27 HAZİRAN 2017 Salı

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanların Ramazan Bayramını kutluyorum.

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Kemâl Harrazi neden geldi?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 11 Nisan 2003 Cuma 

Irak’a karşı yapılan saldırıların en yoğun olduğu günlerde İran Dışişleri Bakanı Kemâl Harrazi geçen Pazar günü Ankara’ya ani bir ziyaret yaptı. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül ile görüştü. Abdullah Gül ile Kemal Harrazi görüşme sonrasında ortak bir basın toplantısı düzenlediler.

Abdullah Gül, Türkiye ile İran'ın, Irak'ın geleceğiyle ilgili ortak kaygıları bulunduğunu bildirdi. Bu savaşın durdurulması, bölgede ayrı bir devletin kurulmasına izin verilmemesi gerektiğini vurguladı. Türkiye ile İran arasında tarihe dayanan işbirliğine işaret eden Gül, iki ülke sınırının birçok devletin tarihinden daha eski olduğuna dikkat çekti. İki ülkenin savaş çıkmaması için ortaya koydukları gayrete işaret eden Gül, buna rağmen çıkan savaş ve son gelişmeleri değerlendirdiklerini anlattı.

İran Dışişleri Bakanı Harrazi ise, Irak savaşının bir an önce bitirilmesi gerektiğini söyledi. İran'ın geçmişte Saddam'dan ve Irak’tan çok zarar gördüğünü hatırlatan Harrazi, "Savaşa karşı çıktık. Ancak bu Saddam'dan yana olduğumuz anlamına gelmez. Bir an önce savaşın bitirilmesini ve Irak'ın geleceği konusunda Irak halkının takdirine başvurulması gerektiğini savunuyoruz" dedi. Harrazi, BM kararlarına ve uluslararası hukuka aykırı olarak sürdürülen savaşın durdurulması gerektiğini bildirdi. Türkiye ile birlikte Irak'ın toprak bütünlüğüne ve ayrı bir devlet kurulmamasına büyük önem verdiklerini ifade eden Harrazi, "Böyle bir duruma müsaade etmeyiz" dedi.

Ortak basın toplantısında Harrazi ve Gül, Türkiye, İran ve Suriye arasında bölgedeki gelişmelere ilişkin üçlü toplantılar yapılmasından yana olduklarını bildirdiler ve bölge ülkeleri arasındaki görüşmelerin önemine işaret ettiler.

Bunlar toplantıların basına yansıyan yanı. Ancak kapalı kapılar ardında sert ve gergin konuşmaların yapıldığı da bir gerçek. İran sıradan bir ülke değil, Türkiye’nin iki katından fazla toprağı ve çok zengin petrol kaynakları olan ve nüfusu 70 milyonu aşan büyük ve önemli bir ülke. Başkalarının dümen suyunda değil, kendi menfaatleri doğrultusunda bağımsız hareket edebilen bir ülke.

1977 yılında Şah Rıza Pehlevi döneminde İran’a yaptığımız ziyarette bu ülkenin iç dinamiklerinin güçsüzlüğünü ve Şahın dikta rejiminin devamının mümkün olmadığını yakından müşahade etmiştim. 2500 üncü Kuruluş Yılı törenlerinde “1983 yılında dünyanın en büyük beşinci ülkesi, bölgenin ise en güçlü ülkesi olacağını” resmen ilan eden Şah Pehlevi bu sözleriyle yıkılmaz sanılan İmparatorluğunun da sonunu getirmişti. Petrol bölgesinde güçlü bir devlet istemeyen ABD ve yandaşları İran’ı hiç beklemediği bir anda ve şekilde içeriden vurdular. 1978’de tamamen batı normlarında bir yaşam tarzının hakim olduğu Tahran Yöneticileri koyu dinci Humeyni ve yandaşları tarafından alaşağı edildiler. Şah ve yakınları canlarını kaçarak kurtardılar. Ama pek çok aydın yeni rejimin elinden kendini kurtaramadı. Asker, sivil denilmeden Şah’ın yönetici kadroları hunharca katledilerek kendine özgü İslami bir rejim İran’a yerleştirildi. Humeyni Rejimi’nin kendi halkına yaptığı vahşet ve mezalim yetmedi ve İran komşularına kendi rejimini ihraç etme çabaları içine girdi. Nitekim Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi İran destekli pek çok yasa dısı irticai örgüt faaliyet alanı oldu.

İran’ı iyice zayıflatmak maksadıyla ayni yıllarda Irak’ın başına geçen Saddam Hüseyin üzerlerine salındı. 1979 yılında hiç bir mantıki ve geçerli bir sebep olmadan İRAN ve IRAK kıyasıya kapıştılar. Batılılar bir tarafa silah satarken diğer tarafa da bunu karşı koruyucular ve karşı koyucu silahlar sattılar. Silah tüccarları ceplerini doldururken iki müslüman ve komşu ülke genç nesillerini ve milli servetlerini 10 yıl süren bu savaşta heba ettiler. Milyonlarca insan öldü. Şehirler harabeye döndü. Petrol gelirleri silaha yatırıldı. Halklar fakirleşirken, ülkeler zayıfladı. Bu şekilde petrol bir müddet daha kontrol ve koruma altına alındı.

Bu yıkım kafi görülmedi ve galip gelen Irak’a Kuveyt işgal ettirildi. Daha sonra BM koordinatörlüğünde Kuveyten çıkarılma operasyonu yapılarak Irak kafasını kaldıramayacak bir hale getirildi. Ve nihayet son safhaya gelindi. Bölgeye hakim olmak ve buraya yerleşerek Ortadoğu enerji kaynakları ile enerji yolları üzerinde tam denetim sağlamak isteyen ABD ile yandaşı İngiltere yirmi gün önce bölgenin yeniden yapılanması için Irak’ı işgale başladılar. ABD, Irak’tan sonra sıranın Suriye ve İran’da olduğunu saklamaya dahi lüzum görmüyor. Mutlaka buraları da ele geçireceğim diyor.

İran, ABD tarafından dün savaştığı Irak ile ayni kefeye konmuştur. Sıranın kendisine geleceğini biliyor.İşte bu yüzden şimdiden bölge ülkeleri ile ittifak yaparak kendilerine yapılacak bir harekete birlikte karşı koymayı istemektedir. Bu çok doğaldır. Çünkü bu bölge halkları kardeştir. Ve binlerce yıldır bu bölgede birlikte yaşamaktadır.

Türkiye bu son savaşta yönünü belirlemiş ve ABD ile ayni cephede olduğunu açıklamıştır. Buna göre hareket tarzlarını tanzim etmektedir. Bu durumda İran karşı cephededir. Bugün İran ile aramızda savaşı gerektirecek kadar önemli hiç bir sorun yoktur.

Bölgede ABD yanlısı bağımsız bir Kürt devletinin kurulması Türkiye kadar İran ve SURİYE’yi de ilgilendirmektedir. Bu üç ülke istemediği takdirde bağımsız bir Kürdistan’ın yaşamasına maddeten imkan yoktur. Bu konuda her üç ülke de söylem birliği içindedir. Bu bakımdan sorun yoktur.

Sorun, ABD ve İngiltere’ye karşı takılanılacak tavır ve duruştadır. Bu konuda şimdilik üzerinde anlaşılabilecek bir ortak nokta bulunmamaktadır. Yani bölgede suların önümüzdeki günlerde daha da dalgalanacağı açıkça görülmektedir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Nisan 2003 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale