25 Kasım 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Değişmeyen gerçek: Deprem değil, insanların ihmali yıkar
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 5 Mayıs 2003 Pazartesi 

Baharın müjdecisi olan 1 Mayıs sabahı Bahar Bayramı kutlamalarına hazırlanan Türkiye Bingöl ilimizde meydana gelen deprem ile sarsıldı. Alışılmış ve bilinen ifadeler, Türk insanının bu toprakları vatanlaştırdığı 1000 yıldır görmeye alışık olduğu manzaralar birer birer yeniden yaşandı. İşte Haber özetleri;

“Bingöl’de 6.4 büyüklüğündeki depremin ardından kurtarma çalışmaları sürüyor. 32 yıl arayla yaşanan ikinci büyük depremde enkaz altından çıkarılan ceset sayısı 105, yaralıların sayısı ise 499. Bingöl’deki depremde en büyük hasarı gören Yatılı-Pansiyonlu İlköğretim Okulu’nun enkazında kurtarma çalışmaları gece boyunca da aralıksız devam etti. Son olarak saat 9 sularında bir öğrencinin daha cesedinin çıkarılmasıyla, okulda ölenlerin sayısı 38’e yükseldi. 70’i aşkın öğrenci ise hala enkaz altında”

Bundan tam 22 yıl önce 22 Mayıs 1971’de meydana gelen ve 900 kadar yurttaşımızın hayatını kaybettiği Bingöl depreminde birliğimle birlikte arama-kurtarma ve destek faaliyetlerinde iki aya yakın bir süre fiilen görev aldım. 23 Mayıs sabahında bu tabiat harikası güzelliklerle dolu güzel beldeye ulaştığımızda gördüğümüz manzara bütün ekipte şok tesiri yapmıştı. Şehir merkezinde ayakta kalan tek bir bina yoktu. Askeri kışladaki binaların tamamına yakını hasarlıdı. Sanki büyük bir balyozla şehrin bütün binaları tuzla buz edilmişti. Çevre köylerin manzarası daha korkunçtu. Kerpiç evler un gibi dağılmıştı.

Devlet süratle bölgeye yardım elini uzattı. Daha sonraki bu bölgeden geçenler yemyeşil ormanların kenarına kurulmuş tek katlı dizi dizi rengarenk prefabrik deprem evlerine bakarak buranın her an patlamaya hazır bir deprem bölgesi olduğunu hemen anlarlardı.

Bingöl yeniden inşa edildi. Adeta sıfırdan kuruldu. Yapılan bütün yeni binalar (Lojmanlar dahil) tek katlı idi. Kışın çok soğuk, yazın ise çok soğuk olduğu için devamlı şikayet edilen bu tek katlı inşaat geleneği uzun süre devam etti. Sonra ne oldu ise, deprem unutuldu. Binalar yükselmeye başladı. Dünkü deprem de görüldü ki yıkılan binalar yine çok katlı idi. Ve müteahhitlerin daima çalıp çırptığı, eksik malzeme kullandığı aşikar olan devlet binaları yıkılmıştı. Tek katlılar ise yapıldıkları gibi aynen duruyorlardı.

Ölenlerin yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Yaralı vatandaşlarımıza Allahtan acil şifalar diliyorum. Devletimiz bütün gücü ile Bingöl’lülerin yardımına koşmuştur. Türk Devleti ve yardımsever Türk Milleti acılı vatandaşlarımızın yaralarını kısa sürede saracaktır. Buna hiç kimsenin şüphesi olmasın. Fakat burada yanlış ve eksik olan deprem olduktan sonra meydana gelen yıkımların ortadan kaldırılması değildir. Yanlış olan; Bingöl depreminin 10 katı şiddetinde olan depreme maruz kalan ülkelerde tek can kaybı olmazken ve binalar un gibi dağılmazken, neden halâ bizim ülkemizde meydana gelen yıkımlardan ders alınarak önceden tedbir alınmadığıdır. İşte sorun buradadır. Çözülmesi gereken husus, deprem sonrasında meydana gelen yaraların sarılması değil, böyle yaraların meydana gelmesini önleyecek tedbirlerin alınmasıdır.
Şimdi meseleyi biraz detayına inerek inceleyelim.

Binlerce yıldır insan yerleşimine açık olan Anadolu’da yaşayan insanlar bu bereketli topraklarda doğal afetlerin en büyüğü olan DEPREM’ e karşı savaş vermektedir. Her 30 yılda bir periyodik olarak gelen büyüklü küçüklü depremler hem can, hem de mal kaybına sebep olmaktadır. Milli servetlerimiz içinde yaşayanlarla birlikte göz göre göre heba olmaktadır.

Oysa deprem bu toprakların bilinen gerçeğidir. Belki daha binlerce yıl toprak tabakaları tam olarak yerleşene kadar bu tabiat olayı durmaksızın devam edecektir. Buraları vatan bilip yurt tutan insanların bu zamansız gelen düşmana karşı bilinçli bir şekilde hazırlanmaları gerekir.

Nitekim geride büyük medeniyet eserleri bırakarak tarihe kavuşmuş Anadolu insanları genellikle toprak ve yığma taştan yapılan tek katlı depreme dayanıklı evlerde oturarak bu afetten kendilerini korumuşlardır. Kendi canlarını güvence altına alırken, çok katlı ve görkemli sanat yapılarını ve büyük eserlerini ise zamanın bütün imkanlarını kullanarak en büyük depremlerde dahi ayakta kalacak ve nesilden nesile aktarılmasını sağlayacak şekilde inşa etmişlerdir. Bunların örneklerini tapınak, kilise, cami, medrese, köprü v.s. olarak görmek mümkündür.

Bu özel yapılardan bir tanesi de dünyanın 7nci harikası arasına aday olarak gösterilen AYASOFYA Camiidir. Bu konuda basında yer alan haberden özet bilgiler vererek deprem yapılarına ilişkin yorumumu yapmak istiyorum.

“....dünyanın yeni yedi harikası adaylarından biri olan Ayasofya’nın yapısındaki özel harç nedeniyle, depremlerden sonra kendi kendini onardığı ortaya çıktı. Bu bilgiyi, Boğaziçi Ü. Deprem Müh. Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erdik verdi. Prof. Erdik, Ayasofya’ nın inşaatında kullanılan volkanik kül içeren Horasan harcının, plastik özellikleri nedeniyle deprem gibi güçlü sarsıntıların binada yol açtığı yapısal deformasyonlara uyum sağladığını belirtti.

Bu özelliği nedeniyle Ayasofya’da yüzyıllardır deprem hasarlarının sınırlı kaldığını belirten Erdik, yapının deprem hareketinin kuvvetli olduğu dönemde yumuşadığını, durgun dönemde ise tekrar sertleştiğinin gözlemlendiğini vurgulayarak, "17 Ağustos 1999 depremi sonrası ise, beklenenin aksine bu geri kazanım tümüyle gerçekleşmemiştir" dedi.

Prof. Erdik, Ayasofya’da kullanılan Horasan harcının bu özelliğinin sırrını ise, içerdiği sönmüş kireç, tuğla kırığı ve tozuna bağladı.”

Demek ki istenirse yapılabiliyor. Ve binlerce insanın toplandığı bu mabetler her türlü sarsıntıda can güvenliği açısından gerekli güveni sağlayabiliyor.

Allah hiç kimsenin başına böyle bir acı vermesin ve deprem korkusu yaşatmasın. Fakat bugüne kadar sorumluların sorumsuzca davranışları dolayısıyla her türlü ezayı bizzat halkın çektiğini görünce; “Doğrudan bu afete maruz kalmayan, yani acıyı bizzat hissetmeyenler için televizyonlardaki yıkım görüntüleri sıradan bir film görüntüsü gibi gelmektedir. Bunun için tedbir alması mümkün değildir” demek zorunda kalıyorum.

13 Mart 1992 Saat 19.19’da meydana gelen ERZİNCAN Depremini eşim ve çocuklarımla birlikte yaşadık. Allah hiç kimsenin başına vermesin. Ve Böyle afetlerle bizi bir daha sınamasın . Allah’ın yarattığı en değerli varlık olan insanoğlunun kendi elleriyle yarattığı ev ve işyerlerinde ne hale geldiğini ve insanın bu büyük afet karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu gördüm ve yaşadım. İlk günden başlayarak kurulan Deprem Harekat Merkezi’nin başında görev aldığımdan, zaman geçtikçe ve depremin ilk şokunu atlatınca; depremin kesinlikle öldürmediğini, kuralına uygun inşa edilen binaların depremde yıkılmadığını, yıkımın tamamen insanların bölge şartlarını bile bile depreme dayanmayacağı açıkça belli olan binaların yıkılması ile öldükleri gerçeğine bizzat şahit olarak ulaştım.

1939 depreminden sonra Japonya’nın teknik katkıları fay hattının tam üzerine inşa edilen tek katlı evlerden bir tuğla bile sökülmemişken, okullar, hastaneler, lojmanlar v.s gibi devlet binalarının tamamına yakınının ya yıkıldığını ya da çok büyük hasar gördüğüne şahit oldum.
Deprem çalışmalarında meydana gelen aksaklıkları belki tedbir alınır da bir daha ayni hatalar yapılmaz diye ilgili makamlara gönderdik. Yeterli hiçbir tedbir alınmadığını, bütün raporların daha önce gönderilenler gibi sümen altında bekletildiğini 7 yıl sonra Adapazarı-Gölcük ve arkasından gelen Düzce depremlerinde gördük.

Hazırlanan Afet İşleri Koordinasyon Planlarına göre; Deprem sonrasında bölgedeki resmi makamlardan deprem yıkımının kaldırılması için görev bekleniyor. Oysa bunun çok yanlış olduğunu olayı birebir yaşayarak öğrendik. Bölgede yaşayan insanların tamamı deprem şokuna maruz kaldığından ve halkın karşılaştığı yıkımlara ve can kaybına bu yetkililer de aynen uğradığından Afet Planında görevleri var diye o bölgenin Mülki, askeri ve yerel yöneticilerinden hiçbir görev beklemek mümkün değildir.Çünkü onlarda DEPREM ŞOKUNA GİRMİŞTİR. VE ONLAR DA ARTIK BİRER DEPREMZEDEDİR.

En geç 6 saat içinde bölgenin yönetimi; depreme maruz kalmayan civar il ve ilçeler yönetimine veya Ankara’da oturan Merkez Valilerinden birinin yönetimine verilmelidir. “Deprem bölgelerimiz ve muhtemel deprem periyotları da kabaca belli olduğundan nerede deprem olursa kimlerin nerelere gideceği önceden detaylı planlanmalıdır” Diyorduk. Ama bunun olmadığını gördük.

Büyük can ve mal kaybına sebep olan 1999 Depreminden sonra görünüşte bazı tedbirler alındı. Fakat bu tedbirlerin daha çok depremden sonra yaraların sarılmasına yönelik olduğunu görüyor ve üzülüyoruz. İstanbul’un her tarafına Deprem Sonrası Acil Yardım Konteynerleri yerleştirildi. Çeşitli yardım planları yapıldı. Yardım ekipleri oluşturuldu. Yeni İlk yardım ve kurtarma gereçleri alındı. Kullanılması için tatbikatlar yapıldı. Bunlar güzel şeyler. Fakat hepsi lüzumsuz ve gereksiz gayretler olarak kalmaya mahkumdur.Gayretler deprem sonrası yıkımda alınacak tedbirlerde değil, depremde yıkılmayı önleyecek tedbirlerde olmalı idi.

1992 yılında her tarafı deprem bölgesi olan Türkiye’de Afet İşleri Genel Müdürlüğünde yüzlerce kişi masa başında oturup maaş alırken,bu kuruluşumuzun deprem bölgesine kurtarma faaliyetlerine göndereceği Modern Cihazlarla teçhiz edilmiş Acil Kurtarma Ekibi yoktu. İşin garip tarafı sokaklarda binlerce köpek başıboş dolaşırken bir tane kurtarma faaliyetleri için eğitilmiş köpeğimiz dahi yoktu. İnsanlarımız çaresizlik içinde kazma kürekle tonlarca ağrırlığındaki binaların altına girerek, büyük tehlike altında can kurtarmaya çalışıyorlardı.

Biz dozer, greyder ve kepçelerle bilinçsizce enkaz kaldrımaya çalışırken yabancıların bu konuda ne kadar hazırlıklı olduğunu görerek öğrendik. Bunlardan bir taneside İşviçre Kurtarma Ekibi idi.

Depremin ikinci günü özel bir uçakla gelen 23 kişilik ekibin başında 64 yaşında bir binbaşı vardı. Bizden yer istediler. Gösterdik. Herşeyleri ile birlikte gelmişlerdi. Çadırlarını kurdular, yatakların yaptılar, mutfaklarını çalıştırdılar. Ekip şefi binbaşı bu hazırlıkları bitirince; ekibinin imkan kabiliyetlerini söyledi ve bizden çalışacakları bölge istedi. Gösterilen bölgede 24 saat vardiya usulü çalışarak,çok basit ve portatif teknik donanımları ve eğitilmiş üç köpekleri ile pek çok can kurtardılar. 15 gün birlikte olduğumuz ekip şefine ayrılışları esnasında teşekkür ederken sordum. İşviçre’de çok mu deprem oluyor ki siz bu derece hazırlıklı ve deneyimlisiniz ? Aldığım cevap ile irkildim.

“Hayır efendim. İsviçre deprem bölgesi değildir. Biz hiç deprem yaşamadık ve yaşamayacağız. Biz 2nci Cihan Harbinde şehirlerin bombalar altında yıkımını bizzat gören bir nesiliz. Gerçi İşviçre’de böyle bir yıkım olmamıştır. Ama biz herşeye hazırlıklı olmalıyız. Gördüğünüz ekip gibi üç ekibimiz daha var.Biz dünyanın deprem olan bölgelerine gelerek eğitim yapıyoruz. Depremler tatbikat yapmamızı ve eğitimimizi pekiştirmemizi sağlıyor.Asıl bu imkanı bize verdiğiniz için biz size teşekkür ederiz” dedi.

İşte devlet ve işte devletin insanına verdiği değer.İşte Ayasofya örneği, yüzlerce yıldır üzerinden toz bile dökülmeyen muhteşem Mimar Sinan eserleri. Ayasofya örneği 1000 yıl öncenin teknolojisi ile yapılan bir eser dimdik ayakta, yüzlerce depremden sapsağlam çıkmış. Yine sağlam çıkacaktır. Şimdi ben burada iddia ediyorum ki; 1999 yılından sonra yapılan yapıların yüzde ellisi ilk depremde tamamen yıkılacaktır. 1960 sonrası inşa edilen eski yapılar zaten Allah’a emanet edilmiştir. Nitekim Bingölde yıkılan Yatılı Bölge Okulu daha yeni yapılmıştır.

Şunu unutmamak gerekiyor. Deprem Yıkmaz. İnsanların teknolojinin gereklerine aykırı olarak yaptıkları inşaatlar yıkar. Ve yıkacaktır. Bu Allah’ın çizdiği kader değildir. Bizzat insanların insanlara yaptığı savaştır. Bu savaşın mutlaka önlenmesi ve insanlarımızın bu yıkımdan kurtarılması gerekmektedir. İnşallah tedbir almakta bir daha geç kalmamış oluruz.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
5 Mayıs 2003 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale