23 Kasım 2017 Perşembe

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Bush'un yaptırım kanununu onaylaması bölge barışına nasıl yansıyacak?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 23 Aralık 2003 Salı 

"Barış, milletleri refah ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur. Fakat bu kavram bir defa ele geçirilince daimi bir dikkat ve itina ve her milletin ayrı ayrı hazırlığını ister."
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1938)

Bush'un Suriye ile ilgili yaptırımları içeren yasayı onaylaması Türkiye'ye ve bölge barışına nasıl yansıyacak?

KKTC Seçimleri ve Saddam Hüseyin’in yakalanması haberleri ülke gündeminin tamamını meşgul edince Türk dış politikasını çok yakından ilgilendiren “Başkan Bush’un Suriye ile ilgili politikaları içeren yasa tasarısını onaylaması” konusu gündem dışına taştı.

18 Nisan 2002 tarihinde ABD Temsilciler Meclisi’ne sunulan ve o zamandan beri ABD gündeminde bulunan “Suriye Sorumluluk Yasası” (Syria Accountability Act) Temsilciler Meclisi ve Senato’nun onaylamasından sonra Başkan Bush’un da onayının alınması ile yasalaştı.

Suriye’yi terörist bir ülke olarak gören, Irak’a saldırmadan önce İran ve Kuzey Kore ile birlikte hedef olarak seçen ve bunu her fırsatta açıklamamaktan çekinmeyen ABD yönetiminin eline bu yasa ile güç verilmiştir. Bu tasarının yasalaşmasının ABD’den daha çok Ortadoğu’daki stratejik müttefiki İsrail’in işine yarayacağı açıkça görülmektedir.

Sorumluluk Yasası, genel anlamda Suriye’den yapması beklenenler ile alması gereken siyasi ve askeri kararları açıklayan bir belgedir. Bir bakıma Suriye’ye karşı bundan sonra ABD tarafından uygulanacak politikaların yol haritası gibidir. Yasada Suriye’ye, gerekli adımları atmaması durumunda uygulanacak ekonomik ve diplomatik yaptırımlar da sıralanmaktadır.

Bunlar arasında, Suriye’ye Amerikan mallarının ihraç edilmemesinden, bu ülkeye yapılacak yatırımlara sınırlama getirilmesine, diplomatik ilişki düzeyinin en alt seviyeye indirilmesinden Suriye’ye ait bir uçağın ABD’ye inmesine ya da hava sahasını kullanmasının yasaklanmasına kadar birçok yaptırım sıralanmaktadır.

Yasanın Suriye hakkındaki değerlendirmeleri içeren bölümünde çok radikal ve kesin ifadeler vardır. Buna göre ;
- Suriye’nin teröre destek veren bir ülke olduğu,
- Birçok Birleşmiş Milletler kararına aykırı olarak politikalar takip ettiği,
- Kitle imha silahı geliştirme, çalışmaları yaptığı,
- Komşularının içişlerine müdahale yoluyla bölgesel istikrarsızlığa yol açtığı, yönünde doğruluğu şüphe götüren müthiş iddialara yer verilmektedir.
 Yasa Suriye Hükümetinden istenecek hususları ise dört başlık altında sıralamıştır. Bunlar ;
 1- Teröre verdikleri desteğin kesilmesi,
 2- Lübnan’daki Suriye birliklerinin derhal geri çekilmesi,
 3- Kitle imha silahları geliştirme programlarına son verilmesi,
 4- Önkoşulsuz olarak İsrail ile barış masasına oturması, olarak sıralanmıştır.

Bunlar hür ve bağımsız bir ülke yönetimi tarafından kabul edilmesi çok zor isteklerdir. ABD’nin böyle bir yasa çıkartabilmesi ise Ortadoğu’daki emellerinin geçici değil kalıcı olduğunun ve bu ülkenin her alanda emperyalist politikaları benimsediğini ispatlamaktadır.
Suriye’nin, İsrail’e karşı mücadele yürüten birçok radikal Filistinli örgüte destek verdiğini savunan yasada, Suriye’nin ülkesinde gerçekleşen tüm terörist faaliyetlere engel olması ve terör örgütlerinin bürolarını kapatması talep edilmektedir.

Yine yasa ile Suriye’nin halen Lübnan’da bulunan 16.000 civarında askeri birliğini de belli bir takvime bağlayarak Lübnan’dan diğer tüm unsurlarıyla beraber geri çekmesi istenmektedir. Yine bu çerçevede Lübnan’ın kendi ulusal birliklerinin ülkenin her bölgesinde konuşlanması dile getirilmektedir.

Şimdiye kadar Suriye’de olmadığı dünya kamuoyu tarafından bilinmesine rağmen bu ülkenin kısa ve orta menzilli balistik füze geliştirme-konuşlandırma ve bunun yanında biyolojik ve kimyasal silah geliştirme programlarına da son vermesi istenmektedir.

Suriye şu ana kadar bu konuda doyurucu bir resmi açıklama yapmamıştır. Arap Dünyası tasarının onaylanmasına tepkiyle yaklaşırken olayın arkasında İsrail olduğu suçlamalarının bu tepkiye paralel olarak Arap Basın-Yayın organlarında arttığı görülmektedir.

Bu yasa tasarısının hazırlanması, meclise sunulması ve yasalaşması sürecinde ABD’nin çok etkin Yahudi lobisine yakın senatörlerin çok planlı ve iyi çalıştığı söylenebilir. Yasanın onaylanmasıyla beraber Suriye, ABD tarafından çok daha ciddi ve etkin bir biçimde baskı altına alınacaktır. Bu kaçınılmazdır. Özellikle Suriye’nin Irak politikasına yönelik olarak da bu ülkeden rahatsızlık duyduğunu her platformda dile getiren ABD, bundan sonraki süreçte ilk hedefinin de şimdilik Suriye olduğunu bu adımıyla göstermiş olmaktadır.

Yasanın onaylanması zamanlama açısından da önem arz etmektedir. Çünkü geçtiğimiz günlerde Ortadoğu’da ABD ile güç mücadelesine giren Avrupa Birliği ile Suriye arasında, AB-Akdeniz Ortaklığı çerçevesinde, siyasî ve ticarî ilişkileri geliştirmek üzere geniş kapsamlı bir çerçeve antlaşması imzalanmıştır. ABD ve İsrail bundan çok rahatsız olması doğaldır. Aynen İran ile ilişkilerde olduğu gibi Suriye’yle ilişkilerde de ABD ve AB’nin farklı yaklaşımları bölge ülkelerinin üzerindeki ABD baskısını arttırmıştır. Burada menfaatleri çatışan taraflar ABD ile AB’dir Suriye ve İran ise bu çatışmalarda maşa olarak kullanılmaya çalışılmaktadır.

Suriye ile ilgili yasa tasarısının onaylanması Ortadoğu’da daha uzun bir süre barış rüzgarlarının esmeyeceğini göstermektedir. Bölgede en önemli güç olan Türkiye’ye bu kararın nasıl etki edebileceğini de yarın irdelemeye çalışalım.

ABD’nin Suriye ile ilgili yaptırım yasası tek taraflı bir hareket tarzını içermektedir. Bir dayatmayı öngörmektedir. Bu yasa ile ABD İsrail adına bölgenin jandarmalığı üstlenmekte ve kendini fiili saldırı için yasalarına göre hazır hale getirmektedir. Yasa doğrudan İsrail’in işine yaramaktadır. Irak’ta bulunan 150.000 kişilik ABD ordusunun desteğini de arkasına alan İsrail’i bundan sonra bölgede tutmak çok daha zor olacaktır. Kan kanı doğuracak ve bölge halkı sıcak savaşlarla perişan olacaktır. Bunu şimdiden söyleyebiliriz.

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletlerin kontrol ve denetiminde tahminen 450.000 kadar Filistinli bugün Suriye topraklarında mülteci olarak yaşamaktadır. Bunların isim ve adresleri BM Mülteciler örgütünce bilinmektedir. Çünkü bunlara periyodik ayni ve gıda yardımı BM Örgütü tarafından iletilmektedir. Halbuki bu bölgeler İsrail tarafından terör kampı olarak nitelendirilip sık sık Hava Kuvvetleri tarafından bombalanmaktadır.

ABD’nin Irak’ı işgalini müteakip Suriye’yi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel’in ısrarlı tutumu karşısında Suriye ülkesinde bulunan bütün terör eğitim merkezlerini kapattığını açıklamıştır. Buna rağmen alınan Suriye’ye yaptırım kararı her açıdan çok yanlıştır. Bölgede durum çok ciddidir. İsrail ve ABD’ye karşı gerek Filistin ve gerekse Irak’taki uygulamalardan dolayı oluşan nefret dalgası Arap ülkelerinde giderek artmakta, Arap milliyetçiliği her geçen gün taraftar kazanmaktadır. Bunlara Suriye halkının da katılacağını varsayacak olursak yakın bir gelecekte huzur ve güven ortamının daha da bozulacağını söylemek yanlış olmaz.

Bölgesel çatışmalarda ve ihtilâflarda arabulucu ve çözüm üretici konumunda bulunan Birleşmiş Milletler Teşkilatı da artık tarihi işlevini bitirdiğinden meydan boş kalmıştır. Dünyada hakim olan yeni düzende güçsüzün güçlüyü her zaman dövmeye, güçsüzlerinde dayak yemeğe hazır olmaları gerektiği, dünyayı gerçek bir kaos ortamının beklediği açıkça görülmektedir.

Bundan sonra neler olabileceğini düşünelim. ABD ve İsrail, terörizmi önlüyorum bahaneleri ile kendilerince doğru kabul ettikleri şiddetli askeri tedbirler ile destekledikleri cezalandırma yöntemlerini Afganistan ve Irak işgalleri ile göstermişlerdir. Bunları görerek sıranın kendilerine gelebileceğini düşünen BM güvenlik şemsiyesi altına sığınmış bulunan küçük devletler şimdi kendi otomatik savunma sistemlerini harekete geçirecektir. Bu ülkelerin dev ABD’ne karşı kullanabilecekleri tek ve etkili silah sistemi vardır. Buda insan orijinli terörizmdir. Sonunda Uluslararası Terörizm, önleneceği yerde bütün dünyayı kaplayan ve yakan bir ateş haline gelecektir. Nitekim Irak’a saldırının ardından terörizmin bütün dünyaya yayıldığı yaşanarak ispat edilmiştir.

Şimdi tekrar bölgeye dönelim ve Filistin - İsrail - Suriye denklemindeki olayların gidebileceği boyutlar ile bölgenin en güçlü ülkesi durumundaki Türkiye’nin neler yapabileceği üzerinde düşüncemizi yoğunlaştıralım.

Suriye’nin ABD yaptırımlarını kabul etmesi fiilen çok zor olacaktır. Kabul edilmeyince ABD ve İsrail şiddete başvuracaklardır. Bu ise bölgede yılardır mevcut şiddetin dozajını ve çapını arttıracaktır. Bütün bölgeye yayacaktır.

İsrail’in mukabil saldırılarının Arap İntihar komandolarını durdurması mümkün değildir. Suriye üzerindeki ABD ve İsrail baskısı sadece bu ülkeyi değil, bütün Arap alemini etkileyecek ve giderek bir yumruk gibi cephe oluşturmalarına katkıda bulunacaktır. Görünen köy kılavuz istemez. Kısa vadede daha çok Arap intihar komandosu kendisini feda edecektir. Daha çok masum İsrailli çoluk-çocuk ölecektir. İsrail, ölen her İsrailli için daha çok masum Filistinli ile birlikte Suriye ve Lübnanlıyı öldürecektir. Sonunda ABD’nin fiili desteğini de alan İsrail'in silah gücü her zaman olduğu gibi zayıf Arapları susturacaktır. Bölgede silah zoru ile yeniden geçici bir sessizlik olacak, dökülen oluk gibi kanların arkasından geçici bir barış meydana gelecek sonra yeniden kanlar eskisinden daha çok olarak akmaya başlayacaktır.

Bölgede kan, gözyaşı, kaos ve kargaşa ABD ve İsrail yönetiminin veya dünyayı yöneten karanlık güçlerin işine gelebilir. Onlar daha çok silah satabilmek ve enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bu bölgeyi kontrol etmek için terörizmi alet olarak kullanabilirler. Fakat şurası bir gerçek ki, İsrail halkı da tam 50 yıldır güvensiz ve huzursuz bir durumdadır. Ölümün ne zaman ve nereden geleceğini de bilememektedir. Bu korku ile bir ömür geçirmek kolay değildir. Aynisi karşı taraf içinde varittir. Bu korkunç platform insan psikolojisinin karşılıklı çöküşünü hızlandırmaktadır.

ABD yönetimi Ortadoğu’da huzur ve güven ortamı istemez. Çünkü o zaman ABD milli menfaatleri için mutlaka kontrol altında bulundurulması için çok lüzumlu olan bu bölgeye ABD’nin gelmesi için gerekçe kalmaz. İşte bunun için Ortadoğu’da huzur ve istikrar ortamı ABD'nin bölgeye gelmesine ve bölgedeki çıkarlarını kontrol edebilmesine en büyük engeldir. Bunun için en güzel çareyi, tamamının Müslümanlarla meskun olduğu bölgeyi huzur adası şeklinde idare eden otoritelerin ortadan kaldırılmasında bulmuştur.

İşte bu yüzden son derece insancıl (!) yaklaşımlarla kutsal kitaplarda vaat edildiği iddiası ile sapsağlam vücuda bütün bünyeyi etkileyecek mikrop salınmıştır. Yani bölge halkının toprakları ellerinden alınarak sınırları belli olmayan İsrail Devleti kurulmuştur. Hastalanan bünyeyi tedavi edecek doktorda her zaman ABD olmuştur. Bunun böyle devam edeceği de açıkça görülmektedir. Bu bakımdan bölgeye uzun bir süre barış ve sükunetin gelmesini beklemek sadece saflık ve hayalperestliktir.

Bugün İsrail'de 130 ayrı ülkeden, yani 130 ayrı kültürden sadece Musevi dinine inandıkları için göç eden insanlar yaşamaktadır. Dünyanın şeriat ile idare edilen tek dinci ve ırkçı yönetimi İsrail'dir. Hatta Afganistan'daki Taliban' dan daha aşırı bir din devleti her şeyin tek hakimidir. Bu yönetimin başka dinlere bağımsızlık tanıması ve bir arada yaşaması da şimdilik mümkün görülmemektedir.

Bölgede barış ve huzur umutları ABD'lerine dur diyebilecek ve bölgedeki ABD ve AB menfaatlerine set çekebilecek bir dünya gücü meydana gelene kadar, yani bölgede güç dengesi tesis edilene kadar askıya alınacaktır. Kanaatime göre 25 yıldan önce bu denge tesis edilemez. Bu durumda Suriye Yönetimi kendisine yaptırım uygulamalarına boyun eğmeye mecburdur. Fakat Suriye halkının bunu kabul edeceğini düşünmek yanlıştır.

Elli yıldır sadece İsrail ile askerleri ile savaşan Arap ülkeleri bu defa karşılarında İsrail ile birlikte ABD askerlerini de göreceklerdir. Şimdi şu sorular akla takılabilir. Arap ülkeleri İsrail’e karşı neden bir şey yapamıyor? Bunların toplam gücü İsrail'in onlarca katı değil mi? Bunlar bir araya gelip asırlarca huzur içinde yaşadıkları ata topraklarından İsrail'i atamazlar mı ? Bu soruların cevapları hep düşünülmüş ve uygulanmıştır. Ama sonuçlar hep Arap ülkelerinin aleyhine tecelli etmiştir.

Araplar defalarca işgale uğrayan topraklarından İsrail’i atmak üzere bir araya geldiler ve defalarca saldırdılar. Fakat her saldırı sonunda daha fazla toprak kaybettiler. Zaten şu anda tamamen ABD güdümüne giren Petrol zengini kral ve şeyhlerin yönetimindeki Arap dünyasının Irak’ta ABD işgal ordularının bulunduğu bir dönemde böyle bir teşkilatlanma içine girmesi ve müşterek bir cephe oluşturarak hareket etmeleri de yakın vadede mümkün görülmemektedir.

Son derece demode ve bakımsız SSCB silah sistemlerine sahip Suriye Silahlı Kuvvetlerinin ABD karşısında teslim olmaktan başka seçeneği yoktur. Fakat bu teslimiyet halkın teslim olması demek değildir. Suriye halkının da aynen Irak’ta olduğu gibi direneceğine kesin gözü ile bakabiliriz. Bu ise yakın gelecekte bölgede barışın değil, savaşın ve istikrarsızlığın hakim olacağını gösterir. Bundan en fazla etkilenecek durumda olan ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir. Ekonomisini güçlendirmek zorunda olan Türkiye’nin bölgede savaşa değil, kesin barışa ihtiyacı vardır.

Peki bu bölgede çözüm olmayacak mı, barış gelmeyecek mi ? Bana göre bölgeye çözüm ve barış gelmesi şimdilik zor. Çözüm bölge ülkelerinin birliğinden ve bölgesel güç olarak bir çatı altında asgari mutabakat ile toplanmalarından geçmektedir. Osmanlı bunu yapmıştır. İsrail yöneticilerinin ağzından ister istemez dökülen "Osmanlı'nın bir manga ile sağladığı istikrarı, biz bir ordu ile sağlayamıyoruz" şeklindeki acı yakınması, belki de sorunun çözümü için yol gösterici bir ışık olacaktır. Bu sözü biraz açalım.

İsrail’in işgal ettiği topraklar Filistinlilerindir. Filistinliler; Yahudi’dir, Müslüman’dır, Hıristiyan’dır. Bunlar, dini inançları farklı bile olsa, ayni ortak ve yakın kültüre sahip birbirleri ile kaynaşarak binlerce yıl bir arada yaşayabilmiş olan halktır. Aralarındaki ayrılık sunidir. Bu halklar bir büyük üst yönetim (otorite) altında binlerce yıl bir arada barış ve güven ortamı içinde yaşayabileceklerini ispat etmişlerdir. O halde yine yaşayabilirler.

Bu ise halklar ve halkları temsil eden liderler arasında çok büyük bir uzlaşma ve diyalogu gerektirmektedir. Bu büyük uzlaşmanın gerçekleşme yeri; ABD, İngiltere, Berlin ,Moskova veya Paris değildir. Bu merkezler bu bölgeye daima kan, şiddet ve gözyaşı getirmişlerdir.

Bu çok doğal bir gelişmedir. Çünkü bu ülkelerin çıkarlarına huzur ve güven dolu Ortadoğu görüntüsü set çekmektedir. Onların daima bölgeye müdahale edip kontrol edebilmeleri, bölgedeki çatışma ve anarşik durumunun devamlılığına bağlıdır. Bunun için her türlü barış kıvılcımı bu insanlık havarisi merkezlerin saldırısı ile anında söndürülür. Kaos ve anarşi ateşleri benzin dökülerek arttırılır. Bunu tarih ilmine biraz ilgi duyanlar kolaylıkla görüp anlayabilirler. Tarihçi olmayanlar ise son yüzyılın tozlu arşivlerini inceleyerek bu sonuca ulaşabilirler. En son ABD’nin Suriye’ye yaptırımlar uygulamak için çıkardığı tek taraflı yasada bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bugün bölgede oluşan dünya dengelerine göre fiziki olarak İsrail'i durdurabilecek tek güç ABD olarak gösterilmektedir. Bunun bilincinde olan AB ülkeleri de mevcut çatışma ortamı kendi menfaâtlerine uyduğundan sessiz kalarak yapılan katliamları sadece seyrediyorlardı. Fakat şimdi durum değişmiştir. AB’nin ABD’nin Irak’ı işgalini müteakip bölgeye yerleşmesini, kendi çıkarlarına uygun görmeyen AB’nin Ortadoğu ülkelerinden yana tavır alması ABD’ni hemen İsrail ile birlikte cepheleşmeye sevk etmiştir.

ABD’lerinin öncelikle Suriye’ye yönelik istekleri ve buna uygun davranışları Coğrafya ve Jeopolitik ilminin doğal bir neticesidir. Bu büyüklükte bir devletin başka bir alternatifi de yoktur.

İşte şimdi bu ortamda sahip olduğu potansiyel güç kaynakları ile bölgesinde en etkin devlet olma özelliğini bütün olumsuz ekonomik koşullara rağmen sürdüren Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir. Burnumuzun dibinde 50 yıldır birbiri ile çatışan, bizim eski tebaamız olan ve bizim gücümüzü çok iyi tanıyan milletler vardır. Biz bu milletleri asırlarca kendi aralarında hiç bir çatışma olmadan yönettik, refah ve huzurlarını sağladık . Tarihte bunu başarı ile yapmamıza rağmen, neden günümüzde ve yakın geçmişte bu milletler arasında bizi doğrudan ilgilendiren bir barış sürecinin başlatılmasında hiç bir katkımız olmadı. Veya olamadı.

Amerika; okyanus ötesinden buradaki üç kuruşluk milli menfaâti için geliyor. Bu menfaatini elde etmek çaba harcıyor. Uğraşıyor, didiniyor. Savaş yapıyor. Kayıplar veriyor. Bizim bu konuda iki dost ve kardeş millete arabuluculuk yapabileceğimiz aklımıza dahi gelmiyor. Sadece olayları seyretmekle yetiniyoruz.

ORTADOĞU - BALKANLAR - KAFKASLAR gibi sorunlar yumağı bir bölgede yer alan Türkiye; bölgede barış , huzur, güvenlik ile ülkelerarası koordinasyon ve birlikteliği temin edecek tek devlettir. Bunu en iyi şekilde yerine getirecek potansiyel güce ve bilgi birikimine sahiptir. Ankara; bölgedeki güç dengeleri ile tutarlı ve tarafsız bir politika uygulayarak barışı sağlayabilecek, uzlaşmayı gerçekleştirecek tek güçtür. Bu bölgedeki istikrar ve huzur ortamı en çok Türkiye'nin menfaatinedir.

ANKARA; kendisinden beklenen bölgesel güç özelliğini kullanarak daha fazla kan dökülmeden derhal devreye girmeli ve bölge politikalarını kendisi yönlendirmelidir. Çünkü güney sınırlarımız ötesinde devam edecek olan sıcak çatışmalar bölgede en fazla yine Türkiye'yi etkileyecektir. Oysa Türkiye'nin bugün hem kendi içinde ve hem de çevresinde istikrar ve huzura ihtiyacı vardır. Bunun için hiç kimseden fikir ve icazet almaya ihtiyacı da yoktur. Yönetimin yeterli devlet tecrübesi, istediklerini yapabilecek potansiyel gücü ve arkasında çok büyük bir halk desteği vardır. Yönetim kademelerimizin artık kendi güçlerini görme ve kendi başlarına bölgeyi yönlendireceklerini anlamaları gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak Suriye-ABD ihtilafında biz devreye girmediğimiz takdirde şu anda dökülen ve daha da döküleceği kesin olarak belli olan kanları seyretmekten başka yapılacak fazla bir şey olmadığını değerlendiriyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
23 Aralık 2003 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale