20 EYLÜL 2017 ÇARŞAMBA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






AKP'nin ampulü sönüyor mu?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 26 Ekim 2002 Cumartesi 

Seçimlerin yapılmasına 10 gün kala kamuoyu yoklamalarında birinci durumda görünen ve iktidara tek başına geleceği dahi Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan KAPATMA DAVASI ülkenin gündemine bomba gibi düştü.

23 EKİM 2002 öğleden sonra Basın-Yayın organlarınca kamuoyuna ŞOK HABER ve FLASH HABER olarak duyurulan husus özetle şöyle;
 “ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu AK Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.. Kanadoğlu'nun gerekçesi ise AK Parti'ye gönderdiği uyarı yazısına uyulmaması..

Kanadoğlu, Recep Tayyip Erdoğan'ın kurucu üyelikten ayrılması için partiye uyarı yazısı göndermişti. AKP Yönetimi’de Erdoğan'ın kurucu üyelikten çekildiğini ancak genel başkanlığı sürdürdüğünü bildirmişti..

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu; Anayasa Mahkemesi'nin 9 Ocak 2002 günlü ihtar kararının partiye tebliğinden başlayarak yasal süreci içinde 2820 sayılı siyasi Partiler Yasası'na aykırı durumu, yasaya uygun ve ihtarda belirtildiği biçimde eksiksiz biçimde yerine getirmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, Yasa'nın 104. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kapatılmasına ve genel başkanlık görev ve yetkilerini Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılmasının tedbiren önlenmesine karar verilmesini talep ederek, Anayasa Mahkemesi'nde dava açmıştır."

Başsavcı Kanadoğlu’nun AKP’nin kapatılması için gerekçe olarak gösterdiği 22 Nisan 1983 Tarihli 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Siyasi Partilerin Kapatılması başlıklı Beşinci Bölüm 104 ncü Maddesi aynen şöyle;

“ Diğer sebeplerle dava açılması:
Madde 104 - Bir siyasi partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle, o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine Cumhuriyet Başsavcılığınca
resen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasi parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine bu siyasi partinin kapatılması için resen dava açar”

Başsavcı görüldüğü gibi Kanunların kendisine verdiği görevi yapmıştır. Siyasi Partiler Kanunu’nun “Partilerin Kurulması” başlıklı 8 nci Maddesi “- Siyasi partiler, milletvekili seçilme yeterliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulur.” şeklindeki kesin ifadesi ile siyasi partilere kurucu üye olmayı milletvekili olabilme şartlarını taşıyan kişilerle sınırlamıştır. Bu husus yoruma gerek duymayacak kadar sarihtir.

Hukuk tek tek kişilerin değil, toplumun bütün kesimlerini korumak ve kollamak için vardır ve elzemdir. Devlet ; devlet olabilmesi için vatandaşları için adil ve eşit davranmak durumundadır. Bu da ancak hukuk’un bütün kurallarının tam ve eksiksiz olarak yetkili organlarca uygulanması ile olur.

Peki bu durumda kamuoyunun ilgisini çeken husus nedir? Ülkemizde parlamentoya girme şansı elde etmiş Siyasi Partilerin Sayın Genel Başkanları dışında aklı eren her vatandaşımızın değiştirilmesinde hemfikir olduğu mevcut Seçim ve Siyasi Partiler Yasalarımız çerçevesinde belirlenen zamanlarda belirlenen kurallara göre SEÇME ve SEÇİLME işlemleri yapılmaktadır.
Bu iki Kanun ; Siyasi Partilerin nasıl kurulacağını, nasıl teşkilatlanacağını, nasıl çalışacağını, nasıl denetleneceğini, seçimlere nasıl hazırlanacağını, kimlerin aday olabileceklerini, adayları kimlerin nasıl seçeceğini ve nihayet yasama, yürütme ve yargı organlarının herbirine düşen düşen görevleri etraflıca açıklar.

Yani bu yasalarda ortada kalan ve belirgin olmayan bir durum mevcut değildir. Hal böyle iken bile bile, yani bugün gelinen nokta daha kuruluş çalışmaları başladığı andan itibaren bilinmesine rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başına; işlediği ve fiilen cezasını da çektiği bir suçtan dolayı, “Kurucu Üye”, “Genel Başkan” ve “Milletvekili” olamayacağı kesin olan Recep Tayip Erdoğan’ı getirip oturtuyorlar!

Ayrıca kamuoyumuz da basın –yayın organlarınca yakından izlenen pek çok yolsuzluk dosyası için bu şahış hakkında yazılıp, çiziliyor. Yine ayni yolsuzluk dosyalarında suçlanan bazı kişiler seçilebilecek yerlerden Milletvekili Adayı gösterilerek adeta dokunulmazlık zırhı verilmek suretiyle yolsuzluklar örtülmeye çalışılıyor.

Recep Tayip Erdoğan ve parti yönetimindeki yakın çalışma arkadaşları bütün bu olacakları bilmiyorlar mıydı? Kamuoyu yoklamalarında en az %30 oy oranı ile birinci parti konumunda bulunan ve 4 Kasımdan itibaren ülke yönetimini devralmaya talip olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nde hiç hukukçu yok mu? Bunlar liderlerini mi kandırıyorlar? Yoksa Halkı mı kandırıyorlar ?

Ben bütün bu olacakların önceden bilinmediğine kesinlikle inanmıyorum. Peki biliyorlarsa. Neyi ispat etmek istiyorlardı? Eğer amaçları yasaları yok sayarak devlete kafa tutmaksa. Bu son derece yanlıştır. Çünkü buna cesaret edebileceklerini sanmıyorum. Bu kişiler kooperatif yönetimine değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönetimine talip olmuşlardır. Geniş halk kitleleri onları lider bilip, kendilerini idare etmeleri için destek vermişler ve onlara güvenmişlerdir. Bu desteklerini miting meydanlarındaki coşkulu tutum ve davranışları ile göstermektedirler.

Bir başka açıdan konuya yorum getirmek istiyorum. Recep Tayyip Erdoğan devlet tarafından belirtilen hizmet kadrolarına atandırılmış yönetici değildir. Tamamen kendilerine inanan halk grupları tarafından bizzat seçilerek, önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve bilahare de Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı olarak görevlendirilmiştir. Bir bakıma bileğinin gücü ile bu mevkilere gelmiştir. Gücünü önceden hazırlanmış kadro görevlerinin karşısında yazan yetki ve sorumluluklardan değil, bizzat doğasında mevcut liderlik vasıflarından almaktadır. Yani ister beğenelim, ister beğenmeyelim. Recep Tayyip Erdoğan doğal bir halk lideridir. Sevenleri, sayanları vardır. Kendisine inanan ve güvenen önemli bir halk desteği vardır. Bu bir gerçektir.

İşte halk nezdindeki Recep Tayip Erdoğan sevgisini oy’a dönüştürmek ve bu sevgiden doyasıya yararlanmak isteyen gruplar veya bir başka değişle Recep Tayip Erdoğan’ı kullanarak kendilerine ikbal temin etmek isteyen çıkar çevreleri bundan yararlanmak istediler. Onlar; her şeyi, yani Recep Tayip Erdoğan’ın, cezasını çektiği suçundan dolayı, “Kurucu Üye”, “Genel Başkan” ve “Milletvekili” olamayacağını başından beri biliyorlardı. Ve bu gayeleri uğruna, Recep Tayip Erdoğan’ı yanılttılar.

Doğal olarak oluşan Tayyip ismi etrafındaki sevgiyi ustaca gözleyenlerin kafasında yeni bir parti kurulması gündeme getirilmiş ve bunun için kendisinin oluru da alınmıştır. Sonunda Recep Tayyip Erdoğan’ın hapse girmesi, kurucu üyeliğinin yasaklanması, milletvekilliği olabilme imkanının elinden alınması gibi hususlar partisi tarafından çok iyi propaganda vasıtası yapılmış ve oya dönüştürülmek üzere malzeme olarak kullanılmıştır. Bundan sonra daha fazla kullanılacağını söylemek kehanet değildir.

Günümüze gelelim ve son gelişmeleri değerlendirelim. AKP; Anayasa Mahkemesi’nin kararına uydu. Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ı, “Kurucu Üye”likten çıkardı. Fakat burada bir yanlış yapıldı. Kurucu üye olamayan Recep Tayyip Erdoğan “Genel Başkan” olarak partinin başında kaldı.

Şimdi Parti Yönetimi; “Partimizin tüzüğü buna imkan veriyor. Böyle bir durumu yaşayacağımız göz önüne alınarak, kurucu üye olmayanın dahi Parti Genel Başkanı olabileceğini tüzüğümüze koyduk” diyebilir. Bu durumda bilinçli hareket ettikleri ve bugünkü ortama bilerek ve isteyerek geldiklerini söyleyebiliriz. Eğer bunu doğru olarak kabul edersek, bu durumda bile bile partilerinin kapatılma sürecini kendilerinin başlattıklarını yani bir bakıma yardımcı olduklarını da ifade edebiliriz.

Burada olmamasını değerlendirdiğim bir husus olayın meydana çıkış zamanı ile ilgilidir. Seçimlere 10 gün kala, bütün millet seçim kampanyalarına kilitlenmişken ve partiler birbirleri ile kıyasıya yarışırken adeta yargı vasıtasıyla bir siyasi parti için haksız rekabet ortamı yaratıldığını değerlendiriyorum. Yanlış anlaşılmasın yeniden mazlum durumuna düşürülerek AKP’nin oylarının artması için adeta bir DOPİNG uygulanmıştır. Sadece Türkiye’de değil bütün dünya basın organlarında seçime kadar bu konu görüşülecektir. Yani AKP için trilyonlarca liraya elde edemeyeceği bir propaganda imkanı sağlanmıştır.

Demokratik yönetimlerde Yürütme ve Yargı’yı temsil eden hukukçu ve siyasetçilerin birbirini destekleyip bütünlemesi gerekirken, burada olduğu gibi bazen birbiri ile tenakuza da düştüğüne de şahit olunmaktadır... Oysa bu iki kurum ülkenin yönetimindeki en önemli iki güçtür. Bazı siyasetçilerimizin kendi koydukları kanunları uygulayanları ağır dillerle eleştirmeleri ve bunu siyasetçi kimliklerini kullanarak yapmaları çok üzücüdür. Bazı hukucu hocalarımızın ayni konu üzerinde birbiri ile çelişen yorum ve açıklamaları işin bir diğer üzücü yanını teşkil etmektedir. Sonuçta her iki güzide kurumumuz bundan zarar görmektedir.Oysa bu iki kurumun yıpratılması ülkemiz için son derece tehlikelidir.

Recep Tayyip Erdoğan sıradan bir vatandaş değildir. Bu ülkeyi yönetmek için siyaset yapan ve demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak nitelendirdiğimiz bir siyasi partinin lideri konumundadır. Halkın özgür iradesi ile seçilerek iktidara gelen siyasi partiler; halkımızın birarada ve huzur içindeki yaşantılarını yönlendirecek kuralları koymak, yani kanunları yapmak için Milletvekili çıkartırlar. Bu milletvekilleri ise TBMM’de millet adına kanun yaparlar. Yani bir bakıma “liderlerini parlamentoya sokmayan kanunları değiştirmek hak ve gücünü” elde ederler. Sonunda çeşitli şekilde engellenerek yönetim mekanizmasından dışlanan siyasiler kısa bir süre sonra eskisinden daha güçlü olarak iktidara gelirler. Bunun pek çok örneğine geçmiş siyasi dönemlerde rastlanmıştır. Sayın Demirel, Sayın Ecevit ve Sayın Türkeş bunun tipik örnekleridir.

3 Kasım seçimlerinde beklediklerinden daha fazla oy alarak birinci parti çıksalar ve hatta tek başına iktidar olma imkanı elde etseler dahi, kısa bir süre sonra AKP’nin kapatılması Türkiye’nin gündemime oturacaktır. Belkide AKP’li milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşmesi veya yeniden başka bir isimle parlamentoda yer almaları gerçeğini yaşayacağız. Türk siyasi hayatında parti kapatmak olayına çok şahit olundu. Burada en dikkat çekici husus; ayni yasalarla ve ayni işlemlerden dolayı partiler kapanmasına rağmen, ayni şahışların ayni hatayı yeniden tekrarlamaktaki israrlarından vazgeçmemeleridir.

Sonuç olarak; Recep Tayip Erdoğan’ın “mağduriyeti”nden yararlanmak, o mağduriyeti oy’a dönüştürmek amacına yönelik çabaların Türkiye Cumhuriyeti Devleti yasaları karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktur.

Yasalar uygulanacaktır. 3 Kasım seçimleri yapılacaktır. Halkımızın önemli bir bölümü gerçekten mağdur edildiğine inandığı RecepTayyip Erdoğan’ı değil, ama partisini günümüz iktidar partilerini beğenmeyenlerin tepki oylarını da alarak iktidara taşıyacaktır. Bu kamuoyu yoklamalarının bildirdiği bir sonuçtur.

Bir diğer görünen gerçek te; ekseriyetle kazanılan bu seçim sonucunda seçilen yeni milletvekilleri ülkeye huzur ve refah ve güvenlik getiremeyecektir. Heran kapatılma tehlikesi yaşayan bir partinin iktidar bile olsa ülke için yararlı hizmetler üretebilmesine maddeten imkan yoktur. Peki çare nedir ?

Kanaatimce 3 Kasım Seçimleri çare değildir. Çare; en geç 2003 sonbaharında yapılacak yeni seçimlerdedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti İmparatorluk tecrübesi olan köklü ve kalıcı sistemlere sahip bir ulu çınardır. Bu çınar bundan çok daha kötü ve olumsuz şartlardan başarı ile çıkmış ve günümüze kadar dimdik ayakta kalmasını bilmiştir.

Bunlar geçecektir. Demokrasimiz her geçen gün biraz daha güçlenecektir. Türk Halkı bölgesinde huzur ve refahın hakim olduğu güçlü bir dünya devletinin fertleri olarak yaşayacaktır.

Yalnız biraz sabır! Bekleyelim taşlar yerine otursun... Bekleyelim sular durulsun.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
26 Ekim 2002 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale