27 Mart 2017 Pazartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






16 Nisan 2003'te Kıbrıs'ta ne değişti?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 27 Nisan 2003 Pazar 

Başlıktaki sorunun cevabı; “ Şimdilik hiçbir şey değişmedi. Her şey eskisi gibi ve hatta eskisinden daha da iyi olacak” olmalıdır.

Nitekim 23 Nisan tarihinde KKTC Bakanlar Kurulunun aldığı tek taraflı karar uyarınca her gün sabah 0900-2400 arasında Güneye giriş ve çıkışların serbest bırakılması uygulamasının ilk izlenimleri bunun iyi bir kanıtıdır. 16 Nisan’da Atina’da kopartılan iplerin uçları birbirinden iyice uzaklaşmıştır. Bundan sonra iki toplumun birbirlerini yakından görmeleri ve bir arada yaşayıp yaşayamayacaklarına karar vermeleri açısından konu biraz daha açıklığa kavuşmuştur.

16 Nisan‘da AB Dönem başkanlığını yürüten Yunanistan’ın başkenti ATiNA’ da Avrupa Birliğine yeni katılan 10 ülkenin Katılım Protokolü Anlaşmasının imza töreni yapıldı. Buna göre 10 yeni ülkenin Mayıs 2004’te katılımı ile birlikte AB toplam 25 üyeye ulaşacaktır. Bu protokole imza atan ülkelerden biri de Kıbrıs Rum kesimidir...

1974’ten beri adada fiilen iki ayrı devlet olmasına rağmen sadece Güney Kıbrıs’ı temsil eden kesimi Kıbrıs’ın temsilcisi olarak kabul etmekle AB tam bir hukuksuzluk örneği sergilemiştir.

Peki bu davranış doğal mı? Uluslararası hukuk kurallarının geçerli olduğu bir dünyada bu davranış asla mümkün değildir. Fakat günümüzde ABD ve İngiltere’nin BM’ in sağladığı uluslararası hukuk kurallarını çiğneyerek Irak’ı işgal etmeleri ile başlayan hukukun yerine gücün hakim olduğu bir sistemde bu doğal karşılanabilir.

Bilindiği gibi Türkiye Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunu hazırlayan 1959 Zürich ve 1060 Londra Antlaşmalarına göre İngiltere ve Yunanistan ile birlikte Garantör devlettir. Bu anlaşmaların kendisine verdiği yetkileri kullanarak iki toplum arasındaki savaşa dur demiş, ve 29 yıldır adada hakim olan sulh ve sükun devrini başlatmıştır. 29 yıldır adada tek bir silah dahi patlamamıştır. İki toplumun da refah düzeyleri ve gelişmişlik seviyeleri 1974’den çok daha ileridedir.

Avrupa kıtasında hazırladığı demokrasi ve insanlık kriterleri ile yeni bir siyasi güç haline gelmeye çalışan AB; KKTC’yi dikkate almadan sadece Güney Kıbrıs’ı kendi aralarına katmakla aralarına adeta bir mikrop sokmuşlardır. Bu mikrobun bünyeye vereceği zararı kısa sürede yaşayarak öğreneceklerdir.

Nisan’ın 16’sında, “tesadüfen” dönem başkanı olan Yunanistan’ın başkenti Atina’da GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB’ye üyeliği tescillendi. AB devlet ve hükümet başkanları birbirlerine zeytin dalı uzattılar. Uluslar arası bir hukuk ayıbına hiç utanmadan, en ufak bir sıkılma duygusu taşımadan ortak oldular. Zaten Irak olayının arkasından BM’nin değeri kalmamıştı, şimdi de AB’nin hukuk tanımazlığı ile güçlünün kuvvetli olduğu tarih öncesi çağların orman hukukuna yeniden geri dönüldü.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960 tarihli, “Uluslar arası” Kurucu Garanti Antlaşması’nın ilk maddesi aynen şunları söylemektedir; “Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsızlığının, ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin korunmasını sağlamak ve aynı zamanda Anayasası’na saygı göstermek yükümünü yüklenir. Herhangi bir devletle, tamamen veya kısmen, herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmama yükümünü yüklenir. Bundan ötürü, Adanın birleştirilmesi veya taksiminin teşvik edilmesine yönelik doğrudan veya dolaylı bütün faaliyetleri yasaklamak yükümünü yüklenir.”

Anlaşmanın bizi doğrudan ilgilendiren bir diğer bölümü olan IV’üncü madde’de şu ifadeler yer almaktadır; “Bu anlaşma hükümlerinin ihlali durumunda, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli teşebbüs ve tedbirler konusunda birbirleriyle istişare etmek yükümünü yüklenir. Ortaklaşa veya antlaşmayla harekete geçmek mümkün olmuyorsa, garanti eden devletten her birisi, bu Anlaşma ile yaratılan düzeni yeniden kurmak münhasır amacıyla harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.”

Bu Antlaşmayı Kıbrıs Türk ve Rum taraflarıyla, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere imzalamıştır. Daha sonra da BM Şartı’nın 102’inci maddesi gereğince Anlaşma BM Genel Sekreterliğinde tescil ettirilmiştir.

Kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasası’nın 50’inci Maddesi ise şöyledir: “Madde 50.1 (a): "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Yunanistan ve Türkiye'nin birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlar ve ittifaklara katılması veya savunma ve güvenlik meseleleri hariç, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, gerek ayrı ayrı gerek birlikte, dış işlerine taalluk eden herhangi bir yasa ve karar üzerinde nihai veto hakkına sahip olacaklardır."

Bütün bu hukuki sözlerin özeti şudur;

1. Kıbrıs Cumhuriyeti; Anayasaya saygı gösterecektir ve herhangi bir devletle, herhangi bir siyasi birliğe tamamen veya kısmen katılmayacaktır.
2. Kıbrıs Cumhuriyeti; Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye olmadıkları uluslar arası kuruluş ve ittifaklara üye olamazlar. Tarafların veto hakkı vardır.
3. Bu hükümlerin ihlali konusunda diğer iki ülke ile birlikte Türkiye de garantördür ve anlaşma olmazsa tek taraflı olarak harekete geçebilir.

Peki bütün bu maddeler dururken 16 Nisan 2003 tarihinde Atina’da ne yapılmıştır.? Kıbrıs Rum kesiminin, adanın bütününü temsilen Türkiye’nin üye olmadığı, yapılmadığı bir uluslar arası kuruluşa katılım töreni, üye devletlerin iştirakiyle nasıl gerçekleştirilmiştir.

Görüldüğü gibi bu tören, yukarıda saydığımız uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak yapılmıştır. “Garantör” Türkiye de, şimdiye kadar ki tezine tamamen aykırı bir tavır sergilemiş ve ne yazık ki bu törende temsil edilmiştir.
Kanaatime göre Türkiye’nin böyle bir törene katılması abestir ve lüzumsuzdur.

Megal-i Idea’sından asla taviz vermeyen Yunanistan’ın AB dönem Başkanlığını yürüten başbakanı Simitis Güney Kıbrıs’ın AB’ ye katılımını coşku ile karşılamış “ Nihayet Enosis gerçekleşti” sözü ile tarihi niyet ve maksadını açıkça belirtmiştir.

Türkiye resmen bu hukuk dışı davranışı ilgili mercilere aktarmıştır. Aslında bundan sonra GKRum yönetiminin karşılıklı işbirliği, diyalog v.s gibi bir beklentileri de kalmamıştır. Onlar kendilerine göre hedeflerine erişmişlerdir. Türk tarafı ile yeniden birlikte olabilmek gibi bir kaygıları da yoktur. Çünkü konu artık kendilerinin değil AB ülkelerinin malı olmuştur.

Türkiye’nin önünde ise iki seçenek kalmıştır. Bunlardan birincisi; bütün imkan ve kabiliyetini kullanarak fiilen var olan KKTC’nin resmen dünya ülkeleri tarafından tanınması için seferber olmaktır. Bu başarılamadığı takdirde KKTC ile entegre olunması gündeme gelecektir.

Bu arada yapılması gereken en önemli, husus KKTC ve arasında yapılacak ikili antlaşmalarla askeri, siyasi, hukuki, ve ekonomik açıdan işbirliği sağlanmasıdır. Kıbrıs Türklerinin ekonomik açıdan güçlendirilmesi ve kendi başlarına ayakta durabilecekleri bir seviyeye getirilmeleri üzerinde önemle durulmalıdır.

Türkiye ve KKTC için iddia edildiği gibi kaybedilmiş bir şey yoktur. Bilakis son imzalar ile belirsizlikler biraz daha belirginleşmiş ve ada biraz daha Türkiye’ye yaklaşmıştır.
 Basınımızda yer alan “Kıbrıs’ı ikiye ayıran hat Türkiye’yi de AB’den ayırıyor” sözleri fazla bir şey ifade etmemektedir. Yine Atina’daki törenden bir gün sonra Yunanistan Başbakanı Simitis’in AB Dönem Başkanı olarak ziyaret edeceği Güney Kıbrıs’ta, Kuzey’ deki Türk parti liderlerini de “görüşmeye” davet etmesi de Yunanistan’ın hazımsızlığını göstermektedir.

Nitekim Simitis ile görüşmeye giden muhalefet parti temsilcileri aradıklarını bulamamışlardır. 23 Nisan günü ise sınırların karşılıklı açılarak ziyaretlerin başlatılması Rum tarafını şoka sokmuştur. Beklenilmeyen bu davranış karşısında Rum tarafı mecburen evet demek zorunda kalmış ve bunu fırsat bilen Rumlar da kuzeye akın etmişlerdir. Bu olumlu bir gelişmedir. Güneyli zengin ve şımarık kesim, kuzeyin sandıkları kadar fakir olmadığını ve iddia ettikleri gibi işgal ve baskı altında olmadıklarını bizzat görmüşlerdir. Aslında bu davranış ile iki kesim ciddi olarak ayrı birer ülke olduklarının şimdi farkına varmışlardır.

16 Nisan 2003’te olanlar fazla önemsenmemelidir. Bütün bunlar Türkiye’nin ve KKTC’nin sonu değildir. Çok uzun bir süredir bilinen bir faaliyetin son safhasıdır. Asla bir kayıp mevzubahis değildir. Çünkü bu senaryo çok yıllar önce çizilmiştir ve sırası ile sahneye konulmaktadır.

Bu anlaşma ile Türk Toplumunun yaşantısı eskisinden daha kötüye gitmeyecektir. Bilakis artık karşılıklı çözülemeyeceği anlaşılan konunun son noktası konmuş ve belirsizlik sona ermiştir. Şimdi Türkiye’nin destek ve katkıları ile müstakil ve bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dünyada layık olduğu yeri alacaktır. İşte bu kaçınılmaz ve mutlu son olacaktır.

Türkiye; 29 yıldır Kıbrıs Türk Toplumu'nu K.K.T. Cumhuriyetini her alanda desteklemiştir. Bu uğurda binlerce evlâdını seve seve şehit vermiştir. Kolordu çapındaki en güçlü ve kuvvetli birliklerini burada tutmaktadır. Başta ABD olmak üzere müttefikleri olan batı ülkelerinin ambargoları ile karşı karşıya kalmıştır. Uluslararası arenada Kıbrıs konusu her platformda daima ortaya konularak emperyalist ve işgâlci bir devlet muamelesine maruz bırakılmıştır. Ekonomisi çok önemli zararlar görmüştür.

Bütün bu menfi şartlara rağmen;K.K.T.C; Türkiye'nin namusu, gururu ve şerefi olma vasfını korumuştur. Kıbrıs Türk Halkına ve topraklarına gelecek en küçük kötülük bize yapılmış demektir. Onlarla birlikte bizimde güvenliğimiz tehlikeye gireceğinden, oraya karşı atılan her şer adım bize karşı atılmış gibi kabul edilmiştir.

Özetlemek gerekirse; Kıbrıs Türk Halkı'nın menfaâtleri Anadolu Türk Toplumu ile özdeşleşmiştir. O toprakları Adana'dan, Erzurum'dan,Trabzon'dan farklı düşünmek asla mümkün değildir. Kıbrıs Türk Toplumunu; Anadolu Türk Toplumundan ayrı düşünmekte abesle iştigaldir. Olmamalıdır. Bunun için kendi kendimizi inkar etmemiz gerekir ki, bu asla mümkün değildir.

Türkiye’nin Kıbrıs politikaları partilerin politikaları da değildir. Kıbrıs politikaları; bütün milletin desteklediği milli davranışları içermektedir.

Güney Kıbrıs’ın Mayıs 2004’te AB üyesi olduktan,yani bu topraklar Avrupa'ya katıldıktan sonra Türkiye'nin askeri gücünün garantör devlet olarak bu topraklarda bulunmasına ihtiyaç olmadığı AB yönetimi tarafından ültimatom şeklinde bize bildirilecek ve derhal çıkmamız gündeme getirilebilecektir. Ve bizi buradan uluslararası baskı ile çıkarmaya çalışacakları da açıkça görülmektedir. Biz çıktıktan sonra birbirleri ile bir arada yaşayamayacakları defalarca ispatlanan iki toplum arasındaki çatışmalar yeniden başlayacaktır. Fakat bu defa Garantör Devlet olarak hukuken daha önce elde ettiğimiz haklarımız olmayacaktır. Yani bu manevra ile Türkiye bir bakıma güneyden kuşatılmış olacaktır.

Tarih Bilimi milletlerin hayatında yöneticilerinin basiretsiz tutum ve davranışlarının o milletlere verdiği acıyı anlatan binlerce misal ile doludur. Kıbrıs bizim hayati ve milli davamızdır. Sabır ve sükûnetle , geniş ve derin bir perspektif ile meseleye eğilerek soruna çözüm üretmemiz gerekmektedir. Burada Aceleye gerek yoktur.

Şu anda hukukun bize verdiği argümanları kullanıp bu alanda mücadelemizi sürdürürken, KKTC’yi her alanda güçlendirecek ve öncelikle tanınmasını sağlayacak ve Türkiye ile entegre edilmesini kolaylaştıracak tedbirleri almamız öncelik kazanmaktadır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
27 Nisan 2003 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale