26 Mayıs 2017 Cuma

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Başbakan Erdoğan İran'a mutlaka gitmelidir
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 18 Eylül 2003 Perşembe 

"Türkiye-İran münasebetlerinin tarihi gözden geçirilirse bu iki milletin dostluktan ayrıldıkları zamanlar en müşkül devreleri yaşadıkları görülür. Halbuki milletlerimizin tabii temayülleri ve yüksek menfaatleri icabı olan dostluk bağları kuvvetlendikçe her iki millet kuvvetli hale geldi ve refah buldu."
(Gazi Mustafa Kemal Atatürk - 1934)

Stratejik konumunun kazandırdığı değerler ile milli güç unsurlarının potansiyeli Türkiye’yi bölgedeki gelişmeleri her alanda etkileyebilecek kilit ülke yapmaktadır. Tarihi ve kültürel kazanımları bu gücünü arttırmaktadır. Türkiye birilerinden alacağı emir ve talimatlara göre değil, kendi milli çıkarlarını göz önüne alarak dış politikadaki milli hedeflerini belirlemeli ve buna göre kendi hazırlayacağı plan ve programlara uygun olarak hareket etmelidir. Bunu yapacak güce ve yetişmiş yeterli kadrolara sahiptir.

BİLDİRİYORUM köşesinin müdavimleri yukarıda özetlediğim fikir ve düşünceleri ısrarla dile getirdiğimi iyi biliyorlar. Bugün yine bu konudaki bir yanlış uygulamayı gündeme getirerek konuyu canlı tutmak istiyorum. Önce Milliyet Gazetesinin birinci sayfasında Başbakan Erdoğan için verdiği "İRAN’A GİTMEYİN" başlıklı haberini hatırlayalım.

“Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün olumsuz görüş bildirmesine rağmen İran'a resmi ziyarette ısrar eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ABD'den mesaj geldi. Beyaz Saray, yeni Ankara Büyükelçisi Eric Edelman aracılığıyla Erdoğan'a "Bu dönemde İran'a gitme. Tahran'dan önce Washington'a gel, İsrail'e git" telkininde bulundu. Irak'a asker gönderme kararı öncesi İran'a danışmalarda bulunmak isteyen Erdoğan, ağustosta gezi hazırlığı talimatı verdi, ancak ABD'nin baskısı ve Dışişleri Bakanlığı'nın uyarısı üzerine geziyi askıya aldı. Eylülde İran'a gitmek isteyen Erdoğan'a ilk uyarıyı da Gül yaptı.

Dışişleri Bakanlığı'nın "ABD, nükleer programı gerekçe göstererek Tahran'la gerginlik politikası izleyecek. Bu dönemde İran'a gitmek Türk - Amerikan ilişkilerini olumsuz etkileyebilir" değerlendirmesine rağmen, Erdoğan Tahran ısrarından vazgeçmedi.

Erdoğan'a ikinci uyarı da ABD'den geldi. "Şahinler" olarak bilinen Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e yakınlığıyla bilinen Edelman, tanışma ziyareti sırasında Erdoğan'a İran'a gitmemesi çağrısında bulundu. Edelman diplomatik bir dille, "Terörle mücadele kapsamında yakından izlediğimiz İran'la yan yana bulunmanızdan endişe duyarız. Yapacaksanız bile, böyle bir ziyareti, stratejik bağlarınız olan ABD ve İsrail'e gittikten sonra yapmanız daha iyi olmaz mı?" mesajını aktardı.

Ancak Erdoğan ABD'nin bu telkinlerine, "İran gezisinin PKK'yla mücadele açısından faydalı olacağı" yanıtı verdi. Erdoğan'a yakın bir dış politika uzmanı da, "Kandil Dağı'ndaki PKK'lıları ABD'liler aşağı indirecekse Tahran'a gitmeyelim. Ama hem PKK konusunda adım atmamak, hem de 'İran'a gitme' demek olmaz" dedi.

ABD'nin PKK / KADEK militanlarının Kuzey Irak'tan çıkarılmasını koordine etmek için görüşmelerde bulunmak üzere Ankara'ya gönderdiği üst düzey heyet de Erdoğan'ın mazeretini geçersiz kılınca, Tahran gezisinin iptal edildiği bilgisi kulislere yansıdı. Erdoğan'ın Tahran gezisini iptal etmesi ya da uzun süreli erteleme kararı alması durumunda, Beyaz Saray'a davetinin kısa sürede Ankara'ya ulaşabileceği kaydedildi.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan komşumuz İran ile ilgili düşüncesinde ve eyleminde haklıdır. İran’a mutlaka gitmelidir. Bin yıllık dostluk ve diyalogu pekiştirmelidir. Bölgenin iki güçlü ülkesi olan Türkiye ve İran’ı birbiri ile savaşa sokup bölgenin potansiyel gücünü düşürerek etkinliklerini arttırmak isteyen bölge dışı güçlerin oyununa gelinerek düşmanlarımız sevindirilmemelidir.

Bilindiği gibi ülkeler arasındaki ilişkilerde karşılıklı dostluk ve kardeşlik konusu genellikle ön planda tutulan bir kavramdır. Fakat esas olan karşılıklı menfaatlerin eşit olarak sağlanmasıdır. Çünkü devletler arası ikili ilişkilerde bu eşitlik önemli ve etkili bir unsurdur.

Komşumuz İran'la uzun süren savaşlardan sonra 1639 tarihinden itibaren çizilen sınırda hiç bir değişiklik yapılmadan ve oldukça huzurlu denilebilecek yüzyıllar dostça geçirilmiştir. Türk -İran sınırı halen bölgenin bilinen en eski sınırıdır. Dünyada sınırların en çok ve süratle yer değiştiren bölgelerinin başında gelen Ortadoğu’da sağlanan bu 364 yıllık istikrar tesadüfen meydana gelmemiştir. İşte burada karşılıklı dostluk, kardeşlik ve işbirliği kavramı ile birlikte, her iki ülke halklarının binlerce yıllık devlet olma gelenek ve tecrübeleri devreye girmektedir.

Evet. Türk ve İran halkları kardeş halklardır. Türk ve Fars kültürleri kardeş kültürlerdir. Sınırlarımızın ötesinde yaşayan İran nüfusunun yarısı Türk kökenlidir. Bu halk; binlerce yıllık Türk kültür öğelerini aynen muhafaza etmektedir ve bugün dahi evinde Türkçe konuşmaktadır. Türk Kültürü, Fars kültürü ile binlerce yıldır iç içe yaşamaktadırlar. Bu iki kültür adeta birbirlerini bütünlemiştir. İki ülkenin yönetim farklılıkları hiç bir zaman ülke insanlarının birbirlerine karşı olan yakınlığını ve kardeşliğini bozamamıştır.

Bunun çok canlı misalini 1977 yılında Şah Rıza Pehlevi yönetiminin en görkemli olduğu bir dönemde Harp Akademileri ile Tahran’a yaptığımız gezi esnasında bizzat şahit oldum. Kafilemizin kaldığı Tahran yakınlarındaki Olimpiyat köyünün merkezi yayın sistemi yeni güne Emel Sayın şarkıları ile başlamakta idi ve yayın Barış Manço şarkıları ile kapanmaktaydı. Bunu çok doğal bir olay gibi algıladığımızdan "Acaba Türk kafilesi aralarında olduğu için mi böyle davranma gereğini duydular" demek lüzumunu dahi hissetmedik. Çünkü bizimle beraber ayni köyde Asya Gençler Olimpiyatları dolayısıyla 38 ayrı ülkeden gelen daha binlerce kişi kalıyordu ve onlarda bunu yadırgamıyorlardı. Tahran sokaklarında insanlarla Türkçe konuşarak anlaştık. Merakımızı çeken hadiselerden biri de Tahran sinemalarında oynayan filmlerin tamamına yakınının dublajsız oynatılan Türk filmleri olması idi.

Ben, milletler ve kültürler arasındaki bu yakınlık ve sıcaklığı gören ve yakın dostluğa şahit olan bir kişi olarak şah sonrası Humeyni ile başlayan yeni dönemin iki halk arasındaki bu tarihi yakınlığı bozabileceğine de ihtimal vermiyorum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mutlaka İran’a gitmesi gerektiğini bir kere daha vurgulayarak, Türk-İran ilişkilerinin geleceğine ışık tutması açısından bu ilişkilerin en güçlü olduğu Atatürk döneminden bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum.
Evet, Türkiye ve İran ilişkileri Atatürk döneminde yakın tarihimizdeki en üst düzeyine erişmiştir.16-25 Haziran 1934 tarihinde İran Şahı Rıza Pehlevi'nin ziyareti münasebetiyle Gazi’nin söylediği şu sözler bunun önemli bir kanıtıdır.

"Büyük dostumuz ve Aziz Biraderim Şehinşah Hazretleri; Kardeş İran Milletinin Ulu Reisi'ni Türkiye'de selamlamakla duyduğum sevinç büyüktür. Ziyareti şahaneniz bütün Türk milletini bahtiyar etti.

Türkiye-İran münasebetlerinin tarihi gözden geçirilirse bu iki milletin dostluktan ayrıldıkları zamanlar en müşkül devreleri yaşadıkları görülür. Halbuki milletlerimizin tabii temayülleri ve yüksek menfaatleri icabı olan dostluk bağları kuvvetlendikçe her iki millet kuvvetli hale geldi ve refah buldu.

Türkiye Cumhuriyeti, bu hakikati tamamen idrak ederek İran dostluğunu siyasetinin en esaslı amaçlarından biri haline getirmişti. Nasıl ki Zatı Şahanelerinin kudretli idaresi altında komşu ve kardeş memlekette de aynı duygulara, ayni görüşlere kıymet ve ehemmiyet verilmiş ve böylece sarsılmaz ve silinmez bir Türkiye-İran dostluğu kurulmuştur. Türkiye ve İran binlerce yıldan beri deruhte etmiş oldukları yükselme ve yükseltme rolünde bugünde kuvvetli ve kudretli adımlarla ilerliyorlar."

Atatürk dönemindeki iyi ilişkiler 1979’dan itibaren yönetimi devralan Humeyni’den itibaren iki ülkenin tarihi geçmişine yakışır bir olgunlukta geçmemiştir. Kendisini içe kapatarak dünyadan soyutlayan İran yönetimi, kendi İslâm anlayışını Türkiye’nin de içinde bulunduğu Müslüman çevre ülkelere yaymaya çalışması ile çevresine sıkıntılı anlar yaşatmıştır. PKK Terör örgütünü destekler tavır almaları ile ilişkilerimiz oldukça kritik safhalar atlatmıştır. Bu bakımdan İran’la son yıllarda önemli sorunlarımız olduğu doğrudur.

Fakat sorunlar hiçbir zaman tek taraflı çözülemez. Karşılıklı diyalog ve işbirliği ile çözülür. Halen mevcut yönetimi ile sürdürülen iyi diyalog hiç bir sebep ve bahane ile kesilmemelidir.

Bugün bizim dışımızda oluşturulan planlara göre Türkiye ile İran arasında sıcak bir çatışmanın çıkmasını isteyen dış mihrakların olduğu bilinmektedir. Bunlar bu şekilde bölgede güven ve istikrarın temel dayanağı olan bu iki büyük ve güçlü devleti birbirine kırdırarak asrın stratejik maddesi petrole daha kolay erişebileceklerinin hayalini kurmaktadırlar.

Bilindiği gibi; bölgenin süper gücü olacağını görkemli törenlerle kutladığı 2500’ncü kuruluş yıldönümünde açıklayan İran Şahı Rıza Pehlevi en kudretli olduğunu sandığı bir anda tahtını ve ülkesini Humeyni taraftarlarına emanet edip ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Yıllar süren kardeş kavgasının ardından yüz binlerce İranlı kardeşimiz rejim adına birbirlerini katletmiştir. Çok sıkıntılı günler geçiren aydın ve okumuş İranlılar ülkesini terk etmeye zorlanmıştır.

Bu kendi içinde verdiği büyük telefat komşumuza az görülmüştür. Daha da güçsüzleştirilmesi için Irak’ta yaratılan Saddam Hüseyin Rejimi bu ülkeye saldırtılmıştır. 1979 da başlatılan İran-Irak harbi kesintisiz 10 yıl devam ederek milyonlarca insanın ölümüne ve bir eğitim neslinin tamamen yok olmasına neden olmuştur.

Ayni dönemde ülkemizin İran’a komşu olan bölgelerinde 20 yıla yakın bir süre ile tamamen dış destekli PKK terör örgütü faaliyetlerini sürdürmüştür. İran ve Irak’ı güçsüz kılan bu savaştan silah ve askeri malzeme satıcıları son derece büyük kazançlar elde etmişlerdir.

Şah yanlılarına karşı verilen mücadeleyi takiben Irakla süren 10 yılı aşkın savaş ve yeni rejimi yerleştirmek için yapılan bütün çabalara rağmen İran'da istikrarlı ve her tarafı kontrol edebilen bir yönetim olduğunu bugün söylemek zordur. 24 yıldır yönetimde ağırlığı olan Mollalara karşı seçimleri kazanarak hakim duruma geçen Cumhurbaşkanı Hatemi yanlılarının demokratikleşme yolunda bugün büyük çabalar harcandığı görülmektedir.

İran sınır komşumuzdur. Her alanda ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi hem iki ülke ve hem de bölge barışı açısından hayati önemi haizdir. Her fırsattan istifade ile ikili ilişkilerimizi geliştirmenin yollarını aramalıyız. Bu bakımdan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’ı ziyaretinin ikili ilişkilere olduğu kadar bölge ve dünya barışının geliştirilmesine önemli katkıları olacağı kesindir.

Atatürk Türkiyesi' nin İran rejimini benimsemesi asla mümkün değildir. Zaten İran halkı da kendisine yakışmadığını bildiği bu rejimi değiştirebilmenin sancılarını çekmektedir. Rejimler farklı da olsa ortak komşuluk, kültürel yakınlık, karşılıklı dostluk ve kardeşlik paydasında bir araya gelinmelidir. Bize düşen Atatürk'ün belirttiği şekilde mevcut olan binlerce yıllık dostluğumuzu bozabilecek engelleri ortadan kaldırmaktır.

Ben burada Sayın Erdoğan’ın devlet adamı mantığı ile hareket etmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Bu ziyaretin iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirmek isteyen tarafların oyunlarını bozacağını ve bölge barışına büyük katkıları olacağını değerlendiriyorum. Bu ziyaretin mutlaka yapılmasının gerekliliğini bir kere daha vurguluyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
18 Eylül 2003 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale