19 EKİM 2017 PERŞEMBE

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






NATO'nun tarihi işlevi bitti mi?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 21 Şubat 2003 Cuma 

NATO iflas mı etti?

Türkiye’nin Irak Krizi ile ilgili olarak kendisini koruma altına alacak bütün unsurları kullanmak amacıyla 51 yıldır üye olduğu NATO’yu DEVREYE SOKMA İSTEĞİ, fiilen bittiği bilinen ve fakat bugüne telaffuz etmekten kaçınılan NATO’nun tarihi işlevini resmen bitirdiğini ilan etti.

Evet. Almanya,Fransa ve Belçika’nın Türkiye’nin anlaşma maddelerinden doğan haklarını istemesine ret cevabı vermesi ile NATO içinde tarihinde ilk defa altından kalkılamayacak bir kriz meydana gelmiştir. Bu kriz resmen olmasa bile NATO’nun artık bittiğinin açık bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Aslında Almanya-Fransa ve Belçika Bloğu, Türkiye’ye değil ABD’ye karşı tavır aldıklarını açıkça ifade ediyorlar. Fakat bu tavır dahi AB ile ABD arasında mevcut anlaşmazlığının geldiği boyutları göz önüne çıkartması bakımından da önem kazanıyor.

Şimdi olayların biraz öncesine dönerek konuyu tahlile çalışalım. Bilindiği gibi 2 nci Dünya Harbi’nin Almanya karşıtı müttefiklerinden Kapitalist ABD Orduları batıdan, Komünist SSCB Orduları doğudan yaptıkları taarruzlarla Hitler’in ordularının son kalıntılarını Başkent Berlin’de sıkıştırdılar . Berlin’in doğusu SSCB’nin, batısı ABD’nin kontrolü altında iken Almanya teslim oldu.

Nurnberg Savaş Suçları Mahkemesinde hakimlik rolüne soyunan iki ülkenin yöneticileri Almanya’yı Doğu ve Batı olarak ikiye ayırdılar. Kendilerine göre dünyanın başına iki dünya harbinde saldırgan olarak bela olan Almanya’yı bir daha buna tevessül edemeyecek şekilde cezalandırdılar. Yani Kapitalist Batı Almanya’nın karşısına en büyük düşman olarak Komünist Doğu Almanya’yı koyarak bir nevi güç dengesi elde ettiler.

SSCB’nin savaş sonrası Rus topraklarına geri dönmesi beklenirken bunun tam tersi oldu. ABD’nin başını çektiği Batı Dünyası Almanya’dan kurtulduklarını sanırken bu defa çok daha büyük bir tehdit ile karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Bu tehdit kendi elleri ile Avrupa’nın içlerine kadar gelmesine yardımcı oldukları eski müttefikleri Komünist rejimin savunucusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi.

Sovyetlerin kurtarıcı olarak girdiği Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya ve Bulgaristan’da yerleşmeye ve rejimini bu ülkelerde yaymaya başlaması üzerine ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler kendilerini STALIN önderliğindeki bu yeni dünya devine karşı kolektif olarak savunmak amacıyla NATO’yu oluşturdular.

Kuzey Atlantik İttifakı'nın (NATO) kuruluşuna ilişkin antlaşma, 12 ülkenin katılımıyla 4 Nisan 1949'da Washington'da imzalandı. Washington Antlaşması olarak da anılan antlaşma, bütün imzacı devletlerin onayları verildikten sonra 24 Ağustos 1949'da yürürlüğe girdi. Antlaşmayı ; ABD, Kanada, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksenburg, İngiltere, Fransa, Portekiz, İzlanda, İtalya imzaladılar.

Sovyetlerin 2 nci Dünya Harbi sonunda Türkiye’den resmen Boğazları talep etmesi ve ayrıca Kars, Ardahan ve Artvin üzerinde hak iddia etmesi üzerine bütün dünya ordularını terhis edip savaş yaralarını sararken Türkiye, ordularını terhis edemediği gibi, bu yeni dünya devine karşı ortaya çıkan yeni savunma ihtiyaçları yüzünden mevcut askeri önlemlerini de arttırmak zorunda kaldı.

NATO’nun kurulması Türkiye’nin imdadına yetişti. Çünkü NATO’nun Savunma Şemsiyesi altında bulunmak SSCB karşısındaki savunma ihtiyaçları için güçlü bir kazanım olacaktı. Nitekim Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya katılımına ilişkin istekler birlikte kabul edilerek iki ülkenin Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılım Protokolü, 22 Ekim 1951'de Londra'da imzalandı. Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması'nı 18 Şubat 1952'de onaylayarak (5886 sayılı yasa) NATO'ya resmen üye oldu.

Yunanistan da aynı tarihte Antlaşmayı onayladı. Bu şekilde NATO’nun üye sayısı önce 14’e, bilahare Batı Almanya’nın 6 Mayıs 1955’de katılımı ile 15’e ulaştı. Bu sayı tam 27 yıl ayni kaldı. 30 Mayıs 1982’de İspanya’nın katılımı ile NATO üyesi ülkelerin sayısı 16 oldu.

Bu arada SSCB’de kendi kontrolü altında bulundurduğu Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan ve Doğu Almanya ile birlikte ayni NATO benzeri bir savunma sistemi olan VARŞOVA PAKTI’NI oluşturdu. Bu devletlerin ekonomik birlikteliğini devam ettirmek üzere aynen Ortak Pazar (Şimdiki Avrupa Birliği) ülkeleri gibi çalışan COMECON’ kurdu.

Bu iki askeri, siyasi ve ekonomik karşıt güçler tam kırk yıl Soğuk Savaş Süreci dediğimiz büyük güçler dengesini muhafaza için birbiri ile her alanda mücadele ettiler.
Türkiye’nin müttefiklerine kısa sürede uyum sağladığını ve SSCB’ne doğrudan komşu olan tek NATO ülkesi olarak BU PAKTIN HUDUT KARAKOLU OLMA görevini tam kırk yıl başarıyla yaptığını görüyoruz.

Türkiye tamamı Hıristiyan olan 16 müttefiki içinde tek Müslüman ülke olarak tam bir uyum içinde kendisine verilen görevleri aksaksız yerine getirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerini NATO standardında tutabilmek için ekonomik açıdan çok zorlanılmasına rağmen Türkiye bu standardı daima korumasını bilmiştir. Türkiye Yunanistan ile olan çok ciddi tarihi sorunlarına rağmen ittifak içinde daima en uyumlu, en özverili ve en sorunsuz üye ülke olma vasfını daima korumuştur.

Şimdi, bugün resmen çatırdadığı görülen NATO’nun yapısını şekillendiren anlaşma maddelerini biraz daha irdeleyelim.

NATO Antlaşmasının Başlangıç Bölümü ve bugün Irak Tehdidi yüzünden yürürlüğe girmesini istediğimiz , fakat çıkan çatlak sesler yüzünden krize sebep olan meşhur olan 4 ve 5 nci maddeleri görelim.

Başlangıç Bölümü:
Washington DC, 4 Nisan 1949; Bu Antlaşmanın Tarafları, Birleşmiş Milletler Yasası'nın amaçları ve ilkelerine olan inançlarını ve bütün halklar ve bütün hükümetlerle barış içinde bir arada yaşama arzularını teyit ederler. Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri temelinde bütün halkların özgürlüklerini, ortak miraslarını ve uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın geliştirilmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar. Bundan dolayı bu Kuzey Atlantik Antlaşması'nı kabul etmişlerdir.

MADDE 4:
Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.

MADDE 5:
Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerler ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güven Konseyi'ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”

Görüldüğü gibi NATO tamamen SSCB tehdidine karşı komünist olmayan Avrupa ülkelerini, Kanada ve ABD gibi Kuzey Amerika ülkelerini ve Türkiye ve Yunanistan gibi Güneydoğu Avrupa ülkelerini korumak üzere kurulmuş askeri ve siyasi bir örgüttür.

NATO, kuruluşundan itibaren önce Sovyetler Birliği’ne, bilahare SSCB liderliğinde oluşturulan Varşova Paktı Devletlerine karşı çok güzel bir stratejik savunma politikası uygulamıştır. Yine kendi arasında bu tehdide karşı askeri alanda işbirliği ve koordinasyon usulleri geliştirmiştir. Müşterek eğitim sistemleri oluşturmuş ve bunu geliştirerek uygulamıştır. Birbiri ile entegre gelişmiş muhabere sistemleri ile elektronik harp tedbirleri oluşturmuştur. NATO’nun üye ülkelerinin bütün kara topraklarını, deniz ve hava sahalarını koruyacak müşterek planlar geliştirilmiş ve bu planlar periyodik tatbikatlarla denenerek kullanılır hale getirilmiştir. Müşterek NATO kuvvetlerini yönetecek Müşterek Karargahlar oluşturmuştur. Ortak bir askeri dil meydana getirilmiş, 16 ülkenin askerleri birbirlerinin emir ve komutası altında uyum içinde görev yapmışlardır.

Türkiye Kara sahasında NATO’nun Güneydoğu Asya Bölümünün emir ve komutasını üstlenmiş ve İzmir’de LANDSOUTHEAST ismi ile anılan Müşterek NATO Karargâhını kurmuştur. 1-2 ve 3 üncü Ordularının tamamını, tüm Hava Kuvvetleri ile tüm Deniz Kuvvetlerini NATO’nun emrine vermiştir.

NATO’nun 40 yıla yakın süren Soğuk Savaş dönemi son derece başarılıdır. Bu süre zarfında üye ülkelerin tamamında; savunma sistemlerindeki bütün yenilikler uygulanmıştır. Savunma sistemlerini tamamlayan alt yapı hizmetleri (Askeri üsler, limanlar, hava alanları, muhabere sistemleri, Komuta ve kontrol sistemleri, ulaştırma kolaylıkları, mühimmat ve akaryakıt depoları, yer altı sığınakları petrol boru hatları gibi sistemler) bütün üye ülkeler arasında hemen hemen birbirine benzer ve yakın oranlarda oluşturulmuştur. Sonunda üye ülkelerin orduları NATO Standardı olarak bilinen en üst düzey olarak belirlenen bir standarda çıkartılmıştır.

NATO’nun bu bilinen gücü, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi ve İttifak Merkezi’nin Paris’ten Belçika-Brüksel’e taşınmasını müteakip giderek zayıflama sürecine girmiştir.

Tam 28 yıl dünyayı ikiye bölen ve kutuplaşmanın sembolü sayılan Berlin Duvarı'nın yıkıldığı 1989 yılında, tarih sayfalarını dolduracak ve NATO için de çok önemli olan pek çok gelişme birbiri ardına sıralanmıştır. Polonya'da Tersane işçisi Leh Walesa'nın bayraktarlığını yaptığı Dayanışma Hareketi’nin 1989 Haziranındaki zaferi, ardından Macaristan'ın Avusturya ile olan sınırını açma kararını vermesi, 9 Kasım' da Berlin Duvarı'nın bir gecede yerle bir edilmesi iki blok içinde çok önemli gelişmelerdi.

Dönemin Alman Şansölyesi Helmut Kohl, ABD Başkanı George Bush'a gelişmeleri şöyle anlatıyordu: "Berlin'den yeni geldim. Orası, devasa bir panayır gibi. Bazı noktalarda duvarı resmen yıkıyorlar. Sınırlar kalktı."

Bu şekilde tam yarım asır dünyayı hop oturtup hop kaldıran Soğuk Savaşın son perdesi, Çekoslovakya’da "Kadife Devrim" ve Aralıkta da Romanya'da Devlet Başkanı Nikolai Çavusesku'nun kanlı şekilde öldürülmesiyle indi.

Berlin Duvarının yıkılması ile Doğu ve Batı Almanya birleşti. Bu şekilde bir Varşova Paktı üyesi olan Doğu Almanya resmen değil, ama fiilen NATO ülkesi oldu.

Bu gelişmelere karşı sadece seyretmekle yetinen SSCB’nin de sonu geliyordu. Nitekim 1991 yılında SSCB dağıldı. Bu birlik içinden yeni cumhuriyetler doğdu. Bu yeni Cumhuriyetlerden Rusya Federasyonu SSCB’nin mirasını üstlendi. Yalnız bu mirasta Komünizm yoktu. Liberal_Kapitalist sistem artık bütün eski Varşova Paktı ülkelerini sarmıştı. Sonunda Varşova Paktı ve COMECON kendi kendini dağıttı.

Bu şekilde 1991 yılında NATO’nun kuruluşunu hazırlayan ve temel varlık sebebi olan SSCB ve Varşova Paktı tehdidi fiilen ortadan kalktı. Bu tehdit kalktıktan sonra tehdidi teşkil eden ülkeler başta Rusya Federasyonu olmak üzere hepsi teker teker NATO’ya katılmak üzere resmen müracaat ettiler.

Aslında bu durumda artık herhangi bir global tehdit olmadığına göre NATO’nun da Varşova Paktı gibi fiili hayatına son vermesi gerekiyordu. Fakat böyle olmadı. NATO’nun siyasi büyükleri toplandılar ve 50 yılda ulaşılan bilgi birikimi, altyapı, eğitim, tecrübe ve birde teşkilatın üyelerine sağladığı ekonomik kazanımlar göz önünde bulundurularak sistemin devam etmesinde yarar gördüler. Fakat bir Savunma Paktı olarak oluşturulan bu dev organizasyonun devamı için mutlaka bir tehdit gerekliydi. Yılarca süren çalışma ve istişarelerden sonra yeni tehdit alanları bulundu. Bu tehditler dünya çapında giderek güçlendiği varsayılan RADİKAL İSLAM, ULUSLAR ARASI TERÖRİZM ile BÖLGESEL BELİRSİZLİKLER SONUCU MEYDANA GELECEK SAVAŞLAR idi.

Soğuk Savaşın son bulması ile yeniden yapılanma sürecine giren ve Avrupa Birliği adı altında siyasi bir entegrasyona doğru giden Avrupa Devletleri kendi ortak ordularını kuruncaya kadar, yani Müşterek Avrupa Ordusunu oluşturana kadar NATO’nun askeri kanadının dağıtılmasına razı olmadılar.

Gerçekten artık dünyada organize askeri güç olarak sadece NATO kalmıştı. Bu güç ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelecek bölgesel çatışmalarda Birleşmiş Milletlerin emrinde kullanılabilecek hazır kıta olarak kalabilirdi.

Eski Varşova Paktı ülkeleri önce BARIŞ İÇİN ORTAKLIK adı altında sadece Karargâh olarak katıldıkları NATO’ya bilahare resmen üye olmaya başladılar. Bunlardan Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya'nın 12 Mart 1999’da katılımıyla NATO üye ülkeleri sayısı 19’a ulaştı.

Yeni tehdit durumuna göre NATO’nun askeri yapısı da yeniden şekillendirildi. Ülkeler artık eskisi gibi bu güce doğrudan ordularını vermiyorlar. Muhtemel Kriz bölgelerine göre konuşlanan 3 Kolordu Kuvvetindeki Acil Durum Birliğine değişik çaptaki birlikleri ile katkıda bulunuyorlar. Bu Acil Durum NATO Birliklerinden bir tanesi de Türkiye de İstanbul Ayazağa’da bulunuyor.

Özetlemek gerekirse; NATO 1991 tarihinden itibaren kuruluş amacının dışına çıkmıştır. Yani bir bakıma kuruluş antlaşması dışına taşmıştır. Resmen olmasa bile fiilen iş yapamayacak bir teşkilat yapısı haline dönüşmüştür. Çünkü bu büyük gücü birada tutan tehdit ortadan kalkmıştır.

Nitekim bu büyük Askeri Güç; dün denecek kadar kısa bir süre önce burnunun dibinde cereyan eden Bosna-Hersek ve Kosova’daki kitlesel katliamlara büyük Kara, Deniz ve Hava gücüne rağmen sadece seyirci kalmıştır. Ne yazık ki ABD okyanus ötesinden gelerek doğrudan olaya el koymuş ve Avrupa’nın göbeğinde Avrupalıların seyretmekle yetindiği insanlık dramını ve ayıbını durdurmuştur. ABD’nin gelişi ile birlikte NATO istemeyerek de olsa Yugoslavya olaylarına kısmen dahil olmuştur.

Türkiye, bugün ABD’nin ısrarlı ve kararlı tutumu dolayısıyla giderek yaklaşan muhtemel Irak Savaşı ve bu savaşın yıkıcı etkilerine karşı NATO Antlaşmasının 4 ve 5 inci maddelerine göre doğan haklarını doğal olarak NATO’dan talep etmiştir. Türkiye’ye karşı bu paktın iki önemli gücünü teşkil eden Almanya ver Fransa ile Paktın merkez ülkesi Belçika’nın resmen karşı çıkmaları fiilen var gibi olan teşkilatın artık tamamen dağıldığını bütün çıplaklığı ile ortaya çıkartmıştır.

Kral artık çıplaktır. Ve bu çıplaklık açıkça görülmektedir. Varılan bu noktadan sonra alınacak kararların ve uzlaşma metinlerinin artık hiçbir yaptırım gücünün olmayacağı da kesindir. Avrupa Birliği adı altında siyasi ve askeri birliktelik oluşturma çalışmalarına hız kazandıran Kıta Avrupalı NATO ülkeleri Türkiye’yi bu birlikteliğin içine sokmayacaklarını defalarca yinelemişlerdir. Bu güçler artık aralarında ABD’lerini de görmek istemediklerini Irak Krizini bahane ederek açıkça vurgulamışlardır.

Bu durumda iş sadece NATO’nun tasfiyesine kalmıştır. Şimdi önümüzdeki günlerde zaten belirli bir hedefi olmayan ve müşterek düşmanları bulunmayan ülkelerin oluşturduğu bu sanal kuruluş da benzerleri CENTO, SEATO, VARŞOVA PAKTI gibi işlevini tamamlamış olarak tarihteki yerini alacaktır.

Bu durumda Türkiye ne yapacaktır? Türkiye’nin bu işten hiçbir kaybı olmayacaktır. Çünkü Türkiye NATO’dan ayrılmakla gücünden, kuvvetinden ve mevcut tecrübesinden bir şey kaybetmeyecektir. Türkiye NATO’dan alacağının azamisini almıştır. Bugün Türkiye NATO Standartlarına ulaşmış uluslararası tecrübesi en üst düzeyde olan Silahlı Kuvvetlere sahiptir. Türkiye sahip olduğu bu gücünü bugün işbirliği içinde bulunduğu ülkelerle yapacağı ikili antlaşmalar çerçevesinde aynen devam ettirecektir.

Belki yakın komşularıyla yeni bir askeri ittifak oluşturacaktır. Belki İslam ülkeleriyle yeni bir ittifak oluşturacaktır. Veya Türk Cumhuriyetleri ile bir başka askeri ittifak içinde yer alacaktır. Veya sadece ABD ile, sadece Almanya ile yahut Çin ile stratejik bir ortaklık içine girecektir.

Bizim için NATO, SSCB’nin ülkemiz üzerindeki isteklerine bir Savunma Paktı içinde savaş yapmadan karşı koyabilmek için önemli idi. Nitekim NATO içinde bulunduğumuz sürece bu husus en iyi şekilde sağlanmıştır. SSCB tehdidinin ortadan kalkması ile NATO’ya olan ihtiyacımız da ortadan kalkmıştır.

Bunun zaten böyle olduğunu NATO’nun 4 ve 5 inci maddelerini muhtemel bir IRAK tehdidi için devreye sokmak istememiz halinde yapılan davranış biçimi göstermiştir. NATO’nun Türkiye için ve dünya barışı için hiç bir anlamının kalmadığı artık görülmelidir. Türkiye daha önce de defalarca istemesine rağmen yüz binlerce insanın vahşice katledildiği Saraybosna ve Kosova’da NATO’yu devreye sokmaya muvaffak olamamıştı.

Aslında bugün gelinen nokta Avrupa Birliğine girme isteklerimizin de ne kadar boş ve sonuçsuz olduğunu ispat etmiştir. Kendi içlerinde dahi uyum gösteremeyen ve en basit bir konu etrafında dahi ortak karar alamayan bu ülkelerin bizi aralarına kabul edeceklerini beklemek büyük bir yanılgı olarak algılanmalıdır.

ABD’lerinde 11 Eylülde yapılan terörist saldırıdan sonra dünyanın artık eskisi gibi olamayacağını birkaç kere bu sütunlarda dile getirmiştim. Evet. Bugün bunun örneklerini daha yakından görüyor ve yaşıyoruz. ABD’nin Afganistan saldırısı ile başlayan ve Irak ile devam edeceği açıkça görülen askeri operasyonlarının nerede ve nasıl durdurulacağını şimdiden tahmin etmek zor. Bu durumda 55 yıldır dünyayı yöneten Birleşmiş Milletler Teşkilatının da işlevini yitirdiğine de şahit olmaktayız. Daha güçlü bir Uluslararası teşkilata ihtiyaç duyulan günler yaşıyoruz.

Sonuç olarak; Çevremizde yeni bir Dünya kuruluyor. Dünya her alanda yeniden şekilleniyor. Türkiye bu şekillenmenin ve yeniden yapılanmanın tam ortasındadır. Sadece bugünü değil yarınları ve yarınların ötesini çok iyi ölçüp biçmeli ve yeni dünyada saygın yerini almak için yeni stratejiler üretmelidir.

Bunda geç kalmamak için çevresini iyi tetkik etmelidir. Olanları iyi irdelemeli ve algılamalıdır. Yanlış yapma lüksümüz yoktur...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
21 Şubat 2003 Cuma

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale