29 Nisan 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Türkiye Kuzey Irak'a girsin mi?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 29 Mart 2003 Cumartesi 

"Harp zarurî ve hayatî olmalı. Gerçek kanaatim şudur; Milleti harbe götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. ÖLDÜRECEĞİZ diyenlere karşı ÖLMEYECEĞİZ diye harbe girebiliriz. Lâkin millet hayatı tehlikeye uğramadıkça HARP BİR CİNAYETTİR."
(Mustafa Kemal Atatürk - 1923)

TBMM Kararı ile Kuzeyden Irak’a karşı cephe açılmasını önleyen Türkiye’nin verdiği bu kararın ne kadar önemli olduğu bugün açıkça görülmektedir. Komşumuz Irak halkının maruz kaldığı vahşetin televizyonlara yansıyan görüntüleri savaşın bütün vehametini ve haksızlığını bütün dünyaya göstermiştir.

Türkiye Irak’a saldıracak ABD Kuvvetlerinin kullanımı için yenileştirilme ve geliştirilmesine izin verdiği Limanları ile Hava Üslerindeki faaliyetler ve Üçüncü Tezkere ile Iraka saldıracak ABD ve İngiliz Uçak ve Füzeleri için bu birliklerin kontroluna verdiği Hava Sahası ile bu savaşta resmen taraf olmuştur.

Her nekadar Türk Silahlı Kuvvetleri ile biz Irakla savaşmayacağız ve bu savaşın tarafı değiliz deniliyorsa da hukuken savaşın içinde bulunmaktayız. Türk Askerlerinin Irak Ordusuna karşı kullanılmamış olması savaş durumunu ortadan kaldırmamaktadır. Yani, Irak Silahlı Kuvvetleri tepesine bomba yağdıran ve ülkesini işgal eden koalisyon güçlerine yardım ettiği gerekçesi ile Türkiye’ye saldırırsa, bu durumda saldırgan değil, tamamen saldırı karşısında Meşru Müdafaa hakkını kullanan taraf olacaktır. Ne yazık ki bugünkü yerimiz saldırganın yanıdır.

Gerçekte Irak’ın Türkiye’ye saldırması mümkün görülmese dahi mevcut durum budur. Türkiye bulunduğu pozisyon itibarıyle savaşta yer alıyor gibi görülmesine rağmen topraklarına ABD askeri konuşlanmasına izin vermemekle tarihi bir görev yapmıştır. Kendisine baskıyla ve zorla istemi dışında bir davranışın yaptırılamayacağını ispat etmiştir. Bu kararlı, onurlu ve Türkiye’ye yakışan bir duruştur.

Irak’a Kuzeyden ikinci bir cephe açılmasını önleyen Türkiye; şimdi de Silahlı Kuvvetleriyle Kuzey Irak’a girip, girmemesi konusunda yapılan spekülasyonlarla dünya gündemine oturmuştur.

Savaşı fiilen yürüten ABD ve İngiltere’de en üst düzey yetkili ağızlardan “Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesinin mümkün olmadığı” vurgulanmaktadır. AB’nin savaşa karşı olan ve ABD karşısında yer alan bütün üyeleri de sanki el birliği etmişcesine bu konuda Türkiye’ye karşı çıkmaktadırlar. Hatta AB yetkilileri “Eğer Türkiye Kuzey Irak’a girerse, Avrupa Birliği üyeliği hayâl olur” şeklinde birinci elden tehditler de savurmaktadır.

ABD’nin ilgili ve yetkilileri Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini önlemek için sosn günlerde Türk Dışişlerine karargâh kurmuşlardır. Bir anlaşma zemini sağlayabilmek için Türk makamları ile adeta toplantı serileri düzenlemişlerdir. Türkiye tabiri caiz ise “ İki arada, bir derede” kalmıştır. Bunu “İki cami arasında beynamaz” tabiriyle de açıklayabiliriz. Açıkçası ülke olarak “ne İsa’ya ve ne de Musa’ya” yaranamadık.

Aslında bütün bunların bir tek açıklaması vardır. Bu davranışlar bizim gücümüzün derecesini göstermektedir.. Sözde Dostlarımız (!) bu ısrarlı davranışlarıyla; kendi gücünün farkında olmayan yöneticilerimizin kafalarında bir türlü inanmadıkları güçlerinin gücü hakkında önemli ihbarda bulunuyorlar. Adeta “biz senden korkuyoruz” diyorlar. Sanırım dünya devi ABD karşısında yok denecek kadar küçük görülen IRAK’ın ülkesini işgal eden Koalisyon Güçlerine attığı tokat birilerine ders olmuştur. Kendilerini, birilerine yamayarak yaşamayı düstür kabul eden ve fikirlerini televizyon istasyonlarını dolaşarak yaymaya çalışan marazi ve beyinleri satın alınmış bazı beyefendiler de sanırım bundan kendilerine pay çıkarmışlardır.

Şimdi işin esasına gelelim. ABD, Okyanus ötesinden kendi milli çıkarlarını temin etmek ve ülkesinin güvenliğini korumak için bölgeye askerleri ile müdahale etme güç ve kudretini kendinde görüyor. İngilizler bölge haritasını değiştirecek şekilde bölgede askeri gücünü kullanabiliyor. Ve bunun için hiç bir kuruluştan ve devletten izin alma ihtiyacını dahi hissetmiyorlar. Utanmadan ve de sıkılmadan bize, yani bu bölgeyi asırlarca idare etmiş olan Türkiye’ye ülkesinin güvenliğini doğrudan ilgilendiren böyle önemli bir konuda “sen yapma” ,”sen bu işe karışma” deme cesaretini buluyorlar. İşte bu doğrudan doğruya ülkemizin egemenlik haklarına yapılmış bir saldırıdır.

Bunun ne hukuki, ne mantıki ve ne de askeri açıdan hiç bir geçerli gerekçesi olamaz. Bu aşağılayıcı ve küçültücü davranışın cevabı.” Hadi canım sende” olmalıdır. Efendim. Borsa düşermiş. Faizler yükselirmiş. Borçlar ödenemezmiş. Savaşta borçların ödenmesi değil, istiklâlin muhafazası öncelik alır.

Kaldırırım Borsayı. Yasaklarım yabancı döviz kullanımını. Faizlerin yükselmesinin de vatandaş ile zaten bir ilgisi yoktur. Onu da faizciler düşünsün. Türkiye bu gibi tehditleri dikkate almayacak ve gülüp geçecek kadar büyük bir ülkedir.

Dünyanın bugüne kadar oluşturulmuş en güçlü Silahlı Kuvvetlerine karşı onurlu bir direniş vererek yücelen Irak Halkı sanıyorum ki bizim yöneticilerimize de kendi gücümüz hakkında bazı ipuçları vermiştir.

Peki bu dost bildiklerimiz neden Türkiye’nin bölgeye girmesini istemiyorlar? Çok özet olarak söyleyecek olursak; Türkiye’nin kendi komutaları dışında bağımsız bir hareketle Kuzey Irak’a girmesi halinde 20 yıla yakın bir süredir bu bölgede oluşturmaya çalıştıkları uydu Kürdistan Devleti kendi kontrollarından çıkacaktır. Bu defa Ortadoğu’nun kendi menfaâtlerine göre yeniden yapılandırılması planında büyük değişiklik yapmak zorunda kalacaklardır. Bu da hem zaman ve hem de önemli bir mali kaynağı gerektirmektedir.

Mondros Mütarekesi imzalandığında Türk Kuvvetlerinin elinde bulunan ve bu maksatla Misak-ı Milli sınırlarına dahil edilen 1000 yıllık Türk Yurdu Musul ve Kerkük vilayetinin Lozan’a rağmen İngiliz ve ABD oyunlarıyla elimizden çıkarıldığını bildiğimizi bu dostlarımız çok iyi biliyorlar. Şimdi acaba diyorlar. Biz güneyde Bağdat kapılarında savaşırken Türkler bir oldu bitti ile elinden aldığımız eski topraklarını geri alabilirler mi?

İşte asıl korkuları bu. Aslında onların korkuları tam olarak zaten Türklerle meskün olan bu bölgeye Türkiye’nin gelmesi değildir. Onların korkusu daha çok petrolün kontrolü ile ilgilidir. Ayrıca bölgede tam hakimiyet kurma hayallerine bir bölge ülkesini dahil etmek işlerine gelmemektedir.

Peki bütün bunlar olabilir mi? Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız yaptıkları sarih ve dosdoğru beyanatları ile Kuzeyden işgal maksadıyla girmek gibi bir hedeflerinin olmadığını dünya aleme defalarca ilan ettiler.

Onlar 83 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği sözlere ve imzaladığı antlaşmalara harfiyen uyan dünyanın tek güvenilir ülkesi olduğunu bilmiyorlar mı? Hepimizden çok biliyorlar. Ama bizi kendileri gibi gördüklerinden ve bildiklerinden bizden çekiniyorlar. Ya Türkiye buralara girerse ve de çıkmazsa . İşte en büyük korkuları bu... Korkunun ecele faydası yoktur...

Eğer biz sizinle müttefik isek. Ki öyleyiz. Birbirimize güveneceğiz. Türkiye bu bölgeye girmek için kimseye hesap vermez ve kimseden icazet almaz. Eğer kendi güvenliğini tehlikede görürse, bunu kendi önler. Bunun yerini, zamanını ve mesafesini önceden birileriyle kararlaştırmaz. Çünkü burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milli menfaatleri ve halkımızın güvenliği doğrudan söz konusudur. Ve bu menfaatin elde edilmesinde müttefiklere danışılmaz. Sadece bilgi verilir.

Sonuç olarak; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve emrindeki Türk Silahlı Kuvvetleri bölgede ceryan eden ve kendisinin de içinde bulunduğu sıcak savaşı, Türk Milli menfaatlerini temin edecek ve mevcut çıkarlarımıza zarar vermeyecek şekilde takip ve yönlendirmek zorundadır. Bu zorunluluğu aklıselim ile ve milletinin desteği ile yerine getirecektir.

Savaşın sonuçlarını ve gelişmelerini önceden belirlemek genellikle mümkün değildir. Bu bakımdan daima hazır ve gelişmeleri lehimize yönlendirecek tarzda teyakkuz içinde olmamız gerekmektedir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
29 Mart 2003 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale