29 Nisan 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Emperyalizm yine kazanacak mı?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 3 Aralık 2002 Salı 

TÜRK MİLLETİNİN VE TÜRK DÜNYASININ MÜBAREK ŞEKER BAYRAMINI KUTLUYORUM.

3 Kasım 2002 erken seçimlerinin üzerinden bir ay geçti. Ülkede gündemi belirleyen ve medyada daima baş köşede yer alan eski liderler ve eski partiler artık kendi köşelerine çekildiler.

Geçen dönemin iktidar ve muhalefet partileri uğradıkları seçim yenilgisinin şokunu halâ üzerlerinden atamadılar. Siyaseti bıraktıklarını birbiri arkasına açıklayan liderler şimdi partilerinin yeniden yapılandırılması için planlâr yapmakla meşguller.

Bu arada siyaset sahnesini yeni liderler ve yeni yüzler doldurdu. Şimdi onların hayat serüvenlerini dinleyerek kendilerini tanımaya çalışıyoruz. CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL’ ın deyimi ile Başbakan Nâibi Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhuriyet tarihimizde görülmeyen bir hızla Avrupa Birliği ülkelerinin başkentlerini dolaştı. 12 Aralıkta yapılacak Kopenhag Toplantısında Türkiye’nin AB’ ne aday ülke olması için tarih verilmesine yeşil ışık yakılmasını sağlamak maksadıyla AB liderleri ile görüştü.

Cumhurbaşkanımız önceden hazırlanmış program çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiye’nin Avrupalı kimliğinin kabul edilmesi için Avrupa turlarına devam etti. Sivil toplum örgütlerimiz Brüksel başta olmak üzere kendi benzeri olan Avrupalı kuruluşların desteğini sağlamak için kapı kapı dolaşıyorlar. Bu arada Avrupalı ve Amerikalı heyetlerin biri gelip biri gidiyor. Üniversitelerimiz hazırladıkları programlar ile bizim ne kadar çok Avrupalı olduğumuzu ispata çalışıyorlar.

İşin bir diğer önemli yanı birkaç günlük hükümet ilk icraat olarak DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ adı altında Avrupa Birliğine uyumun daha iyi sağlanması için 36 maddelik Uyum Yasaları teklifi hazırlıyor ve geniş bir destek olduğunu göstermek üzere taslak metinleri muhalefet patisine incelenmek üzere sunuyor.

Bütün bu faaliyetler ilk bakışta olumlu ve yararlı adımlar olarak görülebilir. Yeni yönetimin ne kadar hazırlıklı olarak iktidara geldiğini ve ülke için ne kadar çok çalıştığının göstergesi olduğu düşünülebilir.

Fakat bu değerlendirme oturmuş, yerleşmiş, plan ve programını yapmış, uygulamaları ile içeride ve dışarıda kamuoyunun güveninin sağlamış bir kadro için doğru olabilir. Oysa seçimlerin üzerinden daha bir ay geçti. TBMM baştan aşağı yenilendi. 500 milletvekili ilk defa Ankara’ya geldi. Pek çoğunun siyasi geçmişi birkaç aylık. Yine pek çoğunun hiç devlet tecrübesi yok. Meclis başkanını yeni seçti. Çalışma düzenini daha oluşturmadı.

Yönetimin mazereti hazır. Efendim 12 Aralıkta Kopenhag Zirvesi var. Biz bize tarih vermeleri için çalışmayalım mı ? diyorlar.

Hayır Efendim... Mutlaka çalışalım... Hatta çok çalışalım... Ama planlı, programlı, birbiri ile işbirliği içinde, birbirini bütünleyici ve destekleyici şekilde çalışalım.

Devlet işleri devamlılık arz eder. Devlet işlerinde aceleye gerek yoktur. Acele ile koordine edilmeden yapılacak yanlışların sonradan telâfisi mümkün olmaz. Bu bakımdan çok dikkatli olmak gerekmektedir. Ülkemizin önüne daha nice 12 Aralıklar gelecek ve önümüzde daha nice imkânlar sunulacaktır.

Ben bu son 15 günlük koşuşturmanın yarardan çok zarar getireceğine inanıyorum. Çünkü bu şekilde adetâ yalvarır ve yakarır bir şekilde Avrupalıların karşısına çıkmak binlerce yıllık devlet geleneği bulunan milletin temsilcileri hoş bir görünüm değildir. Bu davranışımız ile Emperyalist Avrupalılar Türkleri bir kere daha dize getirdikleri zannına kapılmaktadır. Çünkü dışarıdan izlenildiği kadarıyla verilen görüntü bu şekildedir.

Bizim Avrupaya ihtiyacımız yoktur. Eğer güçlü olmak ve gerçek bir dünya gücü olarak dünyanın gidişatına yön verecek bir konuma gelmek istiyorlarsa Avrupa’nın bize ihtiyacı vardır.

Gelişen ve güçlenen Uzakdoğu Devletleri, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve İslam Ülkeleri ile her alanda işbirliği içine girebilme gibi alternatiflere sahip, dünyanın coğrafi merkezinde yer alan Türkiye’nin gücü sanıldığından daha büyüktür.

Avrupa Birliğine aday olan ve kabul edilen ülkelerin üyelik süreçleri incelendiğinde Türkiye’ye yapılan tek taraflı ve haksız uygulamaların hiçbirini görmek mümkün değildir.

Buna en gerçekçi misâl baştan sona yanlışlarla dolu Gümrük Birliği Uygulaması’ dır. Türkiye’de geçen iktidarlarca muhteşem bir zafer gibi gösterilen GÜMRÜK BİRLİĞİ uygulaması tam bir aldatmaca ve büyük bir fiyaskodur. Ancak sömürge devletler ile onların efendileri arasında yapılabilecek bir anlaşma olan Gümrük Birliği Türk ekonomisini felç etmiştir. Türk insanını fakirleştirmiştir. Bugüne kadar ekonomik alanda elde ettiğimiz kazanımlarımızın birer birer ve yok pahasına elimizden çıkmasına neden olmuştur.

Bu büyük yanlışlık ve getirdiği yıkım ortada dururken daha üç gün önce güven oyu almış bir hükümetin kırk yıldır üzerinde çalıştığımız Avrupa Birliği üyeliği ve Kıbrıs Sorunu’na birkaç gün içinde çare bulacaklarını sanmak çok yanlış ve sakıncalı olarak görülmektedir. Emperyalizmin bilinen oyunlarına bir kere daha düşmek sonucunu doğurabilecek hatalı bir davranış olarak değerlendirilmektedir.

Bizim Avrupalıya ve Kıbrıs Rum’una verilecek tavizimiz yoktur. Olmamalıdır. Türkiye gibi her alanda potansiyel gücü ve vizyonu olan bir ülkenin plânlı, programlı, itidâl içinde ve sabırla hareketi zorunludur.

Bir devlet, bir ülke bu kadar küçülemez. Küçülmemelidir. Adamların kapısında yalvarıp yakarıyoruz. Ödün istiyorlar. Veriyoruz. Bir daha istiyorlar. Biz bir daha veriyoruz. Adeta bize 12 Aralıkta bize müzakere tarihi versinler diye karşılarında takla atıyoruz. Vermeyeceklerini bile bile dört bir koldan saldırıyoruz. Rica ediyoruz, istirham ediyoruz, ısrar ediyoruz ve sonunda karşımızdakileri bıktırıyor ve bir bakıma kendimize güldürüyoruz.

İşte size çok taze bir örnek; İki gün önce Avrupa Parlamentosu Karma Parlamenterler Komisyonu Türkiye Rapörtörü olduğunu bildiren Arie Oostlander ismindeki bir zat kendisini Müstemleke Valisi gibi görerek hiç utanmadan ve sıkılmadan bizi denetlemek üzere ülkemize geliyor. Diyarbakır’da incelemeler yapıyor. Şehirde gezerek vatandaşlarımızla görüşüyor. Köyleri ziyaret ediyor. Köy evlerinde konuk ediliyor. Valimiz tarafından kabul edilerek bilgilendiriliyor. Beyefendi, tetkik ve değerlendirmelerinin sonunda peşinde gezen basın mensuplarımıza denetleme sonuçlarını açıklıyor. “Türkiye olmazsa olmaz koşulları yerine getirmedikçe tarihten söz etmek doğru değil” diyerek olaya son noktayı koyuyor. Bu görüntülerle o kadar çok karşılaştık ki, milletimiz bu davranışları adeta kanıksadı. Yani bir bakıma alıştık bu gibi insanlara ve fütursuz davranışlarına.

Yeni yönetimin Avrupa Birliği yolundaki gayret ve çabaları aslında bizim kırk yıldır Avrupa yollarında attığımız adımların hızlandırılmış bir versiyonundan başka bir şey değildir. Benim kanaatime göre tamamen boşa çekilen kürekler misâli sonuçsuz gayretlerdir. Bizim ne kadar çok Avrupalı olmak istediğimizi anlatmaya gerek yoktur. Fakat bunun için devlet ve milletçe binlerce yıldan bugünlere taşıdığımız haklı gururumuzu incitmeye ve aşağılamaya sebep teşkil edecek şekilde yalvar-yakar bir duruma girmemize hiç gerek yoktur.

İnsanlar aç kalabilir, yorulabilir, çeşitli maddi ve manevi zorluklarla karşılaşabilir. Fakat bütün bu maddi sıkıntıların ortadan kaldırılması çok kolaydır. Geleceğe ait ümitler canlı tutulduğu sürece insanlarımız çok büyük sıkıntılara göğüs gererek sabır ve metanetle daima iyiye, güzele ve doğruya erişmişlerdir. Önemli olan geleceğe ait umutların canlı tutulmasıdır.
Oysa görünen durum ve gelinen yer; " Türk Yönetiminin emperyalizme tamamen teslim olduğu ve yabancıların destek ve yardımından başka çaremizin kalmadığı" şeklindedir.

Çünkü hesapsızca alınan iç ve dış borçlar ülkemizin mili gelirini aşmıştır. Ödenecek borçların faizlerini dahi bütün vergi gelirlerimiz ile karşılamak mümkün değildir. Borç alarak borç faizi ödemek sarmalına girilmiştir. Üretim durdurulmuştur. Vatandaşlarımız hiç çalışmadan, para ile para kazanmak, yani faizle geçinmek gibi bir batağa sürüklenmiştir. İşsizlik tarihimizde görülmeyen boyutlara ulaşmıştır. Sonunda her alanda dışa bağımlı bir durum meydana getirilmiştir.

Ülkemiz bu duruma kazaen ve birdenbire düşmemiştir. Bilerek, isteyerek planlı, proğramlı ve zamanlı bir çalışma ile uzun vadede bu duruma düşürülmüştür. Atatürk'ün emrinde ve yönetiminde silah zoru ve şehîd kanı ile kaldırdığımız kapûtülasyonlar ile son kuruşuna kadar ödeyerek bir daha gelmeyeceğini umduğumuz Osmanlı Devlet Borçları gibi çok yönlü bir tarihi tecrübeye rağmen gelinen nokta ne yazık ki budur.
EVET... EVET... EVET... Bu emperyalizmin Türkiye'ye karşı kesin bir zaferidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 24 Temmuz 1923 yılında imzaladığı LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ile egemen bir devlet olduğunu resmen dünyaya tescil ettirmiş, hür ve bağımsız dünya devletleri arasında kendisinin de varolduğunu ilan etmiştir.

Lozan Antlaşması'nın en önemli işlevlerinden birisi de SEVR ANTLAŞMASI ile getirilmek istenen sömürge düzenini yırtıp atmış olmasıdır. Aslında çok az bildiğimiz SEVR Antlaşması’ nın 231'den 268'e kadar olan maddeleri Osmanlı'nın nasıl tamamen esir edileceğini ve her alanda nasıl sömürüleceğini gösteren Mâli ve İktisâdi hükümleri içermektedir. Bu maddelerin aynen kabul ettirilmesi amacıyla Lozan'da çok önemli tartışmalar olmuştur. Türk Heyetine çok baskı yapılmıştır. Lozan Antlaşmasını eleştirenler ve kabul edilen maddeleri eksik bulanlar; bu iki antlaşmanın mâli hükümlerini karşılaştırdıkları zaman Lozan'ın kendisini sömürge gibi gören o zamanın süper güçlerine karşı kazanılan çok önemli bir zafer olduğunu göreceklerdir.

Oysa o zamanın sömürgeci büyük güçlerinin bu şartları kabul ederken akıllarından geçenler ve kendi aralarına anlaştıkları konu aynen şöyle idi.

"Evet Türkler askeri ve siyasi büyük bir zafer kazanmışlardır. Fakat iktisâden sıfır durumundadırlar. Bütün güçlerini harcamışlardır. Şimdi Ekonomik açıdan her şeye sıfırdan başlayacaklardır. EMEK yoktur. SERMAYE yoktur. BİLGİ yoktur. KREDİ yoktur. İNSANGÜCÜ yoktur. YOL yoktur. OKUL ve ÖĞRETMENİ yoktur. TECRÜBESİ yoktur. Bu yokları, kendiliğinden var etmesi ise fiziken mümkün değildir. Bırakalım Türkler hür ve özgür olsunlar . Ama biz onları daima ekonomik açıdan sömürmeye devam edeceğiz. Çünkü ihtiyaç duyacağı her şey bizde var. Her sahada bize muhtaçlar "
Sömürgecilerin gerçek düşünceleri özetle buydu. Bu konuda tamamen haklı idiler. Çünkü yoktan bir şeyin varolduğu o güne kadar görülmemişti. Fakat onların unuttuğu bir husus vardı. Türklerin iyi ve yetenekli liderler elinde olmazı oldurduğuna tarih sayfaları şahitti.

Nitekim, bütün bu yoklardan tankını, topunu, uçağını çağın teknolojine uygun olarak kendisi yapabilen; parası değerli; tek kuruş borcu olmayan ; tam bağımsızlığını kazanmak için İTHALAT- İHRACAT arasında ülke bazında eşitlik ilkesi koyabilen huzurlu ve istikrarlı bir ülke yaratılmıştır. Bu olağanüstü gelişme asırlar içinde değil, Mustafa Kemâl ATATÜRK' ün Cumhurbaşkanı olduğu 15 yıl içinde kaydedilmiştir.
Atatürk ve arkadaşlarının büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdikleri bu özgürlük ve tam bağımsızlık vasfının 79 yıl sonra günümüzde geldiği nokta bu ülkeyi sevenleri son derece üzüyor ve rahatsız ediyor.

Enflâsyon kelimesinin bilinmediği bir dönem; bütçe gelirlerinin giderlerine eşit olduğu bir süreç; her ne olursa olsun" siyasi bağımsızlığın mutlak bir ekonomik bağımsızlıktan geçeceği" esası ile hareket edildiği bir dönem; insanların üretime katkıda bulundukları oranda üretimden eşit pay aldıkları muhteşem bir devir; yani unutulmaz ATATÜRK’LÜ GÜNLER bugün çok gerilerde kaldı.

O yıllarda Türk Lirası dünyanın en kıymetli paraları ile eşit iken ve bu kıymetli para insanların cebinde iyi bir yatırım aracı olarak bulundurulurken, bugün T.C. Devleti bütçesi dahi dolar ile kıymetlendiriliyor. Sadece 25 yıl önce 10 lira olan 1 ABD Doları, bugün 1.6 Milyon liraya ulaşmış. Bugün artık Devlet Bütçemizi ayni DUYÛN-U UMUMİYE idaresinde olduğu gibi IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tanzim ediyor. Yabancı heyetlerin biri gidip biri geliyor. Gelen heyetler ülkemizin tarihi ve turistik güzelliklerini görmeğe değil; akıl vermeye, denetlemeye ve bize hesap sormaya geliyorlar. Anlaşılır ve inanılır gibi değil.

Aklımız mı bitti? Yoksa bilgimiz mi yetmiyor? Atalarımız yüzde yirmi Türk Nüfusa dayanarak bugün topraklarında 40 civarında egemen bayrak dalgalanan 24 milyon Km. karelik bir Cihan Devleti'ni 600 yıl yönetiyor. Sonra bugün en güçlü olmamız gereken bir çağda, ve her alanda yeterli bir potansiyele erişmişken , dün senin emrinde olanlar bugün aynen sömürgelerinde olduğu gibi seni denetlemeye gelsinler. Anlamak ve anlatabilmek mümkün değil...

Hava sahamızı kullanırlar. Haberimiz olmaz. Denizlerimizi kullanırlar. Haberimiz olmaz. Nato’ ya yeni girdiğimiz dönemlerde, yani daha işin acemisi iken ülkemizin en ücra köşelerine yerleşen Amerikan tesislerine o bölgeden sorumlu olan Türk komutanlarını sokmazlardı. Yani kendi topraklarımızda bizi korumak amacıyla kurulan ve bizim emrimizde gibi görülen tesislere bizim girmemiz yasaktı. Sonra bunları teker teker ülkelerine gönderdik. Ama şimdi görünen o'ki, bunları kapıdan gönderiyorsun ama bacadan geri geliyorlar.

30 yıldır Avrupa'da çalışan vatandaşımıza öz oğlunun tatilini yanında geçirmesi için yaptığı en basit müracaatta dahi, konsolosluk kapılarında köle muamelesi yaparak binbir müşkülat çıkartan zihniyet; hiçbir tahdide tabi tutulmadan elini kolunu sallayarak sınırımızdan giriyor. Kendi ülkemizde bize rağmen, bizi adeta denetliyor. Akıl veriyor. Kafa tutuyor. Ülkenin temeline dinamit koyanlara gözümüzün içine baka baka arka çıkıyor, onlara destek veriyor, ve bunu hep yapıyor. Bizde elbirliği ile bütün bunlara seyirci kalıyoruz. Ondan sonrada meydanlarda vatan, millet, bayrak nutukları atıyoruz.

Sonuç olarak; Anayasamızda yer alan Atatürk Milliyetçiliği; yakalara göstermelik Atatürk rozeti takıp meydanlarda "Atam seni çok seviyoruz. Daima İzindeyiz " diye nutuk atmak değildir. Atatürk yaşasaydı ve bu durumu görseydi, herhalde kahrından ölürdü.

Atatürk Milliyetçiliği; Atatürk Türkiyesi'nin varlığına, bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine, manevi değerlerine, gelenek ve göreneklerine, ve O'nun yıktığı sömürge zihniyetine karşı çıkmaktır.

Türkiye büyük ülkedir. Güçlü ülkedir. Bölgesinde ve çevresinde lider ülkedir. Türk Milleti ise binlerce yıllık Türk Kültürü ile mücehhez büyük bir millettir. Biz milletçe ve devletçe ülkemizde yaşanan bu çirkin manzaraları haketmiyoruz. Tarihimiz diğer milletler ve kültürlerle çok iyi dialoglar ve işbirliği içinde binlerce yıl bir arada yaşayabildiğimizi göstermektedir. Bizi bölme, parçalama ve adeta sömürgeleştirme çabalarına karşı uyanık bulunmalıyız. Bunu yapacak gücümüz ve tecrübemiz vardır.

Türk Milleti 3 Kasım’da önemli bir karar verdi. Kooalisyon hükümetleri ile dertlerine çare bulunmadığını gördü. Ak Parti’yi tek başına iktidar yaptı. Eline kullanabileceği 363 milletvekillik büyük bir güç verdi. Çalışmalarına engel olabilecek her türlü muhalefeti ortadan kaldırdı.

Şimdi sıra milletten icâzet alan yeni yöneticilerinde. Buradan yeni yöneticilerimize vurgulamak istediğim bir kaç husus var.

Bilindiği gibi Siyaset; Devlet işlerini yönetme ve yönlendirme sanatıdır.

Siyasetçi; ülkenin bütün milli güç unsurlarını kullanarak ülkeyi yönetir ve milletini belirlediği milli hedefler doğrultusunda yönlendirir.

İyi ve istikrarlı bir yönetim, önce kendi halkının güvenini kazanır ve hizmetleriyle içeride güçlü olamızı sağlar. Milletin birlik ve beraberliği ile bütünleşen içerideki güç ve istikrar misli ile dışarıya, yani Dışişleri Bakanlığı kanalıyla ve diplomatlarımız vasıtasıyla sürdürdüğümüz dış politikamıza yansır. İçeride kuvvetli değilseniz dışarıda güçlü olmanız asla mümkün değildir. Sizi güçlü kılacak Avrupalı ve ABD’li dostlarımız (!) değildir. Sizin gücünüz milletin desteğinin devamlılığından hayat bulmaktadır.

Sayın Yöneticilerimiz; Şimdi size düşen öncelikli görev süratle içeriyi düzeltmektir. Ancak bunu başardığınız takdirde emperyalizmin pençesinden ülkemizi kurtarabilirsiniz.

Peki bunu başarmanız mümkün mü? Pekalâ mümkün.

Önünüzde Atatürk ve Birinci TBMM gibi başarılı bir örnek var. Biraz sabır. Biraz teenni. Biraz gayret. İşte size başarının yolu.

Millet görevini yaptı. Size istediğinizden çok daha fazlasını verdi... Şimdi dikkatle başarılı olmanızı gözlüyor...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
3 Aralık 2002 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale