20 AĞUSTOS 2017 PAZAR

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Bilim adamı - siyasetçi kavgası Cumhuriyet Türkiyesi'ne yakışmıyor
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 28 Eylül 2003 Pazar 

"Dünyada her şey için, maddiyat için,maneviyat için,hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir,fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır."
(Gazi Mustafa Kemâl Atatürk - 1924)

Hükümet'in başbakanı ve bakanları ile YÖK ve rektörler fena halde kapıştılar. Taraflardan biri Türkiye’nin yönetimini üstlenen en üst düzey seçilmiş kadrolar diğeri ise bu seçilmişlerin atadığı Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek Bilim Adamlarımız. Her iki taraf da birbirini ağır bir dille suçluyor. Hem de bu suçlamayı basın önünde yaparak işlediği suçu arttırıyor. Sonunda bu sokak kavgasını andıran hoş olmayan görüntüden insanlarımız için hiçbir yarar elde edilemediği gibi yıpranan hem bugünün teminatı başbakanlık makamı ve hem de geleceğimizin teminatı üniversitelerimiz oluyor.

Başbakan, rektörleri adeta edepsizlikle suçluyor. Edep’e davet ediyor. Aslında bazı rektörlerin ve YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün yaptığı konuşmaların da savunulacak bir yanı yoktur. Ama, birkaç kişinin abartılı bir konuşmasını alıp tüm rektörleri ve rektörlerin şahsında üniversiteleri suçlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Medreseler ve Darülfünundan üniversiteleşmesi kolay olmadı. Uzun yıllar Cumhuriyetimiz bir üniversite ile ülke sorunlarını kucaklayacak aydın nesilleri yetiştirmeye çalıştı. Evlatlarımız yıllarca Anadolu’nun her tarafından okumak için üç büyük kente gelmek zorunda kaldılar. 12 EYLÜL 1980 hareketinden sonra üniversite sayısının 19’ a çıkartılarak bütün yurt sathına yayılması ile ; her gelişmenin karşısında olan muhalif beyinler ile cahil kafaların yaygaraları ile yer yerinden oynadı.

Sözde aydın geçinen bir takım gafiller bir yerlerden emir almışçasına haykırdılar. "Üniversitelerimiz katlediliyor. Türkiye’ye bu kadar üniversite çoktur. Buralara hocayı nereden bulacaksınız?. Kim gider Kars’a, Van'a, Malatya'ya? Bu memlekete yazık olacaktır. Göreceksiniz bunlar kağıt üzerinde kalacaktır."

Oysa o günlerde Üniversitelerin bugünkünden çok daha önemli sorunları vardı. Ama Üniversitelerimiz özerkti. Yani kendi kendisinin dışında karışanı ve denetleyeni yoktu. Bilimsel özerklik adına kullanılan genişletilmiş hürriyetler üniversiteleri değil bilim yapmak; anarşi ve terörün kucağına iterek adeta eğitim ve öğretimin katledildiği, anarşi ve terörün örgütlendiği merkezler haline dönüşmesine yol açmıştı.

Açılacak fakültelere ve alınacak öğrenci sayısına üniversiteler kendileri karar verirlerdi. Ülkenin ihtiyaçları, bölgenin ihtiyaçları hiç dikkate alınmazdı. Çünkü böyle bir sorumlulukları yoktu . Zaten kendisinden böyle bir işlevde beklenmiyordu. Devlet elindeki bilim adamları hakkında yeterli bilgiye de sahip değildi. Yani bilim adamlarımızın ve bilim adamı ihtiyacımızın yeterli envanteri yoktu. Devleti yönetecek eğitimli insanlarımızı yetiştirecek üniversitelerimiz arasında sağlıklı bir bağ ve koordinasyon da mevcut değildi. Üniversitelerimizin bölge ve yöre sorunlarına katkıda bulunmaları mecburiyetleri de yoktu.

Bunların yanında, büyük şehirlerde kümelenmiş üniversitelerimiz bünyesinde çöreklenmiş pek çok sayın profesörümüz ele geçirdikleri bu mevzileri terk etmemek için her çareye başvuruyorlardı.

İşte bu ancak birkaçını sayabildiğim aksaklığı önlemek, devlet ve üniversite bağını sağlamak, ülke ve yöre sorunlarına çözüm üretecek bilim yuvaları oluşturmak, bu bilim yuvalarını ülkemizin her yanına yayarak vatandaşlarımız arasında fırsat eşitliği sağlamak, ülke ihtiyaçlarına göre ihtiyaç duyulan yer ve miktarda öğrenci yetiştirmek, genç bilim adamlarımızın yükselmelerini engelleyen faktörleri ortadan kaldırmak ve nihayet yüksek öğretimde, koordinasyonu ve sistemli bir çalışmayı egemen kılmak maksadıyla anayasal bir kurum olarak bugün her tarafı ile eleştirilen YÜKSEKÖĞRETİM KURULU meydana geldi.

Sonunda üniversiteler bütün yurt sathına yayılarak sayıları 80'e ulaştı. Öğrenci ve öğretim üyesi sayıları da birkaç kat fazlasına erişti. Üniversitelerimiz kuruldukları şehirlerin kültürel ve ekonomik hayatına çok önemli katkılarda bulundular ve adeta şehirlere bir canlılık ve hayat getirdiler. Yörelerin kültür değişimlerini hızlandırdılar. YÖK ile birlikte DEVLET-ÜNİVERSİTE İşbirliği en üst düzeye çıktı . Bunlar ülkemiz için olumlu gelişmelerdir.

Her sosyal müessesede olduğu gibi kurumsallaşma aşamasında aksaklıkların meydana gelmesi doğaldır. Ayrıca, yüksek öğrenimde tam anlamıyla devrim sayılabilecek köklü ve radikal tedbirlerin YÖK tarafından istisnasız uygulanması ile bundan memnun olmayacak bir kitlenin mevcudiyeti de kaçınılmaz idi.

Bilindiği gibi yeni kurulan müesseselerde sistemleşme gerçekleşinceye kadar kurucular ve yöneticilerin konuya bakış açılarına ve karakterlerine göre bu müesseseler şekillenirler. Zamanla kurallar oturur ve yerleşir. Nitekim kurucu başkan Sayın İhsan DOĞRAMACI ve takiben Mehmet SAĞLAM dönemlerinde fazla eleştirilmeden bitaraf bir şekilde görevini yerine getiren YÖK; ikinci defa seçilen Sayın Kemal GÜRÜZ döneminde bu şahsın mevcut kuralları kendine göre yorumlaması nedeniyle, adeta kural tanımayan, devlet içinde devlet halini alan bir görünüme bürünmüştür. Yansız ve tarafsız olması gereken bilim dünyamızın bu temel kuruluşu; adeta bir imparatorluk gibi yönetilmeye başlanmıştır. Keyfi yaptırımlar ön planda görülür olmuştur.

Bütün partilerin ortak mücadele hedefi olarak kabul gören bu yüce kurum ve başkanı hakkında T.B.M.M. tarafından da yüzlerce sayfalık soruşturma raporları hazırlanmıştır. 9 uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gerek kamuoyunun, gerekse siyasilerin ve öğretim üyelerinin ısrarlı isteklerini dikkate almadan giderayak Sayın GÜRÜZ'ü ikinci kez YÖK başkanlığa atamıştır. Bu atama bardağı taşıran son damla olmuştur. Yeniden atama ile birlikte kendini bulunmaz ve yeri doldurulamaz olarak gören Kemâl GÜRÜZ bu tarihten itibaren birbiri peşi sıra birbirinden büyük hatalar yapmaya başlamış ve bu yüce kurumu kendisi ile birlikte yıpratmıştır. Devletin bütün kademeleri ile kavgalıdır. Sanırım Aralık ayında emekli olması ile birlikte YÖK'teki keyfi yönetim ve yaptırımlar bitecektir. Kanun ve talimatların hakimiyeti yeniden ön plana geçecektir.

Bu ülkede YÖK gibi çok önemli işlevleri bulunan bir müesseseyi vukuf ile yönetecek çok değerli bilim adamlarımız mevcuttur. Akıl, mantık, sağduyu, bilim ve kanun hakimiyeti ile iyi yönetilen bir YÖK ülke insanının yetişmesine ve devletin güçlenmesine büyük katkılar yapabilecektir.

Sonuç olarak; bu ülkenin hem siyasetçilere ve hem de bilim adamlarına ihtiyacı vardır. Sayın Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı en doğrusunu yapmışlar, kendilerine GAFİL ve CAHİL diyerek hakaret eden kişileri mahkemeye vererek hem kendilerini ve hem de makamlarını koruyacaklarını bildirmişlerdir. Doğru olan da budur.

Şimdi bir diğer doğruyu yapmanın zamanıdır. YÖK bu ülkeye lazımdır. Aksayan tarafları mutlaka vardır ve düzeltilmesi gerekir. Burada yapılması gereken bu aksayan hususlara yasal düzenlemeler getirecek makamlar ile bu düzenlemelerden doğrudan etkilenecek tarafların bir araya gelerek soruna ortak çözüm bulmalarıdır. Uzlaşı ve diyalogdan başka çareleri yoktur. Vatandaş tepede kavga değil, kendilerine daha iyi hizmet sunacak hoşgörü ortamı beklemektedir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
28 Eylül 2003 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale