21 HAZİRAN 2017 Çarşamba

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum....

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Irak ve Saddam operasyonu
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 10 Ağustos 2002 Cumartesi 

SSCB'nin yıkıldığı 1991 tarihinde başlayan ABD'nin dünya hegomanyası ve hakimiyeti her geçen gün hızını arttırarak devam ediyor. Her türlü uluslararası hukuk kuralının dışında ceryan eden ABD operasyonlarını Birleşmiş Milletler Teşkilatı başta olmak üzere bütün devletler bilhassa gelişmiş ülkeler sadece seyrediyorlar. Acaba bundan bize ne pay düşer hesapları ile bir bakıma ABD'nin destekçisi oluyorlar.

Eski Osmanlı topraklarında kurulan Güney komşumuz Irak ve lideri Saddam Hüseyin ABD'nin büyük menfaatleri yüzünden ortadoğuda vazgeçemeyeceği hedeflerin başında geliyor. Çünkü Saddam Hüseyin'in yönetim şekli Irakı, Ortadoğudaki ABD menfaatlerinin elde edilmesinde yapacağı güç gösterisi için çok önemli ve uygun bir ülke haline getiriyor...

Türkiye son iki yıldır içine düşürüldüğü dehşet verici ekonomik kriz içinde boğuşurken, çok yakınımızda ceryan eden ve bizi yakından ilgilendiren "ABD'in IRAK Operasyonu ile ilgili faaliyetlerini tamamen unuttuk.

Nereden ve nasıl geldiği belirlenemeyen, ama bir anda bütün ülkenin tek ve değişmez gündemi haline gelen ERKEN SEÇİM ise bölgeye sonbaharda yapılacağı açıkça bildirilen askeri operasyonlara olan ilgimizi sıfıra indirdi.

Sanki Türkiye bölgede yok...
Sanki Irak bizim sınır komşumuz değil...
Sanki bizim Irak'ta hiç bir menfaatimiz yok...
Sanki Irak'a yapılacak muhtemel bir operasyonda Türkiye sessiz ve tarafsız kalabilecek...

İşte bugünkü manzara ve sanırım yılbaşına kadar devam edeceği kesin olan vaziyet ve görüntü maalesef bu. Zaten Türkiye uzun bir süredir gerek Kuzey Irak'ta ve gerekse Güney Irak'ta pek çok hedefin ABD ve İNGİLİZ uçakları tarafından bombalanması olaylarına hep sesiz kaldı. Bu hedeflerin pek çoğunun İncirlik Üssünden kalkan uçaklarca yapılmasına da ses çıkarmadı. Türkiye; kendi iç sorunları arasında toz duman bir halde iken " bu yapılanların rutin bir askeri faaliyet olduğunu ve önemsenecek bir şey olmadığını "açıkladı.

Aslında geleceğim diye bas bas bağıran Sadamı Devirme Operasyonu'nun Türkiye için çok önemli ve çarpıcı özellikleri var. Türkiye'yi sınır komşusu olan ve savaştan önce ortalama 4 milyar dolar civarında yıllık ekonomik kapasitesi bulunan IRAK ile karşı karşıya getiren olayların; Türkiye'ye her alanda kayıplar getirdiği ve ticaret hacmini büyük ölçüde engellediği, Güneydoğu Anadoluyu fakirleştirerek PKK terörünün yaygınlaşmasına uygun zemin hazırladığı da önemli bir gerçek.

Türkiye; 1991 yılında yaşanan Körfez Şavaşından, ve bu savaşın hedefi olarak dünya devleri tarafından önce kıyasıya dövülen ve sonrada ekonomik ambargo ile baskı altına alınan ve nihayet üçe bölünerek mütecanis ve güçlü bir devlet olma vasfı tamamen ortadan kaldırılan IRAK'tan sonra en fazla zarar gören ülke konumunu halen muhafaza etmektedir.

Kayıplarımız çok kabaca şu şekilde sıralanabilir.

 - Yılda 4 milyar dolarlık ticaret hacmi 10 yılda ülkemize 40 Milyar dolar kaybettirdi.

 - Kapanan petrol boru hattı dolayısıyla meydana gelen kaybımız işgücü ve maddi kaybımız hesaplanamıyor.

 - Sınır ticaretinin durması ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının kayıpları.

 - Kontrol dışında kalan ve TALABANİ ve BARZANİ önderliğindeki iki büyük aşiretin katılımı ile bir Kürt Devleti oluşturulmaya çalışılan Kuzey Irak'ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanan PKK TERÖRÜ ile Güneydoğuda yaşanılan istikrarsız ve güvensiz durumun yarattığı ekonomik ve sosyal kayıplar. (GAP'ın tamamlanamaması dahil)

 - Körfez Krizini müteakip, güya Saddam korkusundan kaçarak bir gecede Türkiye'ye getirilen 1 milyon dolayındaki Iraklı mültecilerin yarattığı kayıplar.

Bütün bunlar altalta toplandığı zaman Türkiye'nin kayıplarının büyüklüğünün çarpıcı boyutlara ulaştığını ve dünyada savaşa girmeden savaş mağduru olan tek ve en büyük ülke olduğumuzu görüyoruz.

1991'de Irak'a saldıran Batılı Devletler İttifakında bütün imkanları ve kaynakları ile fiilen yer alan Türkiye; bu savaş sonunda kendisine müttefikleri tarafından savaş kayıpları olarak verileceği vadedilen parayı alamamıştır... Oysa bu savaşta 55 Milyar Dolar harcadığını söyleyen ABD ; savaş sonunda Bölgedeki Petrol Rezervlerini tümü ile kontrol edebilecek bir konumu elde ederek bölgeye adeta kalıcı şekilde yerleşmiştir. Ayrıca Irak işgalinden kurtardığı Kuveyt ve Suudi Arabistan'dan 60 Milyar Dolar Savaş Tazminatı tahsil ederek adeta 5 Milyar dolarlık ilave bir kazanç elde etmiştir.

Türkiye'nin savaş sonrası kayıplarını telafi etmek için gerek müttefik ülkeler ve gerekse Birleşmiş Milletler nezdinde sürdürdüğü çabalar ve girişimler daima savsaklanmış ve yeterli desteği görmemiştir. Nitekim tamamen bizi çökerten Kerkük- Yumurtalık Petrol Boru Hattı ise ancak 8 senelik bir aradan sonra açılabilmiştir.

Irakın BM tarafından izin verilen petrol satışlarından pay alabilmek ve sınır ticareti başta olmak üzere Irak ile her alandaki ikili ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla Türkiye son yıllarda önemli çabalar harcamıştır.10 yıldır boş tutulan Büyükelçiliğimize yeniden Büyükelçi atanarak ilişkilerimiz en üst düzeye çıkartılmıştır. Yine yıllardır kapalı tutulan Bağdat hava alanına inen Türk uçakları Irak'a iş adamlarımızı ve acil insani yardım paketimizi ulaştırmıştır. Türk ve Iraklı parlementer heyetleri karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır.

ABD'nin yeni başkanı 2 nci BUSH babasından aldığı mirası unutmadığını göstermiştir.Oğul BUSH Saddam yönetimine karşı ilk ve önemli çıkışını Bağdat ve civarının bombardımanı ile göstermiştir. Aslında bu bombardımanların gerçek hedefi IRAK değildir. Hedef İsrail yönetimine başkaldıran Filistinlilere gözdağı vermek, İsrailin yeni yönetiminin kendi destekleri altında olduğunu vurgulamak ve bir yandanda Irak ile ikili ilişkilerini geliştirme yolunda önemli adımlar atan Türkiyeyi uyarmak idi. Aslında Irak'ın ABD uçakları tarafından bombardımanı gerek kuzey ve güney Irak'ta rutin bir hava faaliyeti olarak on yıldır aksamadan devam etmektedir.

11 EYLÜL saldırılarını müteakip ABD'nin Saddam yönetimine karşı olan tutumunu şiddetlendirdiği ve terörü destekleyen ülkelerin arasında en önde geldiğini açıklaması bir tesadüf değildir. ABD'nin Saddam Yönetimine karşı olduğu ve Irak halkını bu gaddar ve zalim diktatörden kurtarmak için büyük çaba harcadıkları hususu artık kimsenin inanmadığı bir kandırmacadır. ABD'nin Saddam ile bir alıp veremediği yoktur.

Günümüzün süper güçü olan ve dünya siyasetinin belirleyicisi konumunda bulunan ABD, Ortadoğu’daki menfaatlerini etkileyebilecek olaylara müdahale etmeyi kendisi için öncelikli görev addetmiştir. Bugün Irak’ta kitle tahrip silahlarına sahip olma arzusunu taşıyan ve kendisine hasım bir yönetimin iş başında bulunması ve bu yönetimin İsrail’in güvenliği için öncelikli tehdit oluşturması, ABD’nin Irak’a karşı yapacağı muhtemel bir harekâtın aslî sebebini oluşturacaktır. Saddam yönetiminin Birleşmiş Milletler’in kararlarını harfiyen uygulasa da, silah deneticilerini kayıtsız şartsız ülkesine davet etse de, okun yaydan her an çıkabileceği değerlendirilmiş ve baba Bush’un yarım bıraktığı harekâtı, oğul Bush’un tamamlayacağının emareleri artık açıkça ortaya çıkmıştır.

Kanaatime göreABD'nin gerçek hedefi; dünya petrol rezervlerinin %60'nın bulunduğu ve dünyanın en önemli deniz ticaret yolları olma özelliğini koruyan deniz geçitlerini üzerinde taşıyan ORTADOĞU bölgesini kontrol etmektir.

Saddam bu maksatla yaratılmış ve kullanılmakta olan bir oyuncaktır. Körfez Harbinde müttefik Kuvvetleri Bağdat şehrine iki saatlik mesafede durmuşlar ve savaşı burada bıçak gibi durdurmıuşlardır.

Durdurulan kara ve hava harekatının sonucunda hazırlanan senaryolar artık kendilerini bu bölgeye taşıyan Saddam'ın iktidarının devamını sağlamak için yazılmaktadır. Şu anda Saddam'ın sadece adı ve ünvanı vardır. Yine ayni şekilde Irak, sadece kendisine bırakılan çok küçük bir kara parçasında egemendir. Bölgenin kuzeyinde, ABD ve AB üyelerince desteklenen ve yine tamamen kendi kontrollarında bulunacak kukla bir KÜRT DEVLETİ kurulma faaliyetleri sürdürülmektedir. Güneyde ise yine kendi kontrolları altında müstakil bir Şİİ Devleti kurma çalışmaları sürdürülmektedir.

İngilizler tarafından Birinci Cihan Harbi sonrasında cetvelle çizilen bölge sınırları içinde bugünleri düşünerek, petrole yapılacak müdahaleleri önleyecek askeri güçlerini kolaylıkla konuşlandırmak üzere bırakılan SERBEST BÖLGE Statüsündeki yerlerden istifade ile müttefik güçleri bir daha çıkmayacak şekilde bölgeye yerleşmişlerdir. İşin kamuflajı ise gaddar diktatör Saddam'ın şerrinden bölge ülkelerini korumaktır. Yani görünüşte son derece insancıl amaçlarla bölgede bulunmaktadırlar.

Türkiyenin buradaki konumu son derece önemlidir. Bu bölge halkı tam 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu içinde huzur ve güven dolu günler yaşamıştır. Petrolün bu asrın başında bulunması ve ekonomik meta olarak değeri giderek artınca , bölge insanının huzur ve refahı her geçen gün giderek kötüleşmiştir. Tam yüz yıldır, bu bölge insanı gerek iç ve gerekse dışarıdan kaynaklanan sebeplerle korkunç bir kargaşa, kaos ve savaş ortamı yaşamaktadır.

Oysa bu bölge insanı ellerinde sahip oldukları petrolden alacakları kira geliri ile dünyanın en zengin ve en müreffeh olarak yaşamaya aday insanları olarak görülmektedir. Gerçekleşen ve bölge halkına biçilen elbise ise daima kan, gözyaşı, savaş ve yokluktur.

Peki bunun sonu olmayacak mıdır? Bu bölge insanı layık olduğu huzur ve güven ortamına kavuşamayacak mıdır?

Bu sorunun cevabı şimdilik hayırdır. Bölgede stratejik değerdeki petrol rezervi bitsede, bölgenin üç kıta arasındaki ticaret yollarının kesistiği köprü konumunda olması ve ticari geçiş yollarını kontrol eden bir coğrafyada bulunması; bölge insanının pek hayrına değildir.

Bu coğrafyada huzur ve istikrarı temin edecek güçlü bir devletin oluşması hiç bir zaman istenmemiştir ve istenmeyecektir. Bölgeyi kontrol edebilecek başta Türkiye ve İran olmak üzere potansiyel güç sahibi ülkeler daima kendi iç sorunları ile uğraşmak zorunda bırakılarak bölge hakimiyeti ve kontrolu için bir girişimde bulunmaları önlenmektedir.

Sonuç olarak; petrol ve ticaret yolları burada olduğu sürece bütün dünyanın ve dünyayı idare ettiğini sanan Birleşmiş Milletlerin gözleri önünde şimdilik Saddam'ın Irak'ı bilahare gelişmişlik durumlarına bakılarak bölge ülkeleri (İsrail Haricinde kalan) dayak yemeğe her zaman hazır olmalıdırlar.

 - Peki bunun aksi olamaz mı.
 - Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri kendi güç ve zenginlikleri ile kendi kendilerini idare edip, ayakta duramazlar mı?

Bana göre bu da mümkündür. Fakat bunun gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan tek şey güçlü ve istikrarlı bir yönetimdir. Paldır küldür sürüklendiğimiz 3 Kasım seçimlerinden ise güçlü bir iktidar çıkması ne yazıkki mümkün görülmemektedir.

O halde ne olacaktır? Türkiyede 23 parti birbiri ile dalaşırken, parti liderleri kendilerinin daha büyük ve bu ülke için en lazım kişi olduğunu ispat etmek için birbirlerini karalayıp yerden yere vururken güneyimizde yapılacak SADDAM OPERASYONU'ndan Türkiye yine en büyük zararı gören ülke olarak çıkacaktır.

Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu borç batağı bu defa devletin gerçek iflâsını hazırlayacaktır. Sonunda egemenliğizin kaybedilmesine kadar varacak vahim bir durum meydana gelecektir. Peki şimdi neden bu tehdid önümüzde dururken, milli menfaatlerimizin en güçlü olmamızı gerektirdiği bir zamanda seçim ortamına girdik. İşte bunun vebali bugünkü yöneticilerin omuzlarındadır. Basiretsiz ve öngörüsüz tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Bu yöneticiler tarih önünde bu vebalin faturasını çok zor ödeyeceklerdir. Fakat bunların ceremesini yine aziz Türk Halkı çekecektir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Ağustos 2002 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale