19 EKİM 2017 ÇARŞAMBA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






İsrail uçaklarının Şam saldırısı ve muhtemel sonuçları
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 10 Ekim 2003 Cuma 

"Barış, milletleri refah ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur. Fakat bu kavram bir defa ele geçirilince daimi bir dikkat ve itina ve her milletin ayrı ayrı hazırlığını ister."
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1938)

Birbiri ardına intihar saldırılarına hedef olan İsrail bu saldırıları her zaman olduğu gibi diyalog ve uzlaşı ile değil silahlı kuvvetleri ile misilleme yaparak karşılık verince şiddet azalmıyor. Bilakis tırmanıyor. İntihar saldırılarında ölen ve yaralananların sayısı İsrail’in misillemelerinin şiddetini belirliyor. Bu defa da İsrail karşı saldırılarında dozu fazla kaçırdı. Komşusu Suriye’nin Başkenti Şam yakınlarındaki Filistin mültecilerinin yaşadığı bir bölgeyi savaş uçaklarını kullanarak bombaladı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye'nin çağrısıyla İsrail'in Şam yakınlarında bir kampa düzenlediği saldırıyı ele almak üzere acil toplantı yaptı. Suriye, İsrail'i kınayan ve uluslararası hukuku çiğnediğini belirten bir karar tasarısını gündeme getirdi ve tasarının hemen oylanmasını istedi. Ancak , konseyin başkanlığını yürüten ABD temsilcisi John Negroponte, "ABD, Suriye'nin, terörle savaşta yanlış safta yer aldığına inanıyor" diyerek, ülkesinin Suriye'nin tasarısına karşı olduğunu belirtti. İngiliz temsilcisi Jön Perry ise, 19 kişinin ölümüne yol açan intihar saldırısını kınamakla yetindi. Diğer konuşmacılar ise, iki tarafı da itidalli davranmaya, tırmanmaya son vermeye ve bölgeyi istikrarsızlığa sürüklememeye çağırdılar. İsrail'in BM Daimi Temsilcisi Dan Gillerman ise "İsrail saldırısının savunma amaçlı olduğunu" öne sürdü.

Saldırıların durmasını isteyen yalnız Arap Birliği Örgütü yanında özellikle Avrupa'dan ve tüm dünyadan da İsrail’e tepkiler geliyor. Ama sonuç yok.

Irak’ta bulunan 150.000 kişilik ABD ordusunun desteğini de arkasına alan İsrail’i bundan sonra bölgede tutmak çok zor. Kan kanı doğuracak. Bu açıkça görülüyor.

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletlerin kontrol ve denetiminde tahminen 450.000 kadar Filistinli bugün Suriye topraklarında mülteci olarak yaşamaktadır. Bunların isim ve adresleri BM Mülteciler örgütlerince bilinmektedir. Çünkü bunlara periyodik ayni ve gıda yardımı BM tarafından iletilmektedir. İşte hava saldırıları bu mültecilerin yaşadığı bölgeye yapılmıştır. Yine bilindiği gibi ABD’nin Irak’ı işgalini müteakip Suriye’yi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel’in ısrarlı tutumu karşısında Suriye ülkesinde bulunan bütün terör eğitim merkezlerini kapatmıştır. Çünkü tamamen Sovyet menşeli silah ve teçhizatla donanmış Suriye Silahlı Kuvvetleri son on yıldır yedek parça noksanlığı ve gerekli yenileştirmenin yapılamaması yüzünden artık tek başına İsrail ile baş edecek durumda değildir. Ayrıca İsrail, doğudan Irak üzerinden Suriye’yi kuşatan ABD ordusuna da güvenerek bu ülkeye pervazsızca saldırabilmektedir.

Bölgede durum çok ciddidir. İsrail ve ABD’ye karşı gerek Filistin ve gerekse Irak’taki uygulamalardan dolayı oluşan nefret dalgası Arap ülkelerinde giderek artmakta, Arap milliyetçiliği her geçen gün taraftar kazanmaktadır. Yakın bir gelecekte huzur ve güven ortamının daha da bozulacağını söylemek yanlış olmaz.

Bu şekildeki karşılıklı ihtilâflarda arabulucu ve çözüm üretici konumunda bulunan Birleşmiş Milletler Teşkilatı da artık tarihi işlevini bitirmiş ve meydan boş kalmıştır. Dünyada hakim olan yeni düzende güçsüzün güçlüyü her zaman dövmeye, güçsüzlerinde dayak yemeğe hazır olmaları gerektiğini, dünyayı gerçek bir kaos ortamının beklediğini kesin olarak söyleyebiliriz.

Nitekim Suriye’nin BM Güvenlik Konseyine götürdüğü haklı isteği dünya devi ABD’nin vetosunu yiyerek sonuca ulaşmamıştır. Birleşmiş Milletler Organizasyonu bugünkü yapısı ile tarihi ömrünü tamamlamıştır. Süratle kendini lağvederek yeni bir yapılanma içine girilmediği, ve bu yeni yapılanmada dünya güç dengelerini oluşturan Türkiye gibi ülkelere de aktif rol verilmediği takdirde BM’ in bu hali ile görev yapmasının gereği ve lüzumu yoktur.

Bundan sonra neler olabileceğini düşünelim. ABD’nin ve İsrail’in terörizmi önlüyorum bahaneleri ile kendilerince doğru kabul ettikleri cezalandırma yöntemlerini Afganistan ve Irak uygulamalarında görerek sıranın kendilerine gelebileceğini varsayan BM güvenlik şemsiyesi altına sığınmış bulunan küçük dünya devletleri kendi otomatik savunma sistemlerini harekete geçirecektir. Bu ülkelerin dev ABD’ne karşı kullanabilecekleri tek ve etkili silah sistemi vardır. Buda insan orijinli terörizmdir. Sonunda Uluslararası Terörizm, önleneceği yerde bütün dünyayı kaplayan ve yakan bir ateş haline gelecektir. Nitekim Irak’a saldırının ardından terörizmin bütün dünyaya yayıldığı görülmüştür.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Uluslararası terörizmin önlenmesi konusunda yaptığı Stratejik hata ve öngörüsüzlük ile kendi sonunu hazırlarken, dünyanın da sonunu belirsiz bir karanlığa sürüklemiştir. Oysa Birleşmiş Milletler insanlığın karşılaştığı bütün sorunları çözmek için oluşturulmuş küresel çabaların merkezidir.

Birleşmiş Milletler devletler arası bir örgüt olarak uluslararası dostluk ilişkilerini genişletmek; ekonomik, toplumsal, kültürel alanlarda uluslararası işbirliği sağlamak ve üyelerin dış siyasetlerini yumuşatan bir odak noktası oluşturmak amaçlarıyla kurulmuştur. Fakat bu işlevini bugün yerine getirmekte zorlandığı açıkça bellidir.

Bugün Birleşmiş Milletler yapılacak bir değişiklik ile bu teşkilat bünyesinde Uluslararası Terörü durdurabilecek ve bununla mücadelenin yollarını barışçı metotlarla belirleyecek yeni bir yapılanma oluşturulabilir. Kanın karşılığı kanla alındığında doğuracağı sonuçların bütün insanlık alemini karanlığa ve çıkmaza, dünya insanlığını içinden çıkılamayacak bir kaosa sürükleyeceği açıktır. Terörizme karşı ayniyle yapılacak misilleme ile yani ayni silahla cevap vererek değil, diyalog içinde diğer ülkelerle işbirliği yaparak çare bulunmalıdır. Yani uluslararası organizasyon bu alanda ihtiyaç değil kesin zorunluluktur.

Bu maksatla yeniden yapılanması zorunlu olan BM’ içinde büyük- küçük ayırımı yapmadan bütün ülkeler Birleşmiş Milletlerin kontrol ve koordinatörlüğünde bir araya gelip ULUSLARARASI TERÖRİZM konusu masaya yatırılmalıdır. Devletler arasında dünyanın neresinde olursa olsun meydana gelecek terör eylemlerine karşı işbirliği Birleşmiş Milletlerin çatısı altında yapılmalıdır. Tek çözüm budur.

Şimdi tekrar bölgeye dönelim ve Filistin - İsrail - Suriye denklemindeki olayların gidebileceği boyutlar ile bölgenin en güçlü ülkesi durumundaki Türkiye’nin neler yapabileceği üzerinde beyin fırtınası yapalım.

İsrail saldırılarının Arap İntihar komandolarını durdurması mümkün değildir. En son beline sardığı bomba ile lokantada 19 kişi ile birlikte ölen intihar eylemcisinin kimliği bundan sonra olabilecekler hakkında çok iyi ipuçları vermektedir. 28 yaşında, aklı başında ve avukat olan intihar komandosu kadın son derece bilinçli ve şuurlu olduğunu televizyonlarda açıklamıştır. Gururlu ve vakur duruşu ile halkının sevgisini kazanan örnek bir savaşçı görüntüsü veren bu eylemci daha pek çok intihar eyleminin yakın olduğunun gerçek habercisidir.

Görünen köy kılavuz istemez. Kısa vadede daha çok Filistinli intihar komandosu kendisini feda edecektir. Daha çok masum İsrailli çoluk-çocuk ölecektir. İsrail, ölen her İsrailli için daha çok masum Filistinliyi öldürecektir. Sonunda İsrail'in silah gücü her zaman olduğu gibi zayıf Arapları susturacaktır. Bölgede silah zoru ile yeniden geçici bir sessizlik olacak,dökülen oluk gibi kanların arkasından geçici bir barış meydana gelecek sonra yeniden kanlar eskisinden daha çok olarak akmaya başlayacaktır.

Bölgede kan, gözyaşı, kaos ve kargaşa ABD ve İsrail yönetiminin veya dünyayı yöneten karanlık güçlerin işine gelebilir. Onlar daha çok silah satabilmek ve enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bu bölgeyi kontrol etmek için terörizmi alet olarak kullanabilirler. Fakat şurası bir gerçek ki, İsrail halkı tam 50 yıldır güvensiz ve huzursuz bir durumdadır. Ölümün ne zaman ve nereden geleceğini de bilememektedir Bu korku ile bir ömür geçirmek kolay değildir. Aynisi karşı taraf içinde varittir. Bu korkunç platform insan psikolojisinin karşılıklı çöküşünü hızlandırmaktadır.

Ortadoğu’da devamlı huzur ve istikrar ortamı ABD'nin bölgeye gelmesine ve bölgedeki çıkarlarını kontrol edebilmesine en büyük engeldir. Bunun için en güzel çareyi, tamamının Müslümanlarla meskun olduğu bölgeyi huzur adası şeklinde idare eden otoritelerin ortadan kaldırılmasında bulmuştur.
 İşte bu yüzden son derece insancıl (!) yaklaşımlarla kutsal kitaplarda vaat edildiği iddiası ile sapsağlam vücuda bütün bünyeyi etkileyecek mikrop salınmıştır. Yani bölge halkının toprakları ellerinden alınarak sınırları belli olmayan İsrail Devleti kurulmuştur. Hastalanan bünyeyi tedavi edecek doktorda her zaman ABD. olmuştur. Bunun böyle devam edeceği de açıkça görülmektedir. Bu bakımdan bölgeye uzun bir süre barış ve sükunetin gelmesini beklemek sadece saflık ve hayalperestliktir.

Bugün İsrail'de 130 ayrı ülkeden, yani 130 ayrı kültürden sadece Musevi dinine inandıkları için göç eden insanlar yaşamaktadır. Dünyanın şeriat ile idare edilen tek dinci ve ırkçı yönetimi İsrail'dir. Hatta Afganistan'daki Taliban' dan daha aşırı bir din devleti her şeyin tek hakimidir. Bu yönetimin başka dinlere bağımsızlık tanıması ve bir arada yaşaması da şimdilik mümkün görülmemektedir.

Bölgede barış ve huzur umutları ABD'lerine dur diyebilecek ve bölgedeki ABD ve AB menfaatlerine set çekebilecek bir dünya gücü meydana gelene kadar, yani bölgede güç dengesi tesis edilene kadar askıya alınacaktır. Bu ise kanaatime göre en az 25 yıldan önce olamayacaktır.

Şimdi şu sorular akla takılabilir. Arap ülkeleri İsrail’e karşı neden bir şey yapmıyor? Bunların toplam gücü İsrail'in onlarca katı değil mi? Bunlar bir araya gelip asırlarca huzur içinde yaşadıkları ata topraklarından İsrail'i atamazlar mı? Bunlar hep düşünülmüş. Ama sonuçlar hep Arap ülkelerinin aleyhine tecelli etmiştir.

Araplar defalarca işgale uğrayan topraklarından İsrail’i atmak üzere bir araya geldiler ve defalarca saldırdılar. Fakat her saldırı sonunda daha fazla toprak kaybettiler. Zaten şu anda tamamen ABD güdümüne giren Petrol zengini kral ve şeyhlerin yönetimindeki Arap dünyasının Irak’ta ABD işgal ordularının bulunduğu bir dönemde böyle bir teşkilatlanma içine girmesi ve müşterek bir cephe oluşturarak hareket etmeleri de yakın vadede mümkün görülmemektedir.

Peki bu bölgede çözüm olmayacak mı? Tabii ki hayır. Çözüm bölge ülkelerinin birliğinden ve bölgesel güç olarak bir çatı altında asgari mutabakat ile toplanmalarından geçmektedir. Osmanlı bunu yapmıştır. İsrail yöneticilerinin ağzından ister istemez dökülen" Osmanlı'nın bir manga ile sağladığı istikrarı biz bir ordu ile sağlayamıyoruz" şeklindeki acı yakınması, belki de sorunun çözümü için yol gösterici bir ışık olacaktır. Bu sözü biraz açalım.

Bu topraklar Filistinlilerindir. Filistinliler; Yahudi’dir, Müslüman’dır, Hıristiyan’dır. Bunlar dini inançları farklı bile olsa, ayni ortak ve yakın kültüre sahip birbirleri ile kaynaşarak binlerce yıl bir arada yaşayabilmiş olan halktır. Aralarındaki ayrılık sunidir. Bu halklar bir büyük üst yönetim (otorite) altında binlerce yıl bir arada barış içinde yaşayabileceklerini ispat etmişlerdir. O halde yine yaşayabilirler. Bu ise halklar ve halkları temsil eden liderler arasında çok büyük bir uzlaşma ve diyalogu gerektirmektedir.

Bu büyük uzlaşmanın gerçekleşme yeri; ABD, İngiltere, Berlin ,Moskova veya Paris değildir. Bu merkezler bu bölgeye daima kan, şiddet ve gözyaşı getirmişlerdir. Bu çok doğal bir gelişmedir. Çünkü bu ülkelerin çıkarlarına huzur ve güven dolu Ortadoğu görüntüsü set çekmektedir. Onların daima bölgeye müdahale edip kontrol edebilmeleri, bölgedeki çatışma ve anarşik durumunun devamlılığına bağlıdır. Bunun için her türlü barış kıvılcımı bu insanlık havarisi merkezlerin saldırısı ile anında söndürülür. Kaos ve anarşi ateşleri benzin dökülerek arttırılır. Bunu tarih ilmine biraz ilgi duyanlar kolaylıkla görüp anlayabilirler. Tarihçi olmayanlar ise son yüzyılın tozlu arşivlerini inceleyerek bu sonuca ulaşabilirler.

Bugün bölgede oluşan dünya dengelerine göre fiziki olarak İsrail'i durdurabilecek tek güç ABD olarak gösterilmektedir. Bunun bilincinde olan AB ülkeleri mevcut çatışma ortamı kendi menfaâtlerine uyduğundan sessiz kalarak yapılan katliamları sadece seyrederler.

Burada bir önemli gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor. İsrail’e DUR diyebilecek ABD Başkanının yeniden seçilebilmesi bir yana bu görevde daha fazla kalması mümkün değildir. Onun için ABD’de devreye kesinlikle girmez. Sadece basit kınama mesajları ile olayları geçiştirir ve İsrail'i desteklemeye devam eder.

Peki ABD bunu niye yapar?

* Çünkü dünya hakimi olmak için petrolü üzerinde bulunduran ve bu petrolün pazarlaması için çok kritik deniz geçitlerini üzerinde bulunduran stratejik önemi haiz kritik Ortadoğu bölgesinde ABD huzur ve istikrar istemez . Huzur ve istikrar bölge devletlerinin güçlenmesi, bölge halkının refahının artması demektir. Bu işlerine gelmez.

* Çünkü ABD emperyalist bir ülkedir. Dünya İmparatorluğunu kurmak üzeredir ve bu bölgede hiç bir zaman vazgeçemeyeceği büyük çıkarları vardır.

* Çünkü ABD Petrolün sürekli çıkartılması ve dağıtımının kendi kontrolü altında bulunmasını ister.

* Çünkü ABD Bölge halkının birbiri ile devamlı çıkar çatışması içinde olmasını ister. 1920' lerde İngiltere'nin bölge halkları arasında yarattığı suni nifak tohumlarının daima yeşermesini ister.

* Çünkü ABD Bölge halklarının demokrasi ile değil daima teokratik idare ile yönetilmesini destekler. Ve ABD bu politikası ile hem petrolün çıkışını ve hem de dağıtımını daha kolay kontrolü altında tutar.

ABD’lerinin bu istekleri ve davranışları Coğrafya ve Jeopolitik ilminin doğal bir neticesidir. Bu büyüklükte bir devletin başka bir alternatifi de yoktur.

İşte bu ortamda sahip olduğu potansiyel güç kaynakları ile bölgesinde en etkin devlet olma özelliğini bütün olumsuz ekonomik koşullara rağmen sürdüren Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir.

Burnumuzun dibinde 50 yıldır birbiri ile çatışan, bizim eski tebaamız olan ve bizim gücümüzü çok iyi tanıyan milletler vardır. Biz bu milletleri asırlarca kendi aralarında hiç bir çatışma olmadan yönettik, refah ve huzurlarını sağladık . Tarihte bunu başarı ile yapmamıza rağmen, neden günümüzde ve yakın geçmişte bu milletler arasında bizi doğrudan ilgilendiren bir barış sürecinin başlatılmasında hiç bir katkımız olmadı. Veya olamadı.

Amerika; okyanus ötesinden buradaki üç kuruşluk milli menfaâti için geliyor. Bu menfaatini elde etmek çaba harcıyor. Uğraşıyor, didiniyor. Savaş yapıyor. Kayıplar veriyor. Bizim bu konuda iki dost ve kardeş millete arabuluculuk yapabileceğimiz aklımıza dahi gelmiyor.

ORTADOĞU-BALKANLAR-KAFKASLAR gibi sorunlar yumağı bir bölgede yer alan Türkiye; bölgede barış , huzur, güvenlik ile ülkelerarası koordinasyon ve birlikteliği temin edecek tek devlettir. Bunu en iyi şekilde yerine getirecek potansiyele güce ve bilgi birikimine sahiptir. Yeter ki sınırların dışını görebilecek ve kendi kararını kendisi verebilecek kadar öngörüye sahip yöneticilere sahip olalım.

Gönlüm artık bölgemize ait ve bizi doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünde ABD, BM, AB gibi ülke ve kuruluşların değil ; TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’ nin etkin rol almasını istiyor. Yeterli gücümüz ve etkimizin var olduğuna da inanıyorum. Ve Ortadoğu'daki bütün olayların çözüm yerinin ANKARA olduğunu haykırıyorum.

Ankara; bölgedeki güç dengeleri ile tutarlı ve tarafsız bir politika uygulayarak barışı sağlayabilecek, uzlaşmayı gerçekleştirecek tek güçtür. Bu bölgedeki istikrar ve huzur ortamı en çok Türkiye'nin menfaatinedir.

ANKARA; kendisinden beklenen bölgesel güç özelliğini kullanarak daha fazla kan dökülmeden derhal devreye girmeli ve bölge politikalarını kendisi yönlendirmelidir.

Güneyimizde sıcak olarak devam edecek olan çatışmalar bölgede en fazla yine Türkiye'yi etkileyecektir. Oysa Türkiye'nin bugün hem kendi içinde ve hem de çevresinde istikrar ve huzura ihtiyacı vardır. Bunun için hiç kimseden fikir ve icazet almaya ihtiyacı da yoktur. Yönetimin yeterli devlet tecrübesi,istediklerini yapabilecek potansiyel gücü ve arkasında çok büyük bir halk desteği vardır. Yönetim kademelerimizin artık kendi güçlerini görme ve kendi başlarına bölgeyi yönlendireceklerini anlamaları gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak biz devreye girmediğimiz takdirde şu anda dökülen ve daha da döküleceği kesin olarak belli olan kanları seyretmekten başka yapılacak fazla bir şey olmadığını değerlendiriyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Ekim 2003 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale