25 EYLÜL 2017 PAZARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Orgeneral Tuncer Kılınç'ın sözleri
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 12 Mart 2002 Salı 

Harp Akademileri’nde yapılan "Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?" konulu sempozyumda MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın yaptığı açıklamalar Türkiye’nin gündemine oturdu. Orgeneral’in sözleri gerek siyasi ve gerekse bilim çevrelerinde büyük yankı buldu. Basınımızın usta kalemleri birbirleri ile yarışırcasına kelimelerin arkasındaki gizli anlamları bulmaya çalıştılar.

Orgeneral Kılınç’ın "Bu benim kişisel görüşlerimdir" şeklinde vurgulamasına rağmen, gerek resmi görevi ve gerekse taşıdığı üniforma dolayısıyla bu tartışmaların daha uzun müddet devam edeceği görülüyor.

Sempozyumda bildiri sunan Prof. Dr. Erol Manisalı konuşmasında; "AB, Türkiye’yi hiçbir zaman dışlamayacaktır. Ancak içine de almayacaktır. AB, kesinlikle bir Hıristiyan kulübüdür. AB, modern sömürgecilik yapmaktadır. Bunu da askeri güçlerle değil, ekonomik ve siyasi yönden bağımlı hale getirerek gerçekleştirmektedir." diyerek bir bilim adamı gözü ile Avrupa Birliği’nin durumunu özetlemiştir.

Soru–cevap bölümünde söz alan Org. Kılınç önce "şahsi düşüncelerini dile getireceğini" vurgulayarak "Manisalı’nın söylediklerinin tümüne katıldığını" belirtmiştir. Konuşmasını; "Türkiye AB’den en ufak bir yardım görmemiştir. Bilakis AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakmaktadır. Türkiye’nin ABD’nin de rolünü unutmadan yeni bir arayışa yönelmesi gerekiyor. Türkiye’nin Rusya Federasyonu ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayış içinde olmasında fayda buluyorum." diyerek tamamlamıştır.

Önce bir bilim adamı gözü ile gerek Prof. Dr. Manisalı’nın ve gerekse Org. Kılınç’ın sözlerine aynen katıldığımı vurgulamak istiyorum.

Bu sözler, Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından biri olan Harp Akademileri’nde bilimsel bir toplantı içerisinde söylenmiştir. Bilim adamlarımız ülkemizin milli menfâat ve hedeflerini doğrudan ilgilendiren her konuyu bütün yönleriyle incelemekle yükümlüdürler. Harp Akademileri de bu işlevini en üst düzeyde ve tarihî geleneğine uygun bir seviyede yerine getirmektedir.

Doğal olarak burada tartışılan konular daima ülkemizin milli güvenlik politikalarına ışık tutacak ve bu politikalara açıklık kazandıracak düzeyde olmaktadır. Çünkü bu çatı altında Silahlı Kuvvetler’in beyin takımı olan kurmay subaylarımızın yetiştirildiği kuvvet Harp Akademileri yanında, ülkemizin en üst düzey sivil bürokrat ve yöneticilerinin yetiştirildiği Milli Güvenlik Akademisi de yer almaktadır.

Bilim adamları bilimin gereklerine göre fikirlerini ortaya koyarlar. Ancak bu fikir ve düşünceler yöneticileri bağlamaz. Yönetim ancak isterse bu fikirlerden yararlanır. Nitekim, tartışmalara konu olan sempozyum da Harp Akademileri 2001–2002 öğretim planına göre gerçekleştirilen yüzlerce planlı çalışmadan sadece biridir. Bu çalışmalardan çıkacak görüşler akademik kurullarda gözden geçirilerek eğitim ve öğretimde yararlanılacak doküman haline getirilir. Bu dokümanlar bilahara yararlanacak bilimsel ve idari kuruluşlara da gönderilir. Bu bilimsel verileri kullanıp kullanmamak tamamen yönetim sorumluluğudur. Konuya bu açıdan bakıldığında daha gerçekçi bir çerçeve içinde değerlendirme yapmak mümkün olacaktır.

Şimdi konunun içeriğine dönerek neden bu fikirlere aynen katıldığımı açıklamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, birdenbire oluşmuş 79 yıllık sıradan bir devlet değildir. 12.000 yıllık zengin bir tarihî geçmişe ve köklü bir kültür mirasına sahip Türk milleti tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun temelleri üzerine kurulmuş bir devlettir. Binlerce yıllık gelenek, görenek ve bunların sağladığı kazanımları vardır.

Türkiye coğrafyası; bugün dünya hakimiyetine oynayan süper güçlerin çok önem verdiği jeopolitik teorilerin odağında yer almaktadır. Türkiye mevcut konumu itibarı ile dünyanın merkezindedir. Türkiye, Kara Hakimiyet, Kenar Kuşak, Deniz Hakimiyeti, Hava Hakimiyeti ve Hayat Sahası gibi belli başlı jeopolitik teorilerin kapsamı içinde ve gerçekleştirilmesinde kilit ülkedir. Bu teorilere göre Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada güçlü bir ülke bulunması arzu edilmemektedir. Avrupa ülkelerinin; Afrika’daki sömürgelerinden ucuz hammadde, dünya petrol rezervlerinin % 60’ından fazlasını elinde bulunduran Ortadoğu ülkelerinden de ucuz petrol alıp çok ucuza mal ettikleri sanayi ürünlerini yüksek fiyatlarla 4 milyarlık Uzakdoğu pazarına satmak için kullanacakları bütün yollar (karayolu, demiryolu, havayolu, denizyolu, enerji nakil yolları) Türkiye üzerinden geçmektedir. Yani AB, Türkiye’ye bağımlıdır.

Türkiye güçlü altyapısı ve coğrafyası ile dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir önemi haizdir. Yani ülkemiz sadece Avrupa’ya bağımlı bir ülke değildir. Olmamalıdır, Türk yöneticilerinin her alanda ilişki içinde bulunabilecekleri ve politikalarını yönlendirebilecekleri seçenekleri şu şekilde sıralamak mümkündür.

* Türkiye; bir Asya, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, İslam ülkesidir.
* Türkiye, Türk dünyasının ışığı durumunda bir Türk ülkesidir.
* Türkiye, bu stratejik konumu, zengin tarihî geçmişinin kazandırdığı yönetim tecrübeleri, binlerce yıllık Türk kültürü ile yetişmiş 65 milyonluk genç ve dinamik nüfusu, zengin yeraltı kaynakları, ordu–millet kavramı ile günümüz teknolojisini kucaklamış tecrübeli orduları ile her zaman dikkate alınması gereken önemli bir dünya gücüdür.

Bu kadar seçenek dünyanın hiçbir yöneticisinin elinde yoktur. Peki bundan yeterince yararlanabiliyor muyuz? Bu konuda Atatürk döneminin dışında başarılı olduğumuzu söylemek mümkün değildir.

Bundan 1500 yıl önce Batı Hun İmparatoru Attila ile Türkleri tanıyan ve Türk egemenliğine alışık olan Avrupalılar 1300’lü yıllarda güneyden gelen Osmanlı Türklerinin idaresine girdiler. Atalarımız Osmanlılar fiilen Avrupalı idiler. Bizim Avrupalılığımız Lozan Antlaşması ile dünyaca kabul edildi.

Türkiye, 1945’ten itibaren yeniden yapılanan Avrupa’nın oluşturduğu bütün sistemler içinde kurucu ya da ilk giren ülkeler içinde yer almıştır. Bugüne kadar görev aldığı kuruluşlarda yüklendiği görevleri en iyi şekilde yapmaya gayret göstermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti olarak; (KAİK) Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi, (KEİB) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, (NATO) Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı, (BAB) Batı Avrupa Birliği, (AK) Avrupa Konseyi, (AG) Avrupa Grubu, (BAPG) Bağımsız Avrupa Program Grubu, (AGİT) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, (EFTA) Avrupa Ticaret Birliği gibi kuruluşlar içinde fiilen tam üye olarak görev yüklendik.

Halen aday adayı olduğumuz AB ile ilişkilerimiz tam üye olma yolunda devam etmektedir. Ülkemizi ve insanlarımızı AB ülkelerinin her alanda ulaştığı normlara ulaştırmak devletimizin en önemli hedeflerinden ve hükümetlerimizin başlıca görevlerinden olması gerekmektedir. Atatürk’ün milletimize gösterdiği hedef de zaten budur.

Aslında burada görülen gerçek; Türkiye’nin Avrupa’sız olabileceği, fakat Avrupa’nın hiçbir zaman Türkiye’siz olamayacağıdır. Asya Türk Cumhuriyetleri dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahiptir. Türkistan olarak adlandırabileceğimiz büyük ticari alan; Avrupa’ya ancak Türkiye üzerinden açılabilir. Avrupa ise bu alana ancak Türkiye üzerinden girebilir. Yani, Türkiye’nin AB üyeliği; Avrupa’yı dünyanın bu en zengin bölgelerine, pazarına bağlayacaktır.

Türkiye burada rolünü iyi oynamalı, elindeki kozları iyi kullanmalıdır. Bizi biz yapan binlerce yıllık Türk kültür değerlerimizden taviz verilmemelidir. Avrupalı'nın ekonomik ve teknolojik seviyesine ulaşmaya "Evet." Fakat Avrupa’nın Hıristiyan kültürü ile yaşama heves ve gayretlerine "Hayır" dememiz gerekiyor. Avrupa Birliği üyeliğini fazla abartmadan ve sahip olduğumuz kilit rolleri unutmadan karşılıklı işbirliği esaslarına uygun bir entegrasyona gidilmelidir.

Geleceğin kaçınılmaz gerçeği küreselleşmede fert olarak değil, millet kimliğimizle yer almak hedefimiz olmalıdır. Türk Devleti ebedidir. Bu ise Türk milleti ile sağlanmalıdır.

Yakın ve tarihî komşumuz İran’la ilişkilerimizin geliştirilmesi hem iki ülke ve hem de bölge barışı açısından hayati önemi haizdir. Her fırsattan istifade ile ilişkilerimizi geliştirmenin yollarını aramalıyız. Ancak, Atatürk Türkiyesi’nin İran rejimini benimsemesi mümkün değildir.

Zaten İran halkı da rejimini değiştirebilmenin sancılarını çekmektedir. Rejimler farklı da olsa ortak dostluk ve kardeşlik paydasında bir araya gelinmelidir. Bize düşen Atatürk’ün belirttiği şekilde mevcut olan binlerce yıllık dostluğumuzu bozabilecek engelleri ortadan kaldırmaktır.

Org. Kılınç’ın İran ile ilgili sözleri bu anlamda değerlendirilmelidir. ABD’nin tek güç olduğu günümüzde AB ülkelerinin 11 Eylül sonrasında Türkiye’nin artan jeo–stratejik değerini artık kavramaları gerekir. Eğer Türkiye hâlâ Batı ile işbirliği yapmakta zorlanır ve Batı kurum ve kuruluşlarına girmesinde güçlükler çıkarılırsa, bu durum Batı’nın stratejik menfaatlerine tamamen ters sonuçlar yaratabilir. Eğer Türkiye; Doğu’da bazı cazibeler bulup, Batı ile olan ilişkilerini azaltırsa bu Batı’nın aleyhine olur; zira Türkiye yukarıda izah edildiği gibi seçenekleri çok fazla olan bir ülkedir.

Türkiye’nin yeni yüzyılda hangi konumda yer alacağının bugünden tespiti ve tayini gerekir. Yeni ve esnek milli stratejiler üretmeden küreselleşen dünyaya ayak uydurulamayacağı bir gerçektir. Bu gerçeği görerek yeni politikalar üretmenin zamanı gelmiştir ve geçmektedir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
12 Mart 2002 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale