27 Nisan 2017 Perşembe

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Ramallah'ta neler oluyor?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 1 Nisan 2002 Pazartesi 

Son bir haftadır dünyanın gözü önünde FİLİSTİN'te katliam derecesine varan vahşi bir savaş sürdürülüyor. Bölgede Filistin ve İsrail arasında devam eden saldırıların dozu bu defa kaçtı. Giderek tırmanan alevler ölü ve yaralı sayısını arttırıyor.Dökülen kanların uzun bir süre daha bitmeyeceği açıkça görülüyor.

Filistin çok özel bir yer. HRİSTİYANLAR, MÜSLÜMANLAR ve MUSEVİLER için kutsal ve herne sebeple olursa olsun vazgeçilemeyecek topraklar. Kudüs başta olmak üzere her üç din için özellik arzeden yerler bu bölge sınırları içinde. Filistin'in gerçek halkı olarak bugün ne arapları ve nede yahudileri gösterebiliriz. Bölge bugün inanç, kültür ve ırk olarak belkide dünyanın en karmaşık ve renkli yerlerinden biri.

Bölge halkı daima birbirleri ile çatışma içinde olmuş. Bölgenin gerçek sahibinin kendileri olduğu savına şiddetle sahip çıkan toplumların, diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışması ile başlayan çatışmalarda Filistin halkı daima kan, gözyaşı ve şiddet görmüştür.

Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi ile 1517'de tamamen Türk hakimiyetine giren bölgede tam dörtyüz yıl gerçek bir barış yaşanmış, bölge insanı her alanda zengin ve müreffeh bir yaşam sürmüştür. Her üç dine mensup halklar burada birbirleri ile aralarında en küçük bir çatışma olmadan sanki tek bir millet gibi yaşamışlardır.

OSMANLI İmparatorluğu'nun en zayıf devrinde Padişah II nci Abdülhamit'ten Osmanlı borçlarının karşılığı olarak Filistin'den toprak talep eden yahudiler; Padişahın şiddetle karşı koyması üzerine bu hayâllerini ancak İkinci Dünya Harbi'nin sonunda gerçekleştirdiler. İsrail Devleti'nin kurulması ile bölge halkının devamlı savaş ortamı içinde yaşaması olağan oldu.

1947 yılında İkinci Cihan Harbi'nin mazlum milleti Yahudilerin kendilerine Kutsal Din kitaplarında vadedildiği iddia edilen topraklara gelmesi ile başlayan savaş hiç bitmedi. Kurulduğu günden itibaren İsrail Devleti'nin yönetimine daima savaşı körükleyecek tarzda ismi terörle birlikte anılmış kişiler geldi.

ABD 1947'sen itibaren İsrail'i her alanda destekledi. Bu destek; ABD bütçesinden yapılan 133 Milyar Dolara varan maddi yardımlar yanında, bölge ticaretini yönlendirmesi ve bölgeyi denetim altında tutması için ticari, askeri, siyasi, sosyal ve kültürel yardımlar şeklinde oluşmuştur.

Bölgede kan ve gözyaşının durması için başta BM. olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş bugüne kadar yüzlerce karar almıştır. Fakat bunlardan hiçbiri İsrail tarafından uygulanmamıştır. BM'in 1967 yılında aldığı 242 Sayılı Karar ile;
 - İsrail'in 1967 yılı öncesi topraklara çekilmesi,
 - Filistin Devletinin kurulması,
 - Arap Ülkelerinin İsrail'i tanıması, kararlaştırılarak bölgeye barış getirilmesi öngörülmesine rağmen geçen 35 yılda çatışmalar hiç durmamış aksine şiddetlenmiştir.

Bugün fiziki olarak İsrail'i durdurabilecek tek güç ABD'dir. Fakat bunu yapacak ABD Başkanının yeniden seçilmeyi garantilemesi bir yana bu görevde daha fazla kalması mümkün değildir. Onun için ABD devreye kesinlikle girmez. Sadece basit kınama mesajları ile olayları geçiştirir ve İsrail'i desteklemeye devam eder.

Peki ABD bunu niye yapar?
 * Çünkü ABD bu stratejik önemi haiz petrol bölgesinde ve dünyanın en önemli ticaret yollarını kontrol eden bu kritik sahada huzur ve istikrar istemez .
 * Çünkü ABD emperyalist bir ülkedir. Dünya İmparatorluğunu kurmak üzeredir ve bu bölgede hiç bir zaman vazgeçemeyeceği büyük çıkarları vardır.
 * Çünkü ABD Petrolün sürekli çıkartılması ister.
 * Çünkü ABD Bölge halkının birbiri ile devamlı çıkar çatışması içinde olmasını ister. 1920'lerde İngiltere'nin bölge halkları arasında yarattığı sun'i nifak tohumlarının daima yeşermesini ister. * Çünkü ABD Bölge halklarının demokrasi ile değil daima teokratik idare ile yönetilmesini destekler. Ve ABD bu politikası ile hem petrolün çıkışını ve hem de dağıtımını kontrolu altında tutar.

Yasal ve kabul edilmiş Filistin Devleti'nin efsanevi lideri Yasser Arafat 3 gündür İsrail ordusunun elinde adeta esir edilmiştir. İsrail isterse derhal Arafat'ı safdışı edebilir. Fakat etmiyor. 54 islam ülkesi' nin ve dünyanın gözü önünde Arafat'ın onurunu kırıyor. Gururu ile oynuyor. İşte lider dediğiniz insan diyerek adeta alay ediyor.

ARAFAT öldürülürse ne olur? Kısa vadede daha çok Filistinli intihar komandosu kendisini feda eder. Daha çok İsrail'li ölür. İsrail, ölen her İsrail'li için daha çok masum Filistinli'yi öldürür. Sonunda İsrail'in silah gücü her zaman olduğu gibi zayıf araapları susturur. Bölgede silah zoru ile yeniden geçici bir sesizlik olur. Dökülen oluk gibi kanların arkasından geçici bir barış meydana gelir.

Huzur ve istikrar ortamı ABD'nin bölgeye gelmesine ve bölgedeki çıkarlarını kontrol edebilmesine en büyük engeldir. Bunun için en güzel çareyi, tamamının müslümanlarla meskun olduğu bölgeyi huzur adası şeklinde idare eden otoritelerin ortadan kaldırılmasında bulmuştur. İşte, son derece insalcıl(!) yaklaşımlarla kutsal kitaplarda vadedildiği iddiası ile sapsağlam vücuda bütün bünyeyi etkileyecek mikrop salınmıştır. Hastalanan bünyeyi tedavi edecek doktorda her zaman ABD. olmuştur. Bunun böyle devam edeceği de açıkça görülmektedir. Bu bakımdan bölgeye uzun bir süre barış ve sukünetin gelmesini beklemek hayalperestliktir. Bugün İsrail'de 130 ayrı ülkeden, yani 130 ayrı kültürden sadece Musevi dinine inandıkları için göçeden insanlar yaşamaktadır. Dünyanın şeriat ile idare edilen tek dinci ve ırkçı yönetimi İsrail'dir. Hatta Afganistan'daki Taliban'dan daha aşırı bir din devleti herşeyin tek hakimidir. Bu yönetimin başka dinlere bağımsızlık tanıması ve bir arada yaşaması mümkün görülmemektedir.

1 Nisan 2002'de bölgeye ABD'lerinin müdahalesi dışında makül ve demokratik bir çözüm kısa vadede görülmemektedir. İsrail 50 yıldır olduğu gibi yine taviz vermeyecek ve gücünü gösterecektir. Arap ülkeleri defalarca biraraya toplanacak ve sadece kınamakla yetineceklerdir.

 Barış ve huzur umutları ABD'lerine dur diyebilecek ve bölgedeki ABD ve AB menfaatlerine set çekebilecek bir dünya gücü meydana gelene kadar, yani bölgede güç dengesi tesis edilene kadar askıya alınacaktır. Bu ise kanaatime göre en az 25 yıldan önce olamayacaktır.

Şimdi meselenin bir diğer yanına bakalım. Arap ülkeleri neden birşey yapamıyorlar? Bunların toplam gücü İsrail'in onlarca katı. Biraraya gelemezler mi ? Asırlarca huzur içinde yaşadıkları ata topraklarından İsrail'i atamazlar mı? Cevap maalesef " gelemezler "olacaktır... Çünkü Araplar bu metodu defalarca denediler. İsrail'i gasbettikleri topraklardan atmak üzere biraraya geldiler ve defalarca saldırdılar. Fakat her saldırı sonunda daha fazla toprak kaybettiler. Zaten şu anda tamamen ABD güdümüne giren Petrol zengini kıral ve şeyhlerin yönetimindeki Arap dünyasının böyle bir teşkilatlanma içine girmeside yakın vadede mümkün görülmemektedir.

Peki çözüm hep çözümsüzlük mü olacaktır? Tabii ki hayır. Çözüm bölge ülkelerinin birliğinden ve bölgesel güç olarak bir çatı altında asgari mutabakat ile toplanmalarından geçmektedir. Osmanlı bunu yapmıştır. İsrail yöneticilerinin ağzından ister istemez dökülen" Osmanlı'nın bir manga ile sağladığı istikrarı biz bir ordu ile sağlayamıyoruz" şeklindeki acı yakınması, belkide sorunun çözümü için yol gösterici bir ışık olacaktır. Şimdi de bunu irdeleyelim.

Öncelikle işin esasını bulalım. Bu topraklar Filistinlilerindir. Filistinliler; yahudidir, müslümandır, hristiyandır. İNANÇLARI FARKLI BİLE OLSA, AYNİ ORTAK VE YAKIN KÜLTÜRE SAHİP BİRBİRLERİ İLE KAYNAŞARAK BİNLERCE YIL BİRLİKTE YAŞAMIŞ AYNİ HALKTIR. Aralarındaki ayrılık sun'idir. Bu halklar bir büyük üst yönetim (otorite) altında binlerce yıl birarada barış içinde yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir. O halde yine yaşayabilirler. Bu ise halklar ve halkları temsil eden liderler arasında çok büyük bir uzlaşı ve dialoğu gerektirmektedir.

Bu büyük uzlaşının gerçekleşme yeri; CAMP DAVİD, LONDRA, BERLİN, PARİS değildir. Bu merkezler bu bölgeye daima kan, şiddet ve gözyaşı getirmişlerdir. Bu çok doğal bir gelişmedir. Bölgenin; KARIŞIK, KARMAŞIK VE BULANIK GÖRÜNTÜSÜ ONLARIN MİLLİ MENFAATLERİ İCABIDIR. ONLAR BARIŞTAN YANA DEĞİL DAİMA SAVAŞTAN YANADIRLAR. Bunu tarih ilmine biraz ilgi duyanlar kolaylıkla görüp anlayabilirler.

Burnumuzun dibinde 50 yıldır birbiri ile çatışan, bizim iki eski teb'âmız olan, ve bizim gücümüzü çok iyi tanıyan iki millet var. Biz bu milletleri asırlarca kendi aralarında hiç bir çatışma olmadan ve refah içinde yönettik. Neden bu milletler arasında bizi doğrudan ilgilendiren bir barış sürecinin başlatılmasında hiç bir katkımız olmadı. Veya olamadı..! Amerika; okyanus ötesinden buradaki üç kuruşluk milli menfaâti için geliyor. Çaba harcıyor. Uğraşıyor. Bizim bu konuda iki dost ve kardeş millete arabuluculuk yapabileceğimiz aklımıza dahi gelmiyor.

ORTADOĞU - BALKANLAR - KAFKASLAR gibi sorunlar yumağı bir bölgede yer alan Türkiye; bölgede barış, huzur, güvenlik ile ülkelerarası kooardinasyon ve uzlaşıyı temin edecek yegane devlettir.. Bunu en iyi şekilde yerine getirecek potansiyele sahiptir.Yeterki sınırların dışını görebilecek kadar öngörüye sahip yöneticilere sahip olalım. Gönlüm artık bölgemize ait ve bizi doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünde ABD, BM,AB gibi ülke ve kuruluşların değil ; TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ'nin etkin rol almasını istiyor. Yeterli gücümüz ve etkimizin var olduğuna da inanıyorum.

Ortadoğu'daki bütün olayların çözüm yeri ANKARA'dır. Ankara; bölgedeki güç dengeleri ile tutarlı ve tarafsız bir politika uygulayarak barışı sağlayabilecek, uzlaşmayı gerçekleştirecek tek güçtür. Bu bölgedeki istikrar ve huzur ortamı en çok Türkiye'nin menfaatinedir. ANKARA; kendisinden beklenen bölgesel güç özelliğini kullanarak daha fazla kan dökülmeden derhal devreye girmeli ve bölge politikalarını kendisi yönlendirmelidir.

Günümüzde sıcak olarak devam eden çatışmalar bölgede en fazla yine Türkiye'yi etkileyecektir. Türkiye'nin bugün hem kendi içinde ve hemde çevresinde istikrar ve huzura ihtiyacı vardır. Bunun için hiç kimseden fikir ve icazet almaya ihtiyacı da yoktur. Yeterli devlet tecrübesi ve istediklerini yapabilecek potansiyel gücü vardır. Sayın yöneticilerimizin artık kendi güçlerini görme ve kendi başlarına desteksiz yürüyebileceklerini anlamaları zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Biz devreye girmediğimiz takdirde şu anda ise dökülen ve daha da döküleceği kesin olarak belli olan kanları seyretmekten başka yapılacak fazla bir şey olmadığını değerlendiriyorum.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
1 Nisan 2002 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale