22 TEMMUZ 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Şeyh Ahmed Yasin cinayeti ortadoğu vahşetini tırmandıracak
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 24 Mart 2004 Çarşamba 

Yeni Türkiye’nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacı ile mütenasip olacaktır.
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1923)

İsrail yanlış üzerine yanlış yapıyor. Dünyada terörden en fazla eziyet çeken ülkeler arasında olmasına rağmen terörü önleyecek adımları atmamakta direniyor. Adeta terör ateşinin üzerine benzin döküyor. Akan kanı çoğaltıyor. Ve bunu bir milli politika gereği olarak devlet eliyle yapıyor.

İsrail’in azgın yöneticilerini İsrail milletinin durdurması gerekiyor. Çünkü terör terörle çözülmez. Terör yeni terörleri doğurur. Yeni masum canlara mal olur. Basiretsiz ve öngörüsüz yöneticiler elinde İsrail Devleti bölge ülkelerine kan kusturup barışı katlederken, kendi halkını da bu terörün kurbanları arasına sokuyor.

HAMAS olarak bilinen Direniş Hareketi'nin lideri Şeyh Ahmed Yasin, İsrail askerlerinin 22 Mart sabahı sabah Gazze'de düzenlediği helikopter saldırısında füze ile öldürüldü. On binlerce Filistinli bölgede tansiyonu doruğa çıkaran saldırının ardından intikam yemini etti. HAMAS yönetimi, "İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un kafasını koparma ve yüzlerce İsrailliyi öldürme" andı içti.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Ahmed Yasini öldürme kararı bir hafta önce alınmış. Yasin'in öldürüldüğü saldırıyı, İsrail Başbakanı Ariel Şaron organize ederek yönetmiş, yani saldırı emri bizzat Şaron tarafından verilmiş. Suikast sabah saat 06.20'de, Gazze kentinin Sabra Mahallesinde camide namaz kılan Şeyh Yasin'in korumalarıyla birlikte dışarı çıktığı sırada gerçekleştirilmiş. İsrail helikopterlerinin fırlattığı 3 füzeden ilki tekerlekli sandalyedeki Şeyh Yasin'i vurmuş. Tekerlekli sandalyesiyle birlikte parçalanan Şeyh Yasin, olay yerinde ölmüş. Atılan diğer füzelerle biri Yasin'in damadı, ikisi koruması olan 7 Filistinli ölürken, ikisi Yasin'in oğlu 15 kişi de yaralanmış.

İsrail saldırılarına ve ölümlere alışık olan Filistin halkı bu defa fena sarsıldı. Yasser Arafat, Filistin'de 3 gün yas ilan etti, tüm bayraklar yarıya indirildi. On binlerce Filistinli Gazze sokaklarına dökülürken, Batı Şeria'da genel grev çağrıları yapıldı ve okullar tatil edildi. 200 bin kişinin katılımıyla düzenlenen cenaze töreninde intikam yeminleri edildi. Ağlayan Filistinliler Yasin'in tabutuna dokunabilmek için birbirleriyle yarıştı, gözyaşları sel gibi aktı.

İsrail Savunma Bakanı Şaul Mofaz; "HAMAS'la savaşın süreceğini" belirterek, "daha fazla hava saldırısı ve nokta vuruşları düzenleneceğini" duyurarak önümüzdeki karanlık günlerin işaretini verdi. İsrail, tüm kontrol noktalarındaki güvenlik önlemlerini sıkılaştırırken, Batı Şeria ve Gazze'yi ablukaya aldı. Ülkede " en yüksek terör alarmı statüsü" ilan edildi. Başta Şaron ve kabine üyeleri olmak üzere tüm üst düzey yöneticiler ve işadamları için çok sıkı güvenlik önlemleri alındı.

Savunma Bakanı Şaul Mofaz, Şeyh Yasin'e yönelik suikasttan sonra, "Filistinli Bin Ladin'i öldürdük" dedi. Ordu Sözcüsü Tuğgeneral Ruth Yaron ise, "İsrail Hava Kuvvetleri tüm kötülüklerin beyni, 'terör vaizi' Ahmed Yasin'i öldürdü" diyerek zaferlerini halkı ile paylaştı.

Peki kimdi bu Ahmet Yasin? İsrail hükümetince öldürülme kararı çıkacak kadar önemli birimiydi? Şimdi Filistinliler korkup sinecekler ve bölgede terör sona mı erecek ?

Bunların cevabını Ortadoğu Sorununu yaratıp bu bölgeyi kana ve ateşe bulayan küresel mimarlara sormak lazım. Bana göre terörün sona ermesi bir yana, giderek büyüyecek ve bütün dünyayı kaplayarak insanlık alemine kan kusturacak.

Öldürülen toplum lideri Ahmed Yasin 70 yaşında idi. 12 yaşında bir kaza geçirerek tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu ve Gazze'deki mülteci kamplarında büyüdü. El Ezher Üniversitesi'nde din eğitimi alan Yasin, 1987'de HAMAS'ı kurdu. Filistin lideri Yaser Arafat'a muhalif olmasıyla tanınan örgüt, kısa zamanda çok büyük bir güç kazandı. Şeyh Yasin, Reuters'a verdiği bir röportajda; "Filistin halkının Apache helikopterleri, F - 16'ları, tankları veya füzeleri yok. Sahip olabilecekleri tek şey, şehit olarak ölebilecekleri bedenleridir" diyerek intihar saldırılarını destekliyordu. Şeyh Yasin, HAMAS'ın 2003'te İsrail'deki intihar saldırılarını artırmasıyla İsrail'in suikast listesinde ilk sıraya oturmuştu.

Felçli ve tekerlekli sandalyade yaşamaya mahkum olan Şeyh Yasin fiziği ile değil ama, fikir ve düşünceleriyle, Filistin Kurtuluş mücadelesine kattığı inanç ve ruh ile gerçekten bu mücadelenin en önemli yapı taşlarından biriydi. O'nun vücudu felçli ve sakattı ama ruhu dimdikti. İşte bu dik duruş Filistin direnişinin sembolü idi. Şimdi bu sembolün fiziki varlığı ortadan kaldırıldı. Ama bana göre Ahmed Yasin’in Şehit Naaşı sadece Filistinlileri değil, bütün Arap Dünyasını tek vücut yapacak kadar sağlam bir yapı taşı olacaktır.

İntikâm sesleri hiç susmadı. HAMAS yönetimi; " Artık hiçbir şey bizi Şaron'un kellesini koparmaktan alıkoyamaz. İsrail'e ölüm getireceğiz" dedi. El Aksa Şehitleri Tugayı; "Dişe diş, göze göz intikam alınacaktır. İsrail birkaç saat içinde bu saldırının bedelini ödeyeğini" bildirdi. Ayrıca HAMAS, Associated Press'e (AP) gönderdiği yazıda;" İslamcı örgütlerin, Yasin'in intikamının alınması için kendilerine katılacağını ve Yahudilere yardım eden ve suç işlenmesinde payı olduğu ileri sürülen ABD'nin de hedef alınabileceğini" bildirdi.

“Terörle mücadele ediyorum ve yeniden yapılandırıyorum” diyerek Afganistan ve Irak’ı’ işgal edip terörü bütün dünyaya yayan ABD'nin ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin terör ile birlikte yürürlüğe girdiği açıkça görülmektedir. Demokratikleştirmek istediği Ortadoğu ve Müslüman ülkeler içinde terör giderek yaygınlaşmakta ve insanlık sorunu halini almaktadır. Bölgemiz çok kanlı olaylara gebedir. Türkiye bölgedeki her olumsuzluktan doğrudan etkilenmektedir.

Şimdi ne olacaktır? Bölgeyi neler beklemektedir? Bu konuda Türkiye'ye ne gibi görevler düşmektedir? Bunları bir yazı dizisi halinde incelemeye çalışacağız.

Bölgedeki politikaları İsrail ile çakışan ABD Yönetimi Şeyh Yasin Cinayeti ile ilgili olarak gerçek tavrını ortaya koydu ve İsrail’e destek verdi. “Uluslar arası terörü önlüyorum” diye ortaya çıkıp, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek Petrol ve Enerji musluklarının başına geçen ABD’den zaten başka bir tavır beklenemezdi. Başkan Bush’un yakın çevresinde dolaşan akıl hocalarından Condoleeza Rice Hanım gazetecilerin sorusu karşısında; “Unutmayın ki Şeyh Yasin kanlı bir teröristti ve ölümü hak etmişti” şeklindeki ifadesi ile hem kafa yapısını ortaya koydu ve hem de ABD’ni sürükledikleri kanlı yolu açıkça gösterdi.

Şurası unutulmamalıdır. Şeyh Ahmed Yasin bulunduğu toprakların sahibi olan milletin bir ferdidir. Toprakları silah zoru ile işgal edilmiştir. Ülkesi işgal edilen halkın yaptığı hareket milli kurtuluş mücadelesi olarak görülmelidir. Terörizm olarak vasıflandırmak abestir. Ayni benzetmelere milli mücadele döneminde Mustafa Kemâl ve arkadaşları da muhatap olmuştur. Mütareke basınının usta kalemşörleri Atatürk ve arkadaşlarını “Irz düşmanı-Eşkıya” olarak nitelendiriyorlardı. İşte ayni kafa yapılı yöneticiler ile Ortadoğu’da olayların varacağı sonuçları önceden görmek mümkün.

Karanlık günlerin işaretini Condoleeza Rice kafalı İsrail Savunma Bakanı Shaul Mofaz verdiği demeçlerle göstermektedir. Mofaz yaptıkları vahşetten zerre kadar utanma duymadan;

“Önlerine gelen ve tehlikeli buldukları tüm Filistinlileri de aynı şekilde öldüreceklerini” açıkça bildirmektedir. General Mofaz ile Başbakan Şaron İsrail’in bölgede yürüttüğü şiddet politikaları açısından çok iyi bir ikili oluşturmuşlardır. Bunların birliktelikleri 1982 yılından yaşanan Sabra ve Şatilla katliamında üstlendikleri rolden sonra artarak devam etmiştir. Başbakan olan Ariel Şaron 1982 yılında İsrail Ordu Komutanı idi ve General Mofaz da yardımcıları arasındaydı.

15 Eylül 1982 günü silah gücüyle Beyrut’a giremeyen İsrail Ordusu Amerikanın desteği ile tek mermi atmadan şehri ele geçirmiştir. Şehirdeki Filistinli mültecilerin sığındığı Sabra ve Şatilla kamplarını ablukaya alan İsrail ordusu kamplardan çıkmaya çalışan herkesi acımasızca öldürür. Kamplar iyice sarıldıktan sonra daha önceden planladıkları gibi Şaron’un anlaştığı paralı asker olan Falanjist katiller kamplara girer. Bu Falanjist katiller Eli Habeika adında bir sadist caninin komutasında olan 150 kişilik özel bir cellat timidir ve daha öncede pek çok katliama imza atmışlardır. Etrafları sarılan ve bir yere kaçamayan kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan kamp sakinleri tam iki gün boyunca acımasızca katledilir ve en az iki bin savunmasız insan öldürülür. Falanjist katiller erkeklere işkence ediyor kadınlara ise tecavüz ettikten sonra en korkunç yöntemlerle öldürüyorlardı.

Kamplar birer insan mezbahasına dönüşmüştür ve bütün bunlar "uygar" ve "Batılı" dostlarımızın gözleri önünde gerçekleştirilmiştir. Dünya devleri Şaronun katillerine karşı parmağını bile kıpırdatmamıştır. Kamplardaki eli silah tutan erkekler zaten Amerikanın garantisine güvenip Filistinli direnişçilerle beraber gittikleri için geride kalan ve öldürülenlerin tamamı anneler, hanımlar, bacılar, çocuklar ve yaşlı babalardır.

Bu büyük katliamın başarısı bu ikiliyi birbirinden hiç kopartmadı. Şaron politikaya girerken Mofaz katliamlara devam ederek rütbesini yükseltti. Acımasızlığı ile İsrail ordusunda Şaronla birlikte örnek asker olarak gösterilen Mofaz 1998’de Genelkurmay Başkanı olur olmaz Filistinlilere yönelik daha önceden görülmemiş bir barbarlıkta saldırıya geçti. Bu saldırılarla Filistinli sivillerin evleri "terörist" suçlamasıyla havaya uçurularak binlerce aile göç ettirilmeye çalışıldı. Yüzlerce Filistin kasabası ve köyünün etrafları dikenli teller ve kontrol noktaları ile çevrilip bu yerleşim yerleri yaşanmaz hale getirildi. Amaçları Filistin halkını korkutup yıldırmak ve kendi topraklarından göçe zorlamaktı.

Mofaz döneminde kanunlar ve mahkemeler bir kenara bırakıldı. Hukukun yerini İsrail Ordusu üstlendi. Ordu hem savcı, hem hakim ve hem de infaz memuru olarak öldürme emirlerini acımasızca yerine getirdi. Suikastlar birbirini kovalarken Filistin halkının direnci kırılacağı yerde kini ve düşmanlığı arttı. Bir bakıma bu acımasız şiddet karşı şiddeti doğurdu. Evlerinden zorla göç ettirilen Filistinlerin üst üste yaşamaya zorlandıkları sözde mülteci kampı adı verilen Filistin Yerleşim merkezleri devamlı olarak gece ve gündüz demeden havadan ve karadan bombalandı. Ve yine tamamen savunmasız durumdaki binlerce masum sivil acımasızca katledildi.

1982 yılından yaşanan Sabra ve Şatilla katliamından sonra Mofaz’ın ikinci ve önemli başarısı Cenin Katliamıdır. Bu katliam hakkında bilgilerimizi tazeledikten sonra kimin ve kimlerin terörist olduğunun takdirini okuyuculara bırakalım.

2002 yılı Nisan ayında gerçekleşen bu büyük katliam; sabah saatlerinde İsrail Apache helikopterleri ve tanklarının kadın ve çocukların çoğunlukta bulunduğu 150.000 kişilik Cenin yerleşim merkezini bombardımanıyla başladı. Helikopterler ve tankların ateşi az görülüp F-16 uçakları devreye sokuldu. Mümkün olduğu kadar çok insanı öldürmek isteyen İsrail askerleri elindeki tüm ateş gücünü kullanarak taş taş üstünde bırakmadılar. Bombardımanı takiben İsrail tankları buldozerler eşliğinde kampa girdiler. Tanklar yakın mesafeden evlere ateş açıyor, buldozerler ise kepçeleriyle evleri içinde korkudan sinmiş ve kaçacak bir yerleri olmadığından enkaz yığını haline gelen evlerine sığınmış ailelerin başına evlerini yıkıyorlardı. Aile ve evlerini korumak için can havli ile silaha sarılan Filistinliler İsrail tanklarını durdurmayı başarınca General Mofaz yıkılan evlerden kaçan kadınların ve çocukların tankların üstüne bağlanması emrini verdi. Kendi yakınlarını tankların üzerinde bağlı gören bir avuç Filistinli daha fazla direnemeyip teslim oldular. Buldozerler yeniden harekete geçerek geri kalan evleri de yıktılar ve teslim olan direnişçiler ağır işkencelerden geçirilmek üzere esir edildi.

Bu katliamın görüntüleri cılız da olsa batı basınında yer aldı. Ama onlar bu görüntüleri bir “Hollywood filmi"olduğunu farz ederek seyrettiler. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeye devam ettiler. Onlar halâ akan masum kanların zaman içinde kendilerini de etkileyeceğinin farkında bile değiller.

Şu anda görünen manzara hiç de iyi değildir. Son bir kaç gündür dünyanın gözü önünde FİLİSTİN' de katliam derecesine varan vahşi bir savaş sürdürülüyor. Çatışmaların dozu giderek artıyor.

Bölgede ölümün ne zaman ve ne tarafa geleceği artık belli değil. İki tarafta kılıçlarını çekmiş birbirlerine kıyasıya saldırıyorlar. Filistinlilerin düzenli orduları ve etkili silahları olmadığından saldırıları askeri hedeflerden çok sivil toplumun kalabalık olarak bulunduğu merkezlere intihar saldırıları şeklinde oluyor. İsrail ise elinde dünyanın en güçlü silah sistemleri bulunan İsrail Ordusunun silahları kullanıyor. Hedef gözetme gibi bir kaygıları da yok. Onlar için her taraf canlı hedef tahtası. Yakabileceği, yıkabileceği bütün tesisler ve de Filistinli olmak kaydıyla istisnasız bütün insanlar onlar için potansiyel hedef olabiliyor.

İki tarafta müthiş zayiatlar veriyor. Bu işten sanırım İsrail halkı da en az Filistin halkı kadar rahatsız. Çünkü onlarında normal bir günlük yaşamları yok sayılır. Çünkü ölümün ne zaman ve nerede geleceğini onlarda bilmiyorlar.

Peki 55 yıldır aralıksız süren bu çatışma ortamı ne zaman bitecek? Bölge sakinleri ne zaman geleceklerinden emin ve huzurlu bir hayata kavuşacaklar? İşte bunun cevabını söylemek bizim için çok zor. Çünkü cevap anahtarları küresel mimarların ellerinde bulunuyor.

Aslında yarım asrı aşkın bir süredir çözüme hiç bir katkısı olmadan devam eden ve her geçen gün şiddetini arttıran bu olaylar bölge barışı kadar dünya barışını da tehdit ediyor. Bütün bu olaylar Türkiye’nin yakın ilgi sahası içinde meydana geliyor ve devletimizin bekası ile halkımızın güvenliğini çok yakından ilgilendiriyor. Bu bakımdan Türk kamuoyunun ve özellikle yöneticilerimizin Filistin ve Filistinliler hakkında yeterli bilgi sahibi olması ve bu bölgedeki barışa katkıda bulunabilmek için olayları yakından takip etmesi gerekmektedir.

Filistin çok özel bir yer ve Türkiye için çok önemli bir bölge. Buralar üç kitaplı dinin doğup büyüdüğü mekanlar. HRİSTİYANLAR, MÜSLÜMANLAR ve MUSEVİLER için kutsal ve her ne sebeple olursa olsun vazgeçilemeyecek topraklar. Kudüs başta olmak üzere her üç din için özellik arz eden kutsal yerler de bölge sınırları içinde yer alıyor. Filistin'in gerçek halkı olarak bugün ne Müslümanları ne Yahudileri ve nede her ikisinin arasında kalmış Hristiyanları gösterebiliriz. Bölge bugün inanç, kültür ve ırk olarak belki de dünyanın en karmaşık ve renkli yerlerinden biri.

Petrolün bulunup kullanılmaya başlandığı geçen asrın başlarından itibaren bölge halkı daima birbirleri ile çatışma içinde olmuş. Dış kaynaklı kışkırtmalarla bölgenin gerçek sahibinin kendileri olduğu savına şiddetle sahip çıkan toplumların, diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışması ile başlayan çatışmalarda Filistin halkı daima kan, gözyaşı ve şiddet görmüştür.

Yavuz Sultan Selim' in Mısır seferi ile 1517'de tamamen Türk hakimiyetine giren bölgede dört yüz yıl gerçek ve kalıcı bir barış süreci yaşanmıştır. Bu dönemde bölge halkları her alanda zengin, müreffeh ve güvenli bir yaşam sürmüştür. Her üç dine mensup halklar burada birbirleri ile aralarında en küçük bir çatışma olmadan sanki tek bir millet gibi yaşamışlardır. Bu husus çok önemlidir. Bölge devletlerinin günümüz yöneticilerinin bu dört yüz yılın tarihini iyi bilmeden bugün aralarında devam eden çatışmaya çözüm üretmeleri asla mümkün değildir.

Bugün de çözüm dünün aynısıdır. Filistin topraklarında üç toplumun bir arada huzur içinde yaşamaları için bir üstlerinde güçlü bir devlet otoritesine ihtiyaç vardır. İşte Osmanlı Devleti bugün bölgede var olmayan güçlü otoritesi ile dört yüz yıl devam eden barış ortamını tesis etmiştir.

Osmanlı Devletinin en zayıf döneminde Padişah II nci Abdülhamit'ten Osmanlı borçlarının karşılığı olarak Filistin'den toprak talep eden Yahudilerin bu isteğine Padişahın şiddetle karşı çıkması üzerine Yahudiler önce padişahı tahtan indirmişler ve ülkeyi hızla Cihan Harbine sürüklemişlerdir. Dağılacak Osmanlı toprakları üzerinde bir Yahudi Devleti kurmayı hayal ederken Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkmıştır.

Parçalanacağı sanılan topraklarda yeniden güçlü bir Türk Devleti kurarak bölgede kurulmak istenilen dengeleri altüst etmiştir. Filistin topraklarına yerleşme fikrini tarihi bir emanet olarak nesilden nesile aktaran Yahudiler bu hayâllerini ancak İkinci Dünya Harbi'nin sonunda gerçekleştirdiler. Nazilerin Yahudi milletine bir lütuf olarak Birleşmiş Milletler tarafından Filistin de İsrail Devleti ikram edilmiştir. İşte bu devletin kurulması ile bölge halkının devamlı savaş ortamı içinde yaşaması artık olağan ve vazgeçilmez bir kader olmuştur.

1947 yılında Nazilerce katledilen mazlum Yahudilerin kendilerine din kitaplarında vaad dildiği iddia edilen topraklara gelmesi ile başlayan Yahudi-Müslüman savaşı bölgede hiç bitmedi. Aslında kurulduğu günden itibaren İsrail Devleti'nin yönetimine de barışı değil daima savaşı körükleyecek tarzda ismi terörle birlikte anılmış kişiler geldi.

ABD 1947'sen itibaren İsrail'i her alanda destekledi. Bu destek; ABD bütçesinden yapılan 150 Milyar Dolara varan maddi yardımlar yanında, bölge ticaretini yönlendirmesi ve bölgeyi denetim altında tutması için ticari, askeri, siyasi, sosyal ve kültürel yardımlar şeklinde oluşmuştur.

Bölgede kan ve gözyaşının durması için BM bugüne kadar yüzlerce karar almıştır. Fakat bunlardan hiçbiri İsrail tarafından uygulanmamıştır. Çünkü her defasında ABD bu kararları uygulamamakta direnen İsrail’e destek vermiştir. Bugün artık her türlü yaptırım gücünü kaybeden Birleşmiş Milletler Teşkilatının bu bölge için yeni alacağı kararların uygulanmasını beklemek yanlıştır.

BM'nin 1967 yılında aldığı 242 Sayılı Karar ile; İsrail'in 1967 yılı öncesi topraklara çekilmesi; Filistin Devletinin kurulması; Arap Ülkelerinin İsrail'i tanıması, kararlaştırılarak bölgeye barış getirilmesi öngörülmesine rağmen geçen 37 yılda çatışmalar hiç durmamış aksine şiddetlenmiştir.

“Büyük Ortadoğu Projesinin”iki müttefiki İsrail ve ABD’nin küçük bir alanda Filistin sorununu çözemedikten sonra 26 ülkeli bir İslam coğrafyasında nasıl demokratikleşme gerçekleştireceklerini anlamak mümkün değildir. İsrail acımasız saldırılarla sadece Filistin halkının değil bütün İslam ülkelerinin tepkisini toplamıştır. Her saldırıda kin, nefret ve düşmanlığı körükleyerek kendisine karşı olanların sayısını arttırmakta ve karşıt gruplar arasında birlik ve dayanışmanın pekiştirilmesine sebep olmaktadır.

İsrail terör konusunda dünyanın en tecrübeli devletlerindendir. Yeni karşı tedbirler için planlamalara çoktan başlamıştır. Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus vardır. Ortadoğu halkları çoğunlukla Müslüman olmalarına rağmen bu halklar arasında her zaman büyük çatışmalara sebebiyet verecek anlaşmazlık noktaları mevcuttur. Bir araya gelmektense birbirleri ile çatışmaya meyyaldirler. Nitekim Lübnan iç savaşında bunun örneklerini çok gördük. Ufacık Lübnan toprakları, İsrail ve Suriye’nin hakimiyet kurma mücadelesi görüntüsü altında birbirlerini kıyasıya katleden pek çok etnik ve dini grubun çatışmalarına sahne olmuştur. Bunun yanında işi paralı askerlik yapmak olan profesyonel katil şebekeleri de bu ortamı gayet uygun hale getirmişler ve yıllarca burada akan kanlardan para kazanmışlardır.

Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinden sonra İsrail’e karşı intikam yemini ederek birleşeceklerini haykıran Arapların bu tutumlarını devam ettirmelerini sağlayacak toparlayıcı ve yönlendirici güçlü bir liderleri yoktur. Yasser Arafat kendi halkı arasında dahi artık istenilmeyen bir liderdir. Bu durumda İsrail planlamacılarının yeni hedefi; Filistin başta olmak üzere Ortadoğu halkları arasında muhtemel çatışmaların kıvılcımını ateşlemek olabilir. Yani İsrail ve ABD marifeti ile bölge halkları birbirleri ile kıyasıya çatışabilirler. Büyük Ortadoğu Projesinin uygulanabilmesi içinde böyle bir sıcak çatışma ortamına da ihtiyaçları vardır.

Benim bu düşüncelerim bir varsayımdır. Ama geçmişte yaşananlardan yola çıkarak olabilirliği çok olan bir varsayım olduğunu değerlendiriyorum. İnşallah yanılırım ve güney komşularımız yeniden böyle bir kargaşa ve kaos ortamına sürüklenmezler.

ABD seçimlerine az bir zaman kalmışken Başbakan Şaron ABD’nin kendisine tepki veremeyeceğinin bilincindedir. Bunun için cüretkar davranmaktadır. Saldırıdan sonra üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır. “Büyük Ortadoğu Projesinin” uygulama safhası için düğmeye basıldığı bir safhada ABD’nin Araplar ve İsrail arasında eskisinden daha tarafsız ve dengeli davranmaya ihtiyacı olduğu açıktır. Bunu yapamadığı takdirde Irak işgali ile başlayan ABD karşıtı Araplar arası dayanışmanın giderek artacağı da görülmektedir. Bu bakımdan kendisini olayların dışında tutarak Arap halklarını birbirine kırdırmak ABD ve İsrail için en geçerli hareket tarzı olacaktır.

Bilindiği gibi, Birinci Cihan Harbinde bölgeden çekilen Osmanlı’nın yerini ağırlıklı olarak İngiltere almıştır. İngiltere de İkinci Cihan Harbinden sonra bölgenin jandarmalığı görevini ABD’ne yüklemiştir. Şimdi bölgede ABD’nin rolü ve önemi nedir ? sorusunun cevabını araştıralım.

50 yıldır Ortadoğu’da çıban başı olarak bölge devletleriyle devamlı çatışma içinde bulunan İsrail’i fiziki olarak bugün durdurabilecek tek güç vardır. O tek güç ABD'dir. Bunun bilincinde olan AB ülkeleri mevcut durum kendi menfaâtlerine uyduğundan sessiz kalarak yapılan katliamları sadece seyrederler.

Fakat İsrail’e “DUR” diyebilecek ABD Başkanının yeniden seçilmeyi garantilemesi bir yana bu görevde daha fazla kalması mümkün değildir. Onun için ABD’de devreye kesinlikle girmez. Yani istese de giremez. Sadece basit kınama mesajları ile olayları geçiştirir ve her zaman İsrail'i desteklemeye devam eder. Hatta İsrail’in kendisinin de içinde bulunduğu “Güvenlik Konseyi”in aldığı yaptırım kararlarına uymaması için her türlü desteği de verir.

Peki ABD bunu niye yapar?
* Çünkü dünya hakimi olmak için;petrolü ve bu petrolün pazarlaması için çok kritik deniz geçitlerini üzerinde bulunduran, enerji ve dünya ticaret yollarını kontrol eden stratejik önemi haiz kritik Ortadoğu bölgesinde ABD huzur ve istikrar istemez .

* Çünkü ABD emperyalist bir ülkedir. Dünya İmparatorluğunu kurmak üzeredir ve bu bölgede hiç bir zaman vazgeçemeyeceği büyük çıkarları vardır.

* Çünkü ABD Petrolün sürekli kendi kontrolü altında bulunmasını ister. Bunu, kendisi için değil rakipleri Rusya, AB ülkeleri, Çin ve Japonya’ya karşı stratejik üstünlük kurmak için ister.

* Çünkü petrol üzerinde bir hak iddia etmelerini önlemek için bölgede güçlü ülke istemez. Bölge halkının birbiri ile devamlı çıkar çatışması içinde olmasını ister. 1920'lerde İngiltere'nin bölge halkları arasında yarattığı suni nifak tohumlarının daima yeşermesini ister.

* Çünkü ABD bölgenin kolay kontrolü için halkların demokrasi ile değil, daima teokratik idare ile yönetilmesini destekler. ABD bu politikası ile petrolün çıkışını ve dağıtımını kontrol eder.

ABD’lerinin bu istekleri ve davranışları Coğrafya ve Jeopolitik ilminin doğal bir neticesidir. Bu büyüklükte bir devletin başka bir alternatifi de yoktur. İsrail ise ABD’nin bu istekleri için yanında tuttuğu en önemli Stratejik Ortaktır. Bu ortakla birlikte şimdi “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında bölgenin tamamını kontrol altına almak istemektedir.

Adamlar planlarını yapmışlar, teşkilatlarını oluşturmuşlar, ve adım uygulamaya geçmişlerdir. Oyunlar mutlaka görülmeli, bölge ülkeleri başlarına gelecekleri görebilmeli ve bölgede Okyanus ötesinden gelenlerden daha çok kendilerinin kendi halklarının hakkı olduğunun bilincinde olmalıdırlar.

İşte bu bölge şuurunun meydana getirilmesinde Osmanlı kozunu hâla elinde bulunduran Türkiye Cumhuriyetine önemli görevler düşmektedir. Şimdi sesli düşünmelim ve bölgede olabilecekleri yaşamaya çalışalım. General Mofaz Ahmet Yasin’in öldürülmesinden sonra hızını alamadı ve bu defa hedef olarak Filistin Devleti' nin efsanevi lideri Yasser Arafat’ı seçti. Daha önce defalarca onurunu kırdığı, kendi halkının önünde aşağıladığı, karargahını defalarca başına yıktığı Arafat’ı öldürdü.

Bu durumda ne olur? Arafat öldürülürse kısa vadede daha çok Filistinli intihar komandosu kendisini feda eder. Daha çok İsrail'li ölür. İsrail, ölen her İsrail vatandaşı için daha çok masum Filistinliyi öldürür. Sonunda İsrail'in silah gücü her zaman olduğu gibi zayıf Arapları susturur. Bölgede silah zoru ile yeniden geçici bir sessizlik olur. Dökülen oluk gibi kanların arkasından geçici bir barış meydana gelir. Daha sonra karşılıklı kan davasına dönen kan alma süreci devam eder.

Bu süreçte en büyük zararı iki tarafın halkları görmektedir. Yirmi dört saat nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan ölümü bekleme stresinin insan beyinlerine yaptığı tahribat herhalde ölümden beter olsa gerek. Çocukluğu ve gençliği korku ve bunalım içinde geçen insanların oluşturacağı toplumların sağlıklı bir yapısı olamayacağı bellidir.

Ama ABD ile birlikte hareket eden küresel mimarlar huzur ve istikrar ortamının bitmesini hiç istemezler. Çünkü huzurlu ve sakin bir Ortadoğu ABD'nin bölgeye gelmesine ve bölgedeki çıkarlarını kontrol edebilmesine engeldir. Bunun için tamamı Müslümanlarla meskun bu bölgeyi huzur adası şeklinde idare eden merkezi otoriteler ortadan kaldırılmıştır.

İşte, son derece insancıl(!) yaklaşımlarla kutsal kitaplarda vaat edildiği iddiası ile sapsağlam vücuda bütün bünyeyi etkileyecek mikrop olarak İsrail bölgeye enjekte edilmiştir. Hastalanan bünyeyi tedavi edecek doktorda her zaman ABD olmuştur. Bunun böyle devam edeceği de Afganistan ve Irak işgalleri ile iyice belirginleşmiştir. Bu bakımdan bölgeye uzun bir süre barış ve sükûnetin gelmesini beklemek sadece saflık ve hayâlperestliktir.

Bugün İsrail'de 130 ayrı ülkeden, yani 130 ayrı kültürden sadece Musevi dinine inandıkları için göç eden insanlar yaşamaktadır. Dünyanın şeriat ile idare edilen tek dinci ve ırkçı yönetimi İsrail'dir. Hatta Afganistan'daki Taliban Yönetiminden daha aşırı bir din devleti bu ülkede hüküm sürmektedir. Bu yönetimin başka dinlere bağımsızlık tanıması ve bir arada yaşaması da şeriatlarına göre mümkün görülmemektedir.

Bölgede Yasinin öldürülmesi ile meydana gelebilecek çatışma ortamında İsrail 55 yıldır olduğu gibi yine taviz vermeyecek ve gücünü gösterecektir. Arap ülkeleri defalarca bir araya toplanacak, birkaç cılız intihar saldırısı dışında sadece kınamakla yetineceklerdir. Barış ve huzur umutları ABD'lerine dur diyebilecek ve bölgedeki ABD ve AB menfaatlerine set çekebilecek bir dünya gücü meydana gelene kadar, yani bölgede güç dengesi tesis edilene kadar askıya alınacaktır. Bu ise kanaatime göre en az 25 yıldan önce olamayacaktır.

Şimdi meselenin bizi de ilgilendiren bir diğer yanına bakalım ve sorular soralım. Arap ülkeleri neden bir şey yapamıyorlar? Bunların toplam gücü İsrail'in onlarca katı değil mi? Bir araya gelerek asırlarca huzur içinde yaşadıkları ata topraklarından İsrail'i atamazlar mı?

Cevap olumsuzdur. Çünkü Araplar İsrail'i gasbettikleri topraklardan atmak üzere bir çok kez bir araya geldiler ve birlikte saldırdılar. Fakat her saldırı sonunda daha fazla toprak kaybettiler. Zaten şu anda tamamen ABD güdümüne giren Petrol zengini kral ve şeyhlerin yönetimindeki Arap dünyasının böyle bir teşkilatlanma içine girmesi ve müşterek bir cephe oluşturarak hareket etmeleri de yakın vadede mümkün görülmemektedir.

Sorunun çözümü basittir. Çözüm bölge ülkelerinin birliğinden ve bölgesel güç olarak bir çatı altında asgari mutabakat ile toplanmalarından geçmektedir. Osmanlı bunu yapmıştır. İsrail yöneticilerinin ağzından ister istemez dökülen" Osmanlı'nın bir manga ile sağladığı istikrarı biz bir ordu ile sağlayamıyoruz" şeklindeki acı yakınması, belki de sorunun çözümü için yol gösterici bir ışık olacaktır.

Bu topraklar Filistinlilerindir. Filistinliler; Yahudi’dir, Müslüman’dır, Hıristiyan’dır. İnançları farklı bile olsalar yakın kültürlere sahip birbirleri ile kaynaşarak binlerce yıl birlikte yaşamış ayni halktır. Aralarındaki ayrılık sunidir. Bu halklar bir büyük üst yönetim (otorite) altında binlerce yıl bir arada barış içinde yaşayabileceklerini ispat etmişlerdir. O halde yine yaşayabilirler. Bunun için halklar ve liderler arasında diyalog gerekmektedir.

Bu büyük diyalogun gerçekleşme yeri; CAMP DAVİD, LONDRA, BERLİN, PARİS değildir. Bu merkezler bu bölgeye daima kan, şiddet ve gözyaşı getirmişlerdir. Bu çok doğal dır .Çünkü bu merkezler Ortadoğu’nun karışık ve bulanık görünmesini isterler. Onların menfaatleri barıştan yana değil, daima savaş ve kargaşadan yanadır. Bunu tarih ilmine biraz ilgi duyanlar kolaylıkla görüp anlayabilirler.

Burnumuzun dibinde 50 yıldır birbiri ile çatışan, bizim iki eski tebaamız olan, ve bizim gücümüzü çok iyi tanıyan iki millet var. Biz bu milletleri asırlarca kendi aralarında hiç bir çatışma olmadan ve refah içinde yönettik. Neden bu milletler arasında bizi doğrudan ilgilendiren bir barış sürecinin başlamasında bir katkımız olmadı. Veya olamadı ..! Amerika; okyanus ötesinden buradaki üç kuruşluk milli menfaâti için bölgeye geliyor. Yerleşiyor. Bizim bu konuda iki tarihi dost ve kardeş millete arabuluculuk yapabileceğimiz aklımıza dahi gelmiyor.

ORTADOĞU - BALKANLAR - KAFKASLAR gibi sorunlar yumağı bir bölgede yer alan Türkiye; bölgede barış, huzur, güvenlik ile ülkeler arası koordinasyonu sağlayacak tek devlettir. Bunu en iyi şekilde yerine getirecek potansiyele de sahiptir. Yeter ki sınırların dışını görebilecek kadar öngörüye sahip yöneticilere sahip olalım.

Sonuç olarak; Ortadoğu'daki bütün olayların çözüm yeri ANKARA' dır. Bu bölgedeki istikrar ve huzur ortamı en çok Türkiye'nin menfaatinedir. ANKARA; kendisinden beklenen bölgesel güç özelliğini kullanarak daha fazla kan dökülmeden derhal devreye girmeli ve bölge politikalarını kendisi yönlendirmelidir. Bunun için hiç kimseden fikir ve icazet almaya ihtiyacı da yoktur. Yeterli devlet tecrübesi ve istediklerini yapabilecek potansiyel gücü vardır. Sayın yöneticilerimizin artık kendi güçlerini görme ve kendi başlarına desteksiz yürüyebileceklerini anlamaları zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Biz devreye girmediğimiz takdirde şu anda ise dökülen ve daha da döküleceği kesin olarak belli olan kanları seyretmekten başka yapılacak fazla bir şey olmayacaktır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Mart 2004 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale