23 HAZİRAN 2017 CUMA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






28 Şubat 2003'te nasıl bir Kıbrıs olmalı?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 22 Aralık 2002 Pazar 

Tecrübesiz Ak Parti yönetiminin en önemli dış politika deneyimi olan Kopenhag Zirvesi çalışmaları bitti. İç ve dış kamuoyu bu toplantıda alınan kararların ayrıntıları, getirdiklerini ve götürdüklerini daha çok uzun bir süre tartışacak.

Bu konuda fikirlerimi geçen yazımda detaylı olarak açıklamış ve Türkiye’nin önünde kullanabileceği çok güzel seçenekler olduğunu, eğer yeni yönetim bunları iyi değerlendirebilirse kazancımızın kayıplarımızdan çok daha fazla olacağını vurgulamıştım.

Şimdi konunun bizi ilgilendiren bir başka önemli cephesine bakacağım. Kopenhag toplantıları öncesinde ve toplantı esnasında Kıbrıs’ta mevcut statünün değiştirilmesi ile ilgili olarak yapılan çok yönlü ve çok taraflı dayatmalar sonucu ortaya çıkan tabloyu ele alarak bu tablo sonunda Türkiye’ye düşen görevlerin neler olduğu sorusuna cevap arayacağım.

Bazılarının büyük başarı diye nitelendirmesine rağmen benim düşünceme göre, Kopenhag Kararları tam bir fiyaskodur. Avrupa hakkında varolan değer yargılarımızın değişmediğinin tipik bir göstergesidir. Bütün çabalarımıza ve hatta büyük ağabeyimiz ABD’nin vaki desteğine rağmen Avrupa yine bildiğini okumuştur. Yani kendisine yakışanı yapmıştır. Asırlardır Türklere ve Türk Devletlerine karşı bilinen tavrını hiç değiştirmeden yeniden ortaya koymuştur. Son derece kibar bir dille;

“Biz Türkleri aramızda istemiyoruz. Biraz daha çalışın, biraz daha bekleyin. Bu arada bizde sizi aramıza almamak için yapamayacağınız ne gibi dayatmalar bulabiliriz sorusunun cevabını araştıralım. İki yıl sonra durumunuza yeniden bakarız. Sizi yeniden değerlendiririz. Beğenirsek belki alırız. Şimdilik üstümüze gelmeyin” dediler. Arkasından el birliği ile “Bu alınan kararlar Türkiye için muhteşem bir zaferdir” sözleri ile “neden üzüldüğümüzü anlamadıklarını” vurgulamayı da ihmal etmediler. Avrupalıların yönetim kademesindeki büyük ağızları bu lafları gevelerken Avrupalı bağımsız basın organlarında bunların gerçek niyet ve maksatlarının ne olduğu bütün açıklığıyla ortaya koyuldu. Bütün bunlar benim söylediklerimi teyid eder nitelikte idi.

Bu arada, yazılarımın tamamını okumadan sadece bir kaç satır üzerinde ahkâm kesen bir kısım cahil aydınımız “benim zaten AB düşmanı olduğumu” beyan ederek kendi cehâletlerini açıklamaktan geri kalmadılar. Kesinlikle AB düşmanı olmadığımı çok kere vurguladım. Aslında bunu açıklamaya da gerek yoktur. Ülkesini ve milletini seven, Türk olmakla gurur duyan herkes; insanlarının huzur, güven ve refah içinde yaşamasını ister ve bunun Avrupa Birliği ülkelerinin normlarına erişerek gerçekleşeceğini bilir.

Fakat Avrupa Birliğine girme pahasına milli ve ahlâki değerlerimizden ve bizi biz yapan Türk Kimliğinden soyutlanmamıza, bizi binlerce yıldan beri bu günlere taşıyan değerlerimizden uzaklaşarak sömürgeleşmemize gerek yoktur.

İşte kavgamız ve mücadelemiz bunun önlenmesi yönündedir. Bu bakımdan kendi gücümüzü iyi bilen bir kişi olarak bu gücü Avrupa’nın taşıyamayacağını Avrupalılar kadar bende görüyorum. Bizi diğerleri ile ayni şartlarda almalarının mümkün olmadığını da biliyorum. Ve yöneticilerimin de bu gerçeği görmeleri için onları uyarma görevimi yerine getiriyorum.

Kıbrıs ile ilgili endişelerimi de bu gerçek doğrultusunda değerlendiriyorum. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte AB’ ye eşzamanlı olarak kabul edilseydi güvenliğimiz açısından hiç bir sorun olmayacaktı. Fakat bugün gelinen durum öyle değildir. Kozlar halâ bizim değil, karşı tarafın elindedir.

Kopengag Zirvesi sonunda uluslararası kamuoyunun gözü önünde büyük bir hukuk ihlâli yapılarak Kıbrıs Rum Kesimi; 1960 yılında Türkiye,Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti gibi değerlendirilmiş ve Avrupa Birliğine üye olarak kabul edilmiştir. Bu olay bütünüyle yanlıştır. Yanlışın yanlışlarla düzeltilmesi ise mümkün değildir.

K.K.T.C; Türkiye'nin namusudur, gururudur ve şerefidir. Kıbrıs Türk Halkına ve topraklarına gelecek en küçük kötülük bize yapılmış demektir. Onlarla birlikte bizimde güvenliğimiz tehlikeye gireceğinden, oraya karşı atılan her şer adım bize karşı atılmış gibi kabul edilmelidir. Kıbrıs Türk Halkı'nın menfaâtleri Anadolu Türk Toplumu ile özdeşleşmiştir. O toprakları Antalya'dan, İzmir'den,Trabzon'dan farklı düşünmek asla mümkün değildir. Kıbrıs Türk Toplumunu da; Anadolu Türk Toplumundan ayrı düşünmek mümkün değildir. Olmamalıdır. Bunun için kendi kendimizi inkar etmemiz gerekir ki, bu asla mümkün değildir.

Türkiye’nin Kıbrıs politikaları partilerin politikaları da değildir. Kıbrıs politikaları; bütün milletin desteklediği milli davranışları içermelidir. Nitekim bugüne kadar bu kural titizlikle uygulanmıştır.

Kofi Annan Plânının detayı ve içeriği önemli değildir. Maddeler üzerinde tartışılır. Görüşülür ve belki de her alanda iki tarafın isteklerini tamamen kapsayacak hususlar üzerinde anlaşma sağlanabilir. Fakat bütün bunlar tali hususlardır. Bizi bağlamamalıdır.

Kıbrıs konusunda Türkiye için vazgeçilemeyecek temel unsur; Müşterek Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine ancak Türkiye' nin de Avrupa Birliği üyeliğine alınması ile birlikte kabul edileceğidir. Yani Türkiye girmeden Kıbrıs'ın AB' ne alınması ülkemiz için çok tehlikelidir. Bunu bilerek ve ileriyi görerek planı değerlendirmek zorundayız. Bunun dışındakiler tamamen teferruat olarak görülmeli ve bizi meşgul etmemelidir.

Yeni Hükümet bu oyunu görmelidir. "Plandaki satır aralarına yerleşmiş tuzak ifadelere kanarak “Aman ne güzel bizi tanıdılar. Bizde bize düşen görevi yapalım. İsteklere uyalım. Tavizleri verelim. Ama hiç kimsenin çözemediği önemli sorunu çözerek göreve başlarken büyük başarı kazanalım" şeklinde bir büyük yanlışı yapmamalıdır. Tarih milletlerin hayatında yöneticilerinin basiretsiz tutum ve davranışlarının o milletlere verdiği acıyı anlatan binlerce misal ile doludur.

Şimdi Kopenhag Zirvesi sonunda Türkiye ve K.K.T.C Yönetimlerine “ 28 Şubata kadar adanın tamamını zaman içinde Rum egemenliğine sokacak Kofi Annan Plânı üzerinde anlaşın” denilmektedir. Avrupalı Dostlarımız(!) “En geç 28 Şubatta bu işi bitirin” diyerek adeta K.K.T.C’ yi intihara teşvik etmektedir. Çünkü çözüm olarak dayatılan Kofi Annan Plânı, “İki devlet, Tek millet” üzerine inşa edilmiştir. Oysa adada bir arada yaşamayacakları defalarca kanıtlanmış iki ayrı kültür ve iki ayrı millet vardır. Bu plânın uygulanması ise yeniden savaş, kan ve gözyaşını geri getirecektir.

Nitekim istenilen olmuştur. Rum Lider Klerides havaalanında Zafer Kazanmış Komutan edasıyla karşılanırken, K.K.T.C’ de bir avuç Kıbrıslı Türk birbirine düşmüştür. Ömrünün tamamını milletinin istiklâl mücadelesi içinde geçirmiş Milli Lider Rauf Denktaş bugün bizzat kendi halkı tarafından Vatan Hainliği ile suçlanmaktadır. Her kafadan bir ses çıkmakta ve Kıbrıs Türkleri ne yazık ki ebedi ve ezeli düşmanları Rum kesiminden pasaport almak için birbiri ile yarışmaktadır.

Aydın geçinen ve okumuş-yazmış bir Kıbrıs Türkü kardeşimiz “Ben Türk Değilim, Rum Değilim, İngiliz değilim. Ben Kıbrıslıyım.” şeklinde kameralara haykırarak gelinen durumun bütün vehâmetini sergilemektedir.

Türkiye’de ise durum bundan farklı değildir. Ver-Kurtul politikasını destekleyenler ne yazık ki itibar görmektedir. Oysa bizim gençliğimiz Kıbrıs Türklerine yapılan mezâlimlere karşı meydanları dolduran milletimizin “YA TAKSİM-YA ÖLÜM” sloganlarını dinleyerek geçti. Şimdi gözlerimizin önünde ata yadigârı topraklar çekip alınıyor. Milletçe susuyor ve sadece seyretmekle yetiniyoruz.

Bu düşünceyle ve bu kafadaki insanlarla, kendilerine 28 yıl süren barış ve huzur dolu ortamı hediye eden Anavatan Türkiye’ye “Sömürgeci ve işgalci” diyebilen beyinlerle Kıbrıs Sorunu’na çare bulunmasını beklemek yanlıştır. Abesle iştigâldir. Yani boşuna kürek çekmektir.

Kopenhag Zirvesi bahane edilerek Kıbrıs’ta kesin çözüm için yapılan dayatmalarda boyun eğilmemesi ve 28 Şubata kadar bir müzakere sürecinin alınması sadece geçici bir başarı olarak görülmelidir. Fakat bu konuda onların istediği hususların, yani plân metinleri üzerinde anlaşmanın hiç bir kazancının olmayacağı açıktır. Misal vermek gerekirse; Cam bardak büyük bir hınçla duvara atıp tuzla buz edilmiştir. Artık bu parçaları bir araya getirip yeniden bardak yaparak su içmek fiziki olarak mümkün değildir. Yani çözüm kesinlikle Kofi Annan Plânı çerçevesi içinde değildir.

Bizim Kıbrıs Rum’una verilecek tavizimiz yoktur. Olmamalıdır. Kıbrıs tarihinde bir gün dahi Yunan’ın ve Rum’un malı olmamıştır. Adanın gerçek sahibi olan Türkler İngilizlerin kirli oyunları ile bir bir adadan kaçırıldıktan sonra yerlerine adalı Rumlar doldurulmuştur. Şimdi bunlar sanki gerçek sahipleri imiş gibi Yunanlı ağabeylerinin ve Avrupalı dostlarının da desteği ile adaya sahip çıkmaktadır. Bu oyuna da gelinmemelidir. 50 yıldır Kıbrıs Türk Toplumu liderliğini yürüten Sayın Denktaş’ ın engin devlet adamlığı tecrübesi de gözardı edilmemelidir.

Kıbrıs Adası mevcut konumu ile Türkiye’nin güvenliği açısından vazgeçilemeyecek kadar önemli bir toprak parçasıdır. Bu bakımdan sorunun sahibi Türkiye ve çözüm yeri de Ankara olmalıdır. Türkiye gibi her alanda potansiyel gücü ve vizyonu olan bir ülkenin Kıbrıs sorununa çözüm için emrivakilerle çözüm üretmesi beklenmemelidir. Türkiye’nin burada plânlı, programlı, itidâl içinde ve sabırla hareketi zorunludur. Bu topraklarda Kıbrıs Rumlarından, Yunanistan’dan, İngiltere’den, ABD’den ve Avrupa Ülkelerinden daha çok hakkımız olduğunu bilerek hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Askerlikte “ Stratejide yapılan hata taktik başarılarla düzeltilemez.” şeklinde çok önemli bir deyim vardır. Yani siz Şam’ı ele geçirmeyi hedef alıyorsanız, askeri yığınağınızı Gaziantep’te yapmalısınız. Eğer yığınağınızı Adapazarı’nda yaparsanız. Şam’ı almanız kesinlikle mümkün değildir. İşte bu hareket stratejik bir hatadır ve telâfisi asla mümkün değildir. Yenilgi kaçınılmazdır. Burada da Kofi Annan Plânı üzerinde israr etmek stratejide yapılan hatanın kabul edilmesidir. Çünkü karşı taraf olayı her tarafından kendi lehinde bağlamıştır.

Kofi Annan Plânında olmazsa- olmaz denilen DİPKARPAZ bölgesi Rumlara bırakıldığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Akdeniz’deki hakimiyetini tamamen kaybeder. 64 Km genişliğindeki Kıbrıs Boğazı , Hazar Havzası petrollerini dünyaya pazarlayacak Yumurtalık Petrol tesisleri ile Musul-Kerkük Petrollerini dünyaya açan Suriye ve Lübnan limanlarının kontrolu bölgede güçlenmemizi istemeyen AB’ nin eline geçer. Batıdan Türkiye’yi kuşatan çember bu şekilde kapatılarak Türkiye Güneyden de kuşatılmış olur.

Kıbrıs’ın kaybı ile Türkiye’nin uzak mesafeli Hava Savunma sistemleri büyük ölçüde zafiyete uğrayacaktır. Böyle bir zafiyetin telâfisi için Milyarlarca Dolar tutarında askeri yatırım gereklidir. Yine güney kıyılarımızın savunulması için yeni askeri birliklerin kurulup konuşlandırılması ihtiyacı doğacaktır. Bu yatırıma bugünkü ekonomik kriz şartlarında kaynak ayrılması ise mümkün değildir. O halde sadece Kıbrıs Türkleri’nin değil,70 Milyonluk Türkiye’nin güvenliğini devam ettirecek bir çözüm bulunmalıdır. Yani plân bu bakış açısından değerlendirilmelidir.

Bu durumda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri’nin bek’ ası için Türkiye’ye tek çözüm yolu bırakılmıştır. Bu çözüm; K.K.T.C.’ NİN EN KISA SÜREDE TÜRKİYE’YE İLHAK EDİLMESİ’DİR. Halen bulunulan sınır hattı’ nın kuzeyinde kalan topraklar T.C. Devleti toprakları olarak ilan edilerek, 82 nci vilayetimize hemen bir Vali atanmalıdır. Bu arada Kıbrıs Türkleri içinden Türkiye Vatandaşı olmak istemeyenler için gerekli bütün kolaylıklar gösterilmeli, Avrupalı Kimliği verilen Güney Kıbrıs’a gitmelerine yardımcı olunmalıdır.
İşte size muhteşem bir TURİZM CENNETİ ve MARAŞ’ ın da devreye sokulması ile Hon Kong, Dubai ve Singapur’un yerini alacak “DÜNYANIN EN BÜYÜK SERBEST PAZARI” .

Bugün gelinen yerde tek ve güvenli çıkış yolu ancak İLHAK’ tır. Türkiye kendi güvenliğini kendisi sağlamak zorundadır. Yunanistan’ın Megal-i İdea’sı için attığı adımları görmeyenler ve halâ “Onlar bize yardımcı oluyor. Bizim Avrupa Birliğine girmemiz için destek veriyor” diyenlerin son gelinen durumda dahi gözlerinin açılmadığını görmek çok üzücü.

Mevcudiyetini ve ülke bütünlüğünü geleneksel Türk Düşmanlığına ve buna bağlı Megal-i İdea gibi fikir sistemine bağlayan Yunanistan’ın dolaylı da olsa Kıbrıs’ ı kontrol altına alarak bizi güneyden kuşatması ancak bu şekilde önlenebilecektir. Bu kesin çözüme en büyük yaygarayı yine bizim satılmış beyinler ve ile satın alınmış kalemlerin kopartacağı gün gibi aşikardır. “Efendim. Bu Barbarlıktır. Demokrasiye aykırıdır. Sonra dünya bize ne der” diyeceklerdir. İnsan haklarından, kaybedilecek dolarlardan bahsedeceklerdir. Bunlar İngiltere’nin dünyanın bir ucundaki FAKLAND Kayalıkları için Arjantin ile savaştığını, İsrail’in istediği anda ve yerde istediği Arap Topraklarını işgâl ettiğini, ABD’nin Afganistan’ı zaptettiğini, bilmez ve görmezden gelirler. Ama ağababalarına yaranmak maksadıyla , 500 yıldır Türk toprağı olan ve güvenliğimiz için denetimimiz altında bulundurulması zorunlu olan KIBRIS ADASI üzerinde yaygara koparmayı bir borç bilirler.

Türk Milleti 3 Kasım’ da önemli bir karar verdi. Kooalisyon hükümetleri ile dertlerine çare bulunmadığını gördü. Ak Parti’ yi tek başına iktidar yaptı. Bu partinin eline kullanabileceği 363 milletvekillik büyük bir güç verdi. Çalışmalarına engel olabilecek her türlü muhalefeti ortadan kaldırdı.

Şimdi sıra milletten icâzet alan yeni yöneticilerinde. Sayın Yöneticilerimiz; Türkiye üzerinde oynanan oyunları lütfen görün. Ve siz bu oyunlara alet olmayın. Politikalarınızı başkalarının milli menfaâtlerine göre değil, Türk Milletinin menfaâtlerine göre kurun ve uygulayın. Başkalarının ne dediğine değil, sizi o makamlara gönderen halkınızın ne dediğine bakın. Ve yine başkalarının değil, milletinizin desteğine güvenin.

Kendiniz karar veremiyorsanız. Halkınıza sorun. Birkaç beyni satın alınmış meczup kişinin dışında milletin büyük çoğunluğunun Kuzey Kıbrıs’ı 82 nci vilayet olarak görmek istediğini anlayacaksınız. Sayın Başbakan Abdullah Gül;  Tarihi bir kararın arifesindesiniz. Tarihçiler sizi “Kıbrıs’ı Avrupa’ya Satan Başbakan” veya “ Kıbrıs’ı Türk Toprağı Yapan Başbakan” olarak yazabilir.

Seçme kararı sizin elinizde.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
22 Aralık 2002 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale