişlerdir. İşgâl kuvvetlerine yardımcı olmuşlar ve bu şekilde Irak'ın yeniden yapılandırılmasında bölüşülecek pastadan pay alma yarışına girmişlerdir.

Bu arada Türkiye'den de asker istenmiş ama anlaşma sağlanamadığı için bu ülkeye asker gönderilmemiştir. Bir bakıma Allah milletimize acımış ve bugün Irak'ta yaşanan kaos ve kargaşanın dışında kalınarak savaşın tarafı olunmamıştır. Bu iyi bir gelişmedir.

ABD Irak'ı işgali ile birlikte Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçireceğini bildirmiş ve her fırsatta Suriye ve İran'a çatarak sıranın kendilerinde olduğunu vurgulamıştır.

Bölgeye yerleşerek petrol ve enerji yollarını doğrudan kontrolu altına alıp, artık yenilmez güç olduğunu sanan ABD’ye bölgede çıkarları olan Rusya, Fransa, Almanya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Türkiye'nin ne kadar kadar tahammül edebileceğini önceden kestirmek zordur.

Ayrıca Filistin'de başlayan ve Irak işgali ile devam eden ABD-İSRAİL eksenine karşı düşmanlık bütün Arap ülkeleri ile müslüman ülkeler arasında yayılarak devam etmektedir. Adeta birbirleri ile anlaşmakta zorlanan Arap ülkeleri her türlü etnik ve dini ayrılıkları bir tarafa bırakarak ABD-İSRAİL düşmanlığı ortak miliyetçi çizgisinde toplanıp ayni düşmana karşı saflarını sıklaştırmışlardır. Bu safları bölgede menfaati olan ABD karşıtı devletlerin desteklemesi de doğal bir süreçtir.

En yakınlarını ve evlerini kaybeden Arap halkının milliyetçi duygularıyla bütün dünya sathında sürdürdüğü intikam saldırılarına ABD'in dayanması çok zordur. Dünyada artık BM’ler çatısı altında varolduğu değerlendirilen uluslar arası hukuk sistemi de yoktur. Yeni kanun, bizzat ABD'nin koyduğu Güç Kanunu’dur. Orman Kanunu’dur. Güçlülerin güçsüzleri her istediği zaman dövebileceği ve şikayet edecek makamın bulunmadığı bir döneme girilmiştir. İşte bu sistemde mücadele, ayni vasıta kullanılarak yani şiddet yolu ile yapılmaktadır. ABD'nin devlet terörüne, ayni şiddetle fakat bireysel terör ile karşılık verilmektedir.

Son onbeş gündür Irak'ta ABD ve diğer işgâl güçlerine yapılan saldırılar artarak devam etmektedir. Ölen askerler ile masum Irak halkının sayısı her geçen gün kabarmaktadır. Bu sayı sıcak savaş döneminin çok üzerine çıkmıştır.

Saddam'ın yakalanması ile direnişlerin giderek bir halk hareketine dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. Çünkü Saddam'ın yakalanması ile halk için halâ tehlike olarak görülen "Saddam vahşeti" faktörü ortadan kalkmıştır. Bilindiği gibi 1991 Körfez Harbinden sonra ABD'nin isyan ettirdiği Güneyli Şii nüfus üzerine Saddam birliklerince acımasızca saldırılmış ve ABD'nin gözleri önünde vahşi bir katliam yaşanmıştır. Düne kadar halâ Saddam'ın gücünün devam ettiğini varsayan Şii çoğunluğun üstündeki bu baskı kalkmıştır. Şimdi hepsi kendilerini bu ülkeyi kurtaracak birer vatansever savaşçı olarak görmekte ve kıyasıya işgal güçlerine saldırmaktadır. Irak'ta işgal güçlerine saldırılar münferit olmaktan çıkmış, ABD ile müttefik haline getirilen Kuzey Kürt bölgesi dışında bütün ülkeyi kaplamıştır. Bir merkezden yönetilmeyen ama milli duygularla sürdürülen bu direniş, ulus devlet geleneği bulunmayan Irak Halkını işgal güçlerine karşı ULUSAL GÜÇ haline getirmiş ve onları milletleştirmiştir.

Bugünkü direnişi ABD yaptığı yanlışlarla bizzat kendisi yaratmıştır. Oysa ABD, İç Güvenlik Harekatını ve Alçak Yoğunluklu Savaş mantığını çok iyi bilmektedir. Bu konuda talimnameler yazmışlar, dünya milletlerine özel eğitim vermişlerdir. Bu bir gerçektir. Ama bir gerçek daha vardır. Mum dibine ışık vermemiştir. ABD kendi askerini bu konuda yeterince eğitmemiştir. Aşağıda en uç noktada halkla karşı karşıya gelen genç askerlerin çok tecrübesiz oldukları açıkça görülmektedir. Toplum olayları çok hassastır. Bir kıvılcım bazen bütün bir şehrin kül olmasına sebep olabilir. Son derece dindar ve aşiret kuralları ile yaşayan bir halkın camiisine bomba atıp kırk kişinin öldürülmesinin, sivil halkın üzerine aynen İsrailin yaptığı gibi uçaklar ve silahlı helikopterlerle saldırılmasının izah edilir yanı yoktur.

"Halka demokrasi getireceğim" diyerek gelen ABD ve diğer işgal kuvvetleri, kendimi koruyorum bahanesi ile vahşice halka saldırarak akan masum kanları çoğaltmaktadır. Çoğalan kanlar bu kanların intikamını alacakların sayılarını arttırmakta, dağınık toplum yumruk gibi Amerikan düşmanlığında bir araya gelmektedir. ABD askerlerinin uzun süredir ailelerinden uzakta olmalarından, her gün ABD'ye gönderilen bayraklı tabutlardan, ne zaman ve nerede saldırılacağından emin olmadıkları için moralleri bozuktur. İşte bu bozuk moral ABD askerlerini şiddete itmekte ve şiddet uygularken büyük yanlışlar yaparak halkın intikam duygularını arttırmaktadırlar.

Önümüzdeki günlerde direnişin giderek şiddetleneceğini ve kontrol edilemez hale geleceğini bugünden söyleyebiliriz.

ABD'nin mevcut askeri gücü ile Irak'ta tam kontrolu sağlaması ve Haziran ayında yapılacak seçimlerle yönetimi Iraklılara devretmesi bugünkü manzaraya bakıldığında çok zordur. ABD ya bölgedeki askerlerinin sayısını bir kaç misli arttıracak, ya da tamamen çekip gidecektir. Çekip gitmesi uzun vadeli hedeflerine uygun düşmeyeceğine göre yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duymaktadır. Asker sayısını arttırması çok büyük bir harcamayı gerektirmektedir. Ayrıca Irak'tan ABD'ye giden cenazelerin sayısının artması ABD halkının tepkisini de giderek arttırdığından şimdilik ABD 'den önemli bir takviye gelmesi kısa vadede mümkün görülmemektedir. İşte bunun için bölgede bir başka takviye güce ihtiyaç vardır. O 'da şu anda dünyanın tek güçlü askeri organizasyonu olan NATO'dur.

Şimdi NATO birliklerinin buraya gelmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Bölgeye komşu ve NATO içindeki en büyük askeri güce sahip olan Türkiye'nin şimdi de NATO birliği olarak bölgeye girmesi için planların yapıldığını bilinmektedir. Bunun ilk işaretlerini Haziran'da İstanbul'da yapılacak NATO toplantısından önce göreceğimizi değerlendiriyorum. Bölgeye asker gönderen İspanya, İtalya, Polonya ve Japonya çok zor günler yaşamaktadır. Askerlerine yapılan saldırılar bu ülke halkı üzerinde kendi yönetimlerine karşı çok büyük infial uyandırmış ve kamuoyunda askerlerin geri çekilmesi konusu ciddi olarak görüşülmeye başlanmıştır. Haziranda yapılacak Nato zirvesi içinde bu konunun dile getirilip şekillendirilmesi beklenmelidir. Yeni oyunlarla karşı karşıya kalacak Türkiye'nin şimdiden hazırlıklı olması gerekmektedir.

ABD büyük umutlarla geldiği Irak'ta nasıl bugünkü çaresiz ve umutsuz duruma düştü bunu biraz irdeleyelim. Amerikalı sivil yönetici Paul Bremer nezaretinde toplanan Irak Geçici Yönetim Konseyi, GEÇİCİ IRAK ANAYASASI’ nı oybirliği ile kabul etmişti. Geçici Anayasada İslam, devletin resmi dini ve yasamanın kaynağı olarak gösteriliyordu. Yani bütün yasalar Kur’ana ve İslami esaslara uygun olarak yapılacaktı. Bir kere bu husus temelinden yanlış idi .Çünkü İslami esaslar bütün Irak için geçerli değildir. Evet Irak halkının çoğu Müslümandır. Ama İslam dini bu ülke halkları arasında hiç bir zaman birleştirici ve bütünleştirici rol oynamamıştır.

Paul Bremer, "Geçici Anayasanın Irak için büyük bir adım olacağını" söyledi ve "Irak'ı çok parlak bir geleceğin beklediğini'' belirtti. Irak konusuyla biraz ilgilenen dikkatli bir göz bu sözün Türkçesinin; "Ey Irak Halkı, size 12 yıldır dayak atıyoruz doymadınız. Esas bundan sonra bakın nasıl dayak atacağız. Bu defa dayağı biz değil, siz kendi kendinize atacaksınız. Bizde sizin birbirinizi daha iyi dövmeniz ve ortadan kaldırmanız, aranızdaki düşmanlıkların çoğaltılması için her bir unsurunuza ayrı ayrı destek vereceğiz" demektir.

Evet bu Anayasa'nın her kelimesi Irak halkı içine bırakılmış pimi çekilmiş el bombaları gibi idi. Bu ülke insanlarını bölmek, parçalamak ve birbirine düşürmek için özellikle dizayn edilmişlerdi. ABD'ye destek olan Kürtler baş köşeye oturtulurken, Türkler dahil diğer bütün etnik unsurlara yok gözü ile bakılmıştır. Nitekim Anayasanın imza gününde Amerikan askerleri ve Irak güvenlik kuvvetlerinin bütün yurt sathında yüksek alarm durumuna geçirilmesi dahi, bu saatli bombayı hazırlayanların bundan sonra olabileceklerin bilincinde olduklarını gösteriyordu. Devletin resmi dilinin Arapça ve Kürtçe olarak belirlenmesi dahi ülke dahilindeki huzursuzlukların fitilini ateşlemeye yetmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak komşumuza yapılan ABD saldırısını önleyemedik. Bu bölgenin en önemli oyun kurucu güçlerinden biri olmamıza rağmen, sınırlarımız ötesinde bizi doğrudan ilgilendiren ve etkileyen gelişmeleri de sadece seyretmekle yetiniyoruz. Ve buna en yetkili ağızlardan "dinamik bir dış politika" diyoruz.

Birinci Körfez Harekatını müteakip Saddam’a karşı Çekiç Güç korumasına alınan Kuzey Irak’ ta gözümüzün önünde, bilgimiz dahilinde ve bize rağmen bir Kürt devleti kurulmasını önleyemedik. Bu bölgenin dağlık doğu kesimlerinde üslenen PKK örgütüne karşı 1992 yılından beri Çekiç Güç himayesi altında yaptığımız operasyonlarda bu terör odaklarını tam olarak etkisiz hale getiremediğimiz gibi, kontrol altına dahi alamadık. Güvenliğimiz açısından hayati önem taşıyan Kuzey Irak’taki askeri birliklerimizi takviye edemedik. Bölgenin Mart 2003'ten itibaren tamamen ABD denetimindeki iki Kürt aşiretinin eline geçmesine maalesef biz yardımcı olduk.

Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen İngiltere ve ABD’nin siyasi oyunları ile elimizden çıkan Kuzey Irak’ta yaşayan Irak Türklerine ise hiç sahip çıkamadık. Soydaşlarımızın kültürlerini muhafaza ederek ve kendi topraklarında egemen olarak yaşamalarını temin edecek girişimleri de yerine getiremedik. Kuzey Irak ile ilgili en yetkili ağızlardan ifade ettiğimiz “Olmazsa olmaz diyerek, savaş sebebi saydığımız Kırmızı Hatların”tamamı elden çıkarken biz yine bakakaldık. En güzide askerlerimizin kafasına çuval geçirilirken de sesimizi çıkartamadık. Bölgedeki ABD ve İsrail menfaatlerine uygun yapılanmalara da dur diyemedik. Irak fiilen bölünürken “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız” gibi anlamsız bir sözün arkasına sığınarak politika yaptığımızı sandık.

Oysa bugün bizi yakından ilgilendiren Kuzey Irak’ta ve bütünlüğüne saygılıyız dediğimiz Irak'ın tamamında, bize rağmen çok önemli gelişmeler oluyor. Biz yine seyrediyoruz. Bugün Irak’ta sayıları toplam nüfusun % 15 inden fazlasını teşkil etmelerine rağmen sahipsiz kaldıklarından her dönemde baskı altında tutularak asimle edilmeye çalışılan Osmanlı’nın MUSUL vilayetinin gerçek sahipleri olan Irak Türkleri, şimdi de Anayasanın verdiği yetkilere dayanarak azdıkça azan Kürt aşiretlerinin baskısı karşısında kendi başlarının çaresine bakma çabası içinde kalmışlardır. Türkiye'den tamamen umutlarını kesmişler, islâmi karakterlerini ön plana çıkartarak Ürdün ve Mısır'dan destek aramaya başlamışlardır.

Bugün Irak'ta halkın direnişi işe karşı karşıya zor günler geçiren ABD'nin Saddam'ın yargılanması safhası başlayınca çok daha güç durumlara düşeceğini göreceğiz. Bu safhadan sonra Saddam'ın mahkemesinin dünya kamuoyundan gizli olarak yapılması mümkün görülmemektedir. Söyleyecekleri, halâ neden Irak’ta bulunduğu hakkında hiçbir mantıki gerekçe gösteremeyen ABD’ni zorlayacaktır. ABD yetkilileri ile yapılan gizli ilişkilerin ortaya çıkartılması ihtimali sanırım ABD yönetimini çok rahatsız edecektir. Bu arada Irak’ın işgalinin tamamlanmasından birkaç gün önce Irak Devletine ait resmi istihbarat belgelerinin bizzat Saddam tarafından Rusya Federasyonu Büyükelçiliğine teslim edildiği ve bu belgelerin Rus Büyükelçisi tarafından Suriye üzerinden Rusya’ya götürüldüğü dünya kamuoyunun bilgisi dahilindedir. Ortaya çıkacak bilgilerin Baba Bush dahil pek çok ABD yöneticisinin başını ağrıtacağı doğaldır.

Irak'taki çatışmaların nedenlerini anlamak çok zordur. BUnunla beraber olşayların bu seviyeye gelmesinin ABD'nin planlı bir senaryosu olduğu varsayımı da Bush muhalifleri Amerikalılar tarafından ileri sürülmektedir. Bunda gerçek payı aranmalıdır.

ABD gibi bir süper gücün savaş sonrasının detaylı plânını yapmadan operasyona başlaması düşünülemez. Oysa bugün görünen manzara bunun aksi yönündedir. Irak’ın birlik ve bütünlüğü içinde demokratik bir ortamın yaratılmasına yönelik faaliyetler hâla ortada yoktur. Aksine bu bütünlüğü bölücü faaliyetler sergilenmektedir. 25 milyonluk Irak toplumu gerek etnik ve gerekse dini bir bölünme içine sürüklenmektedir.

Giderek bir iç savaşın başlamasını körükler davranışlar sergilenmektedir. Bana göre, Irak halkı için düşünüldüğünde son derece kötü olan bu gidişat, ABD açısından ise başarı vadeden ve ABD’nin bölgede kalışını güçlendirecek önemli bir strateji olarak değerlendirilmelidir.

Kargaşa, terör ve kaos ortamı arttıkça, bölgede istikrarsızlık çoğaldıkça ABD’nin Irak’ı işgal için ortaya attığı, fakat bir türlü ispat edemediği “BÖLGE BARIŞINI TEHDİT EDEN KİTLE İMHA SİLAHLARININ MEVCUDİYETİ” tezi artık ikinci plana itilecektir.

Çünkü şimdi Irak’ta bölge ve dünya barışını tehdit eden gerçek bir kaos ve kargaşa vardır. İslami terör dedikleri işte budur. Bütün dünya bu terörü görmeli ve buna karşı tedbir almakta ABD güçlerinin yanında olmalıdır. Hatta Birleşmiş Milletler dahi bu kargaşa ve terör ortamına karşı inanılmaz bir mücadele veren ABD ordularını her alanda desteklemelidir.

ABD'nin bu bölgeye müdahalesini meşrulaştıracak diğer bir önemli neden vardır. Bu bölge sadece bölge devletleri için değil, dünya devletleri içinde ekonomik açıdan son derece önemli bir bölgedir. Buradan dağıtılan petrolün sevkindeki aksamalar, doğu-batı ticaret yollarını üzerinde taşıyan bölgedeki istikrarsızlık dünya ticaretini de doğrudan etkileyecektir. Buradan etkilenecek ülkeler arasında Avrupa Ülkeleri, Rusya, Çin ve Japonya gibi dünya devleri de vardır. O halde bölgeye dışarıdan bir askeri müdahale yapılması zaten kaçınılmaz bir zorunluluktur. İşte ABD’de bunu gerçekleştirmiştir. Şimdi işgâlci konumunda bulunan ABD, bölgede terör arttıkça olaya Birleşmiş Milletlerin müdahalesi kaçınılmaz olduğundan muhtemelen Barış Gücü sıfatı kazanacak ve meşrulaşacaktır.

İşte Bush yönetiminin bugün Büyük Ortadoğu Projesi ile dünyadan desteğini istediği strateji budur. Bu maksatla pek çok ABD askeri ölmesine rağmen, ölen her asker ABD’in Irak’a müdahalesinin ardındaki tezin güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Bu tez; 11 Eylül’den sonra dünyayı tehdit eden Uluslararası Terörizmle ancak savaşarak başa çıkılabileceğidir.

Nitekim Afganistan ve Irak işgâlinin sebebi olarak "bu ülkelerin Uluslararası Terörizme verdikleri destek" gösterilmiştir. ABD yönetimi’nin işgâlci konumundan BM şemsiyesi altındaki Barış Gücü durumuna geçmesini sağlamak amacıyla sürdürdüğü diplomatik çabalar sürerken NATO başta olmak üzere bölgeye müdahale edebilecek askeri güçlerin kabûlü için de çalışmaları devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti terörle mücadelede dünyanın en deneyimli ülkelerinden biridir. Çünkü takriben 30 yıldır her alanda sürdürülen Uluslararası Terörizmin ana hedefi olmuş ve bununla mücadelede çok önemli kazanımlar edinmiştir. Türkiye terörle mücadeleyi her şart içinde sürdürebilecek bir kadroya sahip tek ülke konumundadır. İşte bu bakımdan eğer NATO birliklerinin devreye sokulması gündeme getirildiği takdirde desteği alınacak ilk akla gelen ülkeler arasındadır.

ABD, Kuzey Irak'ta üslenen PKK terör örgütlerini Türkiye'nin Irak'ta kullanılması için bir ihtiyaç güç olarak kullanmak üzere elinde koz olarak tuttuğu görülmektedir. Türkiye'nin bütün israrlarına rağmen bugüne kadar PKK'ya karşı somut bir adım atılmayışında ABD-PKK işbirliğini görmemiz gerekmektedir.

Sonuç olarak; Türkiye Ortadoğu Devletidir. Bu bölgedeki bütün olaylardan mutlaka etkilenecektir. Bu bölgedeki olayların istese de dışında kalamaz. Kalmamalıdır. Kendi milli çıkarlarını doğru düşünüp tartmalı ve her türlü duygusallıktan arınarak buna uygun kendi milli politikalarını üretmelidir. Bugün Irak içinde ki kaos ortamı bizi yıldırmamalıdr. Hazırlayacağüımız milli politikaların içinde Irak’a asker göndermek olacak ise bundan biran bile tereddüt etmeden asker göndermelidir. Yalnız askerin devreye girmesi için mutlaka elde edilecek bir siyasi hedef bulunmalıdır. Bu siyasi hedefi ABD- İSRAİL İttifakı veya AB değil mutlaka bizim tesbit etmemiz gerekmektedir.

Türkiye dost ve kardeş Irak halkına huzur ve güven sağlamak için yapılacak bütün çabalarda elde edeceği başarılar ülkemiz içinde yeni kazanımlar sağlayacaktır. Irak'a girmeye karar verildiği takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte diğer milli güç unsurları da birlikte gönderilmelidir. Ama bunun vazgeçilmez tek şartı vardır. Yapacağımız müdahale ABD ve NATO adına değil, onların planlarına göre değil, biz istediğimiz için ve bizim plânlarımıza uygun olarak yapılmalıdır.

Buna hakkımız ve yapacak gücümüz vardır. Eğer bu kararı verebilir ve Ortadoğunun yeniden yapılandırılmasında ABD’nin himaye ve desteğinde değil de, Türk Milletinin himaye ve desteğinde bir şeyler yapabilirsek, bu hem bizim ve hemde bölge ülkeleri için önemli bir başarıdır.
 
Zaman geçmemiştir. Haziran ayına kadar bunun planları yapılmalı ve uygulamaya hazır bulunulmalıdır. Zaten bize yakışanda budur.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Nisan 2004 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale