28 Mayıs 2017 Pazar

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Yunanistan dostumuz değil. Kıbrıs'ı aldı şimdi sıra Ege'de
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 26 Şubat 2004 Perşembe 

Milletlerin siyasetlerinde ancak menfaatleri vardır. Kimsenin kimseye dost olmayacağını bilelim.
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1933)

YUNANİSTAN DOSTUMUZ DEĞİL. UYUMAYALIM... UYUTMAYALIM. KIBRIS’I ALDI.  ŞİMDİ  SIRANIN  EGE’DEKİ İSTEKLERİNE  GELDİĞİNİ  UNUTMAYALIM.

Kendisi ile beraber Kıbrıs Rum Kesimini de Avrupa Birliğine taşıyan Yunanistan yönetimi bu başarılarından haklı olarak gurur duyuyor olmalı.

Ben ilkokulda iken nüfusumuz 24 milyondu. Yunanistan ise 9 milyon civarında idi. Geçen 50 yılda biz 70 milyon olurken onlar yine ayni nüfusta kaldılar. 50 yıl sonra onlar 6 milyona inerken, biz 130 milyon olacağız. Aradaki fiziki güç farkı artmasına rağmen Yunanistan’ın Türkiye ve Türkler ile ilgili istekleri hiç değişmiyor ve giderek kuvvetleniyor .

Değişen tek şey var. Oda kendisinin yaptırım gücü olmayan Yunanistan’ın kendi sorunlarını diğer haçlılara taşıtabilmesi ve onların desteğini alarak karşımızda güçlü duruma gelebilmesidir. Biz ikili diyalog dedikçe,Yunanistan’ın yanında daima yeni haçlıların yer aldığını görüyoruz. Yunanistan her seferinde kendi milli menfaatleri ile ilgili isteklerini dile getirirken mağduru oynuyor ve maşa olarak hep başkalarını kullanıyor. Yani ateşe kendi el atmıyor ithal maşalar kullanıyor. Bu defa maşaları çok kuvvetli. AB üyesi 15 ülke var karşımızda. Ve Mayıstan itibaren 25 AB ülkesi ile saldırılarına devamı planlıyorlar.

Yunanistan Kıbrıs sorununun masa başında yine lehine sonuçlanacağından çok emin olarak hareket ediyor. Hatta şimdi Kıbrıs ile ilgili gelişmeleri tamamen göz ardı ederek gündemine EGE konusunu taşıyor. Türkiye’nin AB için her türlü tavizi vereceğinden emin olarak tamamen kendi uzlaşmaz tutumu dolayısıyla sorun olarak önümüzde duran EGE SORUNU’ nu her yönü ile Türkiye’nin 2004 gündemine oturtmaya hazırlanıyor.

Yunan propaganda makinesi Türkleri çok sevdiğini dilinden düşürmeyen, rakı içip halay çeken yeni lider Papandreu’nun desteğini alarak büyük bir hızla çalışmaya başladı.

Yunan Internet sitelerinde yapılacak hızlı bir gezinti ile New York görüşmeleri ile sonu başlamadan belli olan Kıbrıs Görüşmeleri galibiyeti üzerine Yunanistan’ın Kıbrıs Konusunu tamamen kapattığını, Ege ile ilgili yayınlara hız verdiğini görebilirsiniz.

Çeşitli dillerde yayınlanan ve Ege’nin nasıl Yunanistan’a ait olduğunu belirten sayısız belge, doküman, kitap, afiş, DVD, CD reklamına rastlamak mümkün. İşlenen tek konu vardır. Oda bitmek tükenmek bilmeyen “Türk Düşmanlığı”dır.

Bizim yerli işbirlikçileri İstanbul meyhanelerinde Yunan Rakısı içip, tavernalarda Yunan müziği eşliğinde tabak kırıp dostluk şarkıları söylüyor. Onlar 150 yıllık değişmez geleneklerinin gereğini yaparak Türk düşmanlığını yaşatıp, İstanbul’un Kostantinapolis olacağı günlerin ortamını hazırlıyorlar.

Biz aydınlara düşen görev Yunanistan’ı kötülemek değil insanlarımızı olaylar hakkında doğru bilgilendirmektir. Onlara üzerinde yaşadıkları vatan topraklarının tarihi ve coğrafi gerçeklerini anlatarak dostlarımız ve düşmanlarımız hakkında kendilerini bilgili ve bilinçli kılmaktır.

Beyni satın alınmış ve maşa olarak kullanılıp yönlendirilen bir kısım boyalı basın mensubu şarlatanların yalan-yanlış bilgileri ile bize dost olarak tanıtılmaya çalışılan Yunanistan’ın durumunu halkımıza açıklamak bir borçtur. Ben bugün halkımızın bu bilgilendirmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğunu değerlendiriyorum.

Şimdi konuyu biraz açarak ilişkilerin detayına inelim. Bilindiği gibi ülkemizi derinden yaralayan ve milletimizi acılara gark eden 17 Ağustos 1999 depremi ve bunu takip eden günlerde meydana gelen Atina Depremi esnasında komşu Türk ve Yunan yardım heyetlerinin birbirinin yardımına koşması iki millet arasında gerçek bir yumuşama ve dostluk havası yaratmıştır.

Bunu; Kasım 1999’da İstanbul’da yapılan AGİT Zirvesi ve Aralık 1999’da Helsinki'de yapılan Avrupa Birliği Zirvesi'nde Türkiye lehinde alınan kararlara Yunanistan'ın istemeyerek de olsa katılması takip etti. 40 yıl aradan sonra iki ülke Dışişleri Bakanlarının karşılıklı ziyaretleri; yapılan görkemli karşılama törenleri; söylenen güzel sözler; uzatılan zeytin dalları; karşılıklı müzisyenlerin konserleri; çok basit birkaç konuyu kapsasa da imzalanan antlaşmalar ile verilen sözler Türk kamuoyunda olduğu kadar batı kamuoyunda da şaşkınlık yarattı.

Acaba gerçekten barış geliyor mu ? Dünyanın bu en kritik bölgesini paylaşan iki ülke aralarındaki Ege Denizi gerçek bir barış denizi mi oluyor ? soruları açıkça sorulmaya başlandı.

Halklar arasında başlatılan bu yeni Yunan dostluğu rüzgarı ülkemizde yeni bir moda akımı başlatmıştır. Yunan müziği çalan ve Yunan mutfağını sergileyen tavernalar sosyete kesimi arasında oldukça heyecan yaratmıştır. Tabaklar kırılıyor. Sirtakiler oynanıyor. Yunan müziği ile halaylar çekiliyor. Aslında bunlar boş ve geçici heveslerdir. Gerçekten aradığımız ve iki tarafında ihtiyacı olan bu dostluk rüzgarlarının dalga dalga büyüyerek iki ülke halkının tamamını kapsayacak şekilde genişlemesidir. Bu hepimizin ortak isteği olmalıdır. Bunlar gerçekleşirse, dünyanın merkezinde yer alan bu iki ülke, sahip oldukları doğal zenginlikleri birbirine düşmanlık için değil, kendi halklarının yararına kullanma imkanına kavuşacaklardır.

Ama bu istek ve heves daima tek taraflı olmuştur. Ve daima Türk tarafından gelmektedir. Milli politikaları olarak Türk düşmanı olarak yetiştirilen Yunanlı çocuklar büyüyüp yönetime geldiklerinde hangi partiden ve hangi görüşten olurlarsa olsunlar onları bir araya getiren tek husus “Türk Düşmanlığı” olmaktadır. Bu değişmez düşmanlık vazgeçilmez bir kural olarak nesilden nesle aktarılmaktadır.

Anadolu Türkleri olarak Yunanlılarla ilk ilişkilerimiz 1395 Niğbolu Zaferi ile başladı. Yıldırım Beyazıt 1397'de Atina’yı zaptetti. Evranos Bey komutasındaki Osmanlı akıncıları Mora'nın işgalini tamamladılar. Yıldırım Beyazıt Timur’a yenilince Yunanlılara topraklarını iade ettik. Yunanistan’ın ikinci işgâli ve kesintisiz Türk hakimiyetine girişi 1446'da Fatih Sultan Mehmet zamanında gerçekleşti. Buradan başlayarak Mora'da istiklâlin ilan edildiği 1830 yılına kadar tam 433 yıl Yunanlılar, Türk hakimiyeti altında ve çok uyumlu bir tebaa olarak yaşadılar. Asırlardır iç içe yaşamanın tabii sonucu olarak birçok ortak yanımız oldu. İnsanlarımız kaynaştı. Kültürlerimiz her sahada birbirine yakınlaştı. Birbirimize benzedik.

Bilindiği gibi; “Yunan Megal-ı Idea”sının temelinde ( Büyük Yunanistan Hedefinde ); "Doğu Roma İmparatorluğunun bir Grek, yani Yunan Devleti olduğu ve bunun günümüz mirasçılarının da son çağ Yunan Devleti olduğu" iddiası ve yalanı vardır.

19 uncu Yüzyıl tarihçilerinin "Osmanlıyı çökertmek ve imparatorluk içindeki milliyetçilik akımlarını yaygınlaştırarak muhtemel çöküşü hızlandırmak "için ortaya attıkları bu yalana, Yunanlı yöneticiler bütün Yunan halkını inandırmışlardır. Bu iddia ile başlayan "Büyük Bizans" hayâli bir buçuk asır boyunca ders kitaplarında yer almıştır. Yunan milleti tam 150 yıldır; birlik, beraberlik ve bütünlüğünü bu hayâli Türk tehlikesi ile ayakta tutmaktadır. Yunan yönetimine hangi iktidar gelirse gelsin; bu büyük idealin elde edilmesi ilk hedeftir. Bu hedefe giden yolu tıkayan Türkler; tarihi ve en büyük düşmandır.

Oysa bugünkü Yunan milletinin ırki ve kültürel bir temeli de bulunmamaktadır. Osmanlı'ya karşı kullanılmak üzere Çarlık Rusya’sı başta olmak üzere İngiltere ve Fransa'nın desteği ile Roma medeniyetine galebe çalacak yeni kültür ve bu kültür etrafında toplanan bir millet yaratılmaya çalışılmıştır. Bu üç ülke Yunanlıyı güçlendirmek üzere her alanda birbirleri ile yarışmışlardır. Bunda da başarılı olmuşlardır. Bizans’ın hakiki sahipleri olan Anadolu Rumları'nın bugünkü Yunanistan Rumları ile dilleri dışında hiç bir ciddi bağlantıları ve ortak yönleri de mevcut değildir. Bu gerçek tarih kitaplarında pek çok belge ile ispat edilmesine rağmen okutulan ve öğretilen gerçek tamamen başkadır.

Yunanistan'ı ve Yunanlıyı ayakta tutan, birlik, beraberlik ve bütünlüğünü sağlayan en büyük faktör halâ inatla sürdürülen "geleneksel Türk düşmanlığı"dır. Bu genel tespit ve değerlendirmeden sonra şimdi de yıllardır çözüm bekleyen Türk-Yunan sorunlarına özet olarak göz atalım.

Bilindiği gibi, iki ülke arasındaki sorunlar 1821'de bağımsızlık ayaklanmaları ile meydana çıkmış, 1829da Mora'da istiklâllerini ilan etmelerini müteakip değişik şekillerde ve artarak günümüze kadar gelmiştir. 1923 Lozan Barışı; 1930'da başlayan Atatürk-Venizelos dostluğu; 1935'lerde başlayan Balkan Antantı içindeki birliktelik; 1941’ de Almanlar tarafından istila edilen Yunan halkına acılı günlerinde uzatılan Türk dostluk eli ve yardım faaliyetleri; NATO’ya dahil olarak müşterek düşmana karşı ayni pakt içinde müttefik oluşumuz; Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı olan düşmanca tutum ve davranışını değiştirmeye yetmemiştir.

Türk halkı; 15 Mayıs 1915-9 Eylül 1920 arasındaki Anadolu saldırısında Yunanlıların Türk halkına karşı yürüttüğü katliamları acımasız ve haksız tutumu unutmamıştır. Yine ayni şekilde 1963-1974 arasında Kıbrıs Türk Toplumuna karşı sürdürülen planlı soykırımı da Türk halkı unutmamıştır. Buna rağmen Türkiye ; Yunan düşmanlığını hiçbir zaman ve hiçbir platformda dile getirmemiştir ve bunu dış ve iç politikasına alet etmemiştir. Bilakis ; Atatürk'ten itibaren "Türk ve Yunan Halkları arasındaki dostluğun her iki ülkenin yararına olacağı ve bundan her iki tarafında sayısız maddi ve manevi kazançları olacağı" her zeminde dile getirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün uygulamaları ve gayretleri bu dostluğu gerçekleştirecek diyalogların başlaması yönünde olmuştur. Oysa Yunan tarafı; kendisine uzatılan bu dostluk elini her zaman ve her yerde geri çevirirken "geleneksel Türk düşmanlığı " Yunanlı ve Türklerin iştirak ettiği bütün zeminlerde açıkça dile getirilmiştir. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bu olaylara tanık olmayan ülke sayısı pek az olmasına rağmen Hıristiyan batı bilerek ve isteyerek ısrarla Yunan tarafını tutmaya devam etmiştir.

2000’li yıllara gelindiğinde; önce bağımsız Yunanistan'ın, bilahare Büyük Bizans İmparatorluğu'nun kurulmasına kadar giden Yunan Megal-i Idea'nın on hedefinden yedisi gerçekleşmiştir. Şimdi Kıbrıs ile sekizinci hedefleri de gerçekleşmek üzeredir. Bugün çözülemeyen Türk -Yunan sorunlarının kaynağında YUNANİSTAN'ın bu hedeflere ulaşma yönündeki değişmez azim ve iradesi yatmaktadır.

Bugüne kadar sağlanan bütün yumuşama ve yakınlaşmaya rağmen sorunların çözümü istikametinde hiçbir ileri ve somut adım atılmamıştır. Son zamanlardaki yakınlaşma süreci içerisinde üzerinde hiç konuşulmayan ve diyalog konusu olarak ele alınmayan; her biri başlı başına iki ülkeyi sıcak savaşa sürükleyebilecek ana sorunlarımız halâ devam etmektedir. Bu sorunları şöyle sıralayabiliriz.

 1. Ege Hakimiyeti Sorunları:
 - Antlaşmalara aykırı olarak Ege adalarının silahlandırılması ve egemenliği tartışmalı adacıklar üzerinde
 hak iddia edilmesi
 - Karasularının genişletilmesi
 - EGE KIT'A SAHANLIĞI
 - Uçuş Kontrol Hattı (FIR HATTI)
 2. NATO Komuta Kontrol Sorunları
 3. Azınlıklar ve Batı Trakya Türk Halkının durumu
 4. Kıbrıs sorunu

Türkiye iki ülke arasındaki temel sorunların çözümü için " iki ülkenin diyalog süreci ile birlikte bir uzlaşma zemini araması ve sorunların iki ülkenin birlikte çözmesi gerektiğini "daima istemiştir. Türkiye bu konuda sayısız girişim yapmıştır. Fakat Yunanistan; diyalogdan devamlı kaçınmıştır. Kendisine uzatılan eli ısrarla geri itmiştir. Sorunların çözümünü;" diyalog ve karşılıklı uzlaşma ile değil, sorunların uluslararası platformlara taşınarak, bu platformlarda Türkiye’ye Helen Uygarlığı hayranı olan diğer batı ülkeleriyle birlikte baskı uygulayarak alacağı desteklerle çözmeği" hedef almış ve uygulamıştır. "Türkiye’yi her alanda uzlaşmaz gösterip, devamlı baskı ile bunaltmak" geleneksel Yunan politikası olarak iktidarlar arasında birbirine teslim edilmiştir.

Şu anda gelinen noktada sorunların çözümüne ilişkin olarak ortada bizim tarafından herhangi bir yeşil ışık görülmemektedir. Yunanlı yine ayni Yunanlıdır. Müzikte, sporda, eğlencede dostluğa "evet" demekte ve fakat yine" tek düşmanım Türkiye’dir" demektedir.

"Yunanistan’ın savunması doğuya, yani Türkiye’ye karşıdır" tezini de ısrarla ve hem de 50 yıldır yan yana çalıştığımız NATO platformunda dile getirmektedir. Ve bu uzlaşmaz ülke Türkiye’nin büyük bir dış politika hatası ile Kıbrıs Harekatını müteakip ayrıldığı NATO üyeliğine bizim desteğimiz ile geri döndürülmüştür. Kıbrıs’ta görüşmelerin devam ettiği süreç içinde dahi 30 milyon Sterlinlik silah alımında bulunmakta ve çıkardıkları bir kanun ile Yunanistan’ın 16 Mayıs 1919’da başlayan Anadolu’yu işgal hareketini “Yunanistan’a karşı yapılan bir soykırım” olarak göstermekten çekinmemektedir.

30.000 Türk'ün katili olan PKK örgütü başının Yunanistan Büyükelçiliğinde ele geçirildiği ve Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu taşıdığı unutulmamıştır. Basınımızın ve muhteşem reytingli Tele vole programlarının yarattığı aşırı iyimser havaya bakılarak ortaya çıkan tablo bizi yanıltmamalıdır. Son günlerde Annan, ABD ve AB ülkelerinin baskısı ile de olsa ikili diyalogun başlaması sorunların çözümü için iyi bir yola girdiğimizi göstermez. Bu yeni gelinen durum bizi hiçbir zaman yanıltmamalıdır. Çünkü Yunanistan değişmediğini ve değişemeyeceğini defalarca ispat etmiştir.Yani Yunan ile barış yapabilme yolunun oldukça engebeli ve zor olduğu unutulmamalı ve daima müteyakkız bulunulmalıdır.

Son zamanlarda Türk ve dünya basınında yer alan haberlerden de anlaşılacağı gibi, Atina yönetimi Türk toprakları üzerinde bulunan kiliselerle gerektiğinden fazla ilgilenmeye başlamış, Fener Rum Patriği’nin ekümenikliği dünyada tartışmaya açılmış, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması dünya kamuoyuna ve küresel liderlerin gündemine taşınmıştır. Kıbrıs’ta olduğu gibi, BM, ABD ve AB’ni arkasına alıp bu konuları da Ege Konuları ile birlikte kullanarak sorunları kaşımaya kalkışacağı açıkça görülmektedir. Bu şartlarda barış ve dostluktan bahsetmek abesle iştigaldir.

Doğru yolun bulunması için, yetişme şartlarının Yunanlı politikacıları Türk düşmanlığına yönlendirmesi gerçeğine rağmen; Yunan yöneticilerinin sokaktaki sade vatandaşının sesine kulak vermesi, iki ülke halkları arasında başlayan yakınlaşmayı anlayarak, Türk Düşmanlığı üzerine inşa ettikleri milli politikalarını bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir." Türk düşmanlığının mı ? Yoksa Türk dostluğunun mu ? yakın ve uzak gelecekte ülkelerinin yararına olacağının" hesabını iyi yapmalıdırlar.

Yunanlı yöneticiler; aklı selimini ve mantıklarını kullanıp halkının sesine kulak verdikleri takdirde doğru yolu bulabileceklerdir. Fakat buna hiç niyetleri olmadığı son davranışlarından açıkça görülmektedir.
Burada Türkiye'ye düşen en önemli görev; yıllardır başlatmayı arzulayıp bir türlü muvaffak olamadıkları ve şimdi sahip oldukları "diyalog süreci" nin durdurulmasına ve aksamasına kesinlikle imkan tanımamalarıdır. Bu süreç; her halükarda ve her platformda devam ettirilmelidir. Sonunda Yunanlı politikacılar da Yunan halkının seviyesine inerek dostluk ve barışın erdemini göreceklerdir. Türkiye de aynen Yunanistan gibi arkasına kendisine destek olacak ülkeleri toplamalıdır. Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri ile bu ülkelerin kurduğu organizasyonlara Türk-Yunan sorunları tarafımızdan taşınmalıdır.

Şu andaki Yunan Propagandası; 1 Mayıs’a kadar çözüm istenildiği için Avrupa kamuoyunun gündemine oturan Kıbrıs görüşmelerinden yararlanarak her biri okullarında Yunan Kültürü eğitimi alarak şımarık Yunanlıların kültür esiri olan Avrupa milletlerini kandırmaya yönelmiştir. Yunanlının düşüncesi ve hedefi; Türk- Yunan sorunlarının çözümünü Türkiye-Avrupa Birliği sorunu haline dönüştürmektir.

Bu konuda ortamı hazır bulmuşlardır. Türk hükümeti her halükarda aralıkta gün almak konusu için AB’ yönetimine teslim olmuştur. Yunanlı, her şeye evet denilen bir ortamda Megal-i Idea’nın kalan iki hedefi yönünde mesafe almak istemektedir. Çalışmaları bu istikamettedir. Yarın Yunanistan ile çözemediğimiz sorunları çözmek için adım attığımızda karşımızda 25 ülkeyi bulursak hiç şaşırmamak gerekmektedir. Adamlar planını buna göre kurgulamış ve oynamaktadır.

Peki biz neler yapıyoruz.? Ne yaptığımızı veya neleri yapamadığımızı Türk Televizyonlarını 24 saat izleyen veya bir günlük ulusal basını takip edenler kolaylıkla tespit edebilir ve ne durumda olduğumuzu anlayabilirler.

Bizi yönetenlere sesimi duyurmak istiyorum. 150 yıldır beyinleri Türk düşmanlığı ile yıkanan Yunan tarafının bu fikirlerinden kolaylıkla vazgeçemeyeceklerini, bunun zamana bağlı olduğu bilincinde olarak adımlarımızı temkinli ve dikkatli atmak zorunluluğunda olduğumuzu unutmamalıyız...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
26 Şubat 2004 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale