21 Kasım 2017 Salı

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Deprem değil, ihmal yıkar...
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olacaktır. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1923)

 20 Ağustos 2008 Çarşamba 

17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin üzerinden yedi yıl geçti. Deprem bölgelerinde yaşayan halkımız o korkunç günleri düzenledikleri anma törenleri ile bir kere daha hatırladılar. Kaybettikleri yakınlarının ardından gözyaşlarını döktüler.

Ülkemiz bir deprem bölgesidir ve bu husus bilimsel olarak tespit edilmiştir. Buna rağmen her yeni depremde ayni manzaralarla karşılaşmamız mukadder olmaktadır. Bu doğal afete gereken önem verilmemektedir. Alınan tedbirler tehlikenin büyüklüğü yanında hiç mertebesinde kalmaktadır.

Ömrümde iki büyük deprem felaketini fiilen yaşadım. Bunlardan birincisi 1971 Bingöl Depremi, ikincisi ise 1992 Erzincan depremidir. 22 Mayıs 1971’de meydana gelen ve 900 kadar yurttaşımızın hayatını kaybettiği Bingöl depreminde birliğimle birlikte arama-kurtarma ve destek faaliyetlerinde iki aya yakın bir süre fiilen görev aldım. 23 Mayıs sabahında bu tabiat harikası güzelliklerle dolu güzel beldeye ulaştığımızda gördüğümüz manzara bütün ekipte şok tesiri yapmıştı. Şehir merkezinde ayakta kalan tek bir bina yoktu. Askeri kışladaki binaların tamamına yakını hasarlıydı. Sanki büyük bir balyozla şehrin bütün binaları tuzla buz edilmişti. Çevre köylerin manzarası daha korkunçtu. Kerpiç evler un gibi dağılmıştı.

Devlet bölgeye yardım elini uzattı. Bu bölgeden geçenler yemyeşil orman eteklerinde kurulmuş tek katlı rengârenk prefabrik deprem evlerine bakarak buranın her an patlamaya hazır bir deprem bölgesi olduğunu hemen anlarlardı.

Bingöl yeniden inşa edildi. Yapılan yeni binalar (Lojmanlar dahil) hep tek katlı idi. Kışın çok soğuk, yazın ise çok soğuk olduğu için şikayet konusu edilen bu tek kat geleneği uzun süre devam etti. Sonra ne oldu ise, deprem unutuldu. Binalar yeniden yükselmeye başladı. 32 Yıl sonra 2003 Bingöl depreminde de görüldü ki yıkılan binalar yine çok katlılar idi. Ve müteahhitlerin daima eksik malzeme kullandığı aşikâr olan devlet binaları yıkılmıştı. Tek katlılar ise yapıldıkları gibi aynen duruyorlardı.

Ayni durum 1939 Erzincan depreminde yaşanmıştır. Şehrin tamamen yıkıldığı bu depremden sonra bütün evler tek kat imara açılmıştır. Zamanla buranın deprem bölgesi olduğu unutulmuş ve 5-6 katlı binalar (çoğu devlet dairesi) yükselmeğe başlamıştır.

Her iki şehirdeki depremde de yıkımlar ve ölümlerin sebebi doğal afet değildi. Suç tamamen doğanın gerçeklerine sırt çeviren insanlarımızda idi. Erzincan sadece fay hattının üzerinde yer almıyor, üç fayın birleşme noktasında yer alıyor. Türkiye’nin neresinde deprem okursa olsun bundan etkilenecek tek bölge olan Erzincan ovasına bilim adamları yerleşim izni verilmemesini istemişlerdir. Oysa şehir bilimsel gerçeklere rağmen öyle inşa ediliyor ki depremin merkez üssü şehir meydanındaki Atatürk heykeli oluyor. Doğal olarak yıkımlar ve ölümler kaçınılmaz oluyor.

Türk Devleti ve yardımsever Türk Milleti deprem felaketine uğrayan insanlarımızın yaralarını kısa sürede sarmaktadır. Fakat burada her zaman yanlış ve eksik olan deprem olduktan sonra meydana gelen yıkımların ortadan kaldırılmasıdır. Yanlış olan, bizdekinden çok daha şiddetli depreme maruz kalan ülkelerde tek can kaybı olmazken ve binalar un gibi dağılmazken, neden hâlâ deprem ülkesi olan Türkiye’de meydana gelen yıkımlardan ders alınarak önceden tedbir alınmadığıdır. İşte sorun buradadır. Çözülmesi gereken husus, deprem sonrasında meydana gelen yaraların sarılması değil, böyle yaraların meydana gelmesini önleyecek tedbirlerin alınmasıdır.

Binlerce yıldır insan yerleşimine açık olan Anadolu’da yaşayan insanlar bu bereketli topraklarda doğal afetlerin en büyüğü olan depreme karşı savaş vermektedir. Her 30 yılda bir periyodik olarak gelen büyüklü küçüklü depremler hem can, hem de mal kaybına sebep olurken milli servetlerimiz içinde yaşayanlarla birlikte heba olmaktadır. Oysa deprem bu toprakların bilinen gerçeğidir. Belki daha binlerce yıl toprak bu tabiat olayı durmaksızın devam edecektir. Buraları vatan bilip yurt tutan bizlerin bu zamansız gelen düşmana karşı bilinçli bir şekilde hazırlanmamız gerekir.

Nitekim geride büyük medeniyet eserleri bırakarak tarihe mal olmuş Anadolu halkları genellikle toprak ve yığma taştan yapılan tek katlı depreme dayanıklı evlerde oturarak bu afetten kendilerini korumuşlardır. Kendi canlarını güvence altına alırken, çok katlı ve görkemli sanat yapılarını ve büyük eserlerini ise zamanın en üst teknolojisini kullanarak en büyük depremlerde dahi ayakta kalacak ve nesilden nesile aktarılmasını sağlayacak şekilde inşa etmişlerdir. Bunların örneklerini Anadolu’nun her köşesinde tapınak, kilise, cami, medrese, köprü v.s. olarak görmek mümkündür.

Allah hiç kimseye deprem korkusu ve acısı yaşatmasın. Fakat bugüne kadar sorumluların sorumsuzca davranışları dolayısıyla her türlü ezayı bizzat halkın çektiğini görünce; “Doğrudan bu afete maruz kalmayan, yani acıyı bizzat hissetmeyenler için televizyonlardaki yıkım görüntüleri sıradan bir film görüntüsü gibi gelmektedir. Bunun için tedbir alması mümkün değildir” demek zorunda kalıyorum.

3 Mart 1992 Saat 1919’da meydana gelen Erzincan Depremini aile fertlerimle birlikte yaşadık. Allah böyle afetlerle bizi bir daha sınamasın. Allah’ın yarattığı en değerli varlık olan insanoğlunun kendi elleriyle yarattığı ev ve işyerlerinde ne hale geldiğini ve insanın bu büyük afet karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu gördüm. Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu ile birlikte yönettiğimiz Deprem Harekât Merkezinden baktığımızda; depremin kesinlikle öldürmediğini, kuralına uygun inşa edilen binaların depremde yıkılmadığını, yıkımın tamamen insanların bölge şartlarını bile bile depreme dayanmayacağı açıkça belli olan binaların yıkılması ile öldükleri gerçeğine şahit olduk.

1939 Erzincan depreminden sonra Japonya’nın teknik katkıları fay hattının tam üzerine inşa edilen tek katlı evlerden bir tuğla bile sökülmemişken, yeni inşa edilen okullar, hastaneler, lojmanlar v.s gibi devlet binalarının tamamına yakını ya yıkılmıştı ya da büyük hasar görmüşlerdi.

Deprem çalışmalarında meydana gelen aksaklıkları belki tedbir alınır da bir daha ayni hatalar yapılmaz diye ilgili makamlara gönderdik. Hiçbir tedbir alınmadığını, 7 yıl sonra Adapazarı-Gölcük ve arkasından gelen Düzce depremlerinde üzülerek gördük.1992’de her tarafı deprem bölgesi olan Türkiye’de Afet İşleri Genel Müdürlüğünde yüzlerce kişi masa başında maaş alırken, deprem bölgesine kurtarma faaliyetlerine göndereceği modern teçhizatlı “Acil Kurtarma Ekibi” yoktu. İnsanlar çaresizlikle kazma ve küreklerle enkaz altına girerek, büyük tehlike içinde can kurtarmaya çalışıyorlardı. Biz dozer ve kepçelerle bilinçsizce enkaz kaldırırken yabancıların bu konuda ne kadar hazırlıklı olduğunu görerek öğrendik.

Bunlardan bir tanesi de İsviçre Kurtarma Ekibi idi. Depremin ikinci günü özel bir uçakla gelen 23 kişilik ekibin başında 64 yaşında bir binbaşı vardı. Yer istediler, çadırlarını kurdular, yataklarını yaptılar, mutfaklarını çalıştırdılar. Yerleşmesini tamamlayan ekibin şefi bize kabiliyetlerini söyledi ve çalışacak bölge istedi. Gösterilen bölgede 24 saat vardiya usulü çalışarak, çok basit ve portatif teknik donanımları ve eğitilmiş üç köpekleri ile pek çok can kurtardılar.

15 gün birlikte olduğumuz ekibe ayrılışları esnasında teşekkür ederken sordum. “İsviçre’de çok mu deprem oluyor ki siz bu derece hazırlıklı ve deneyimlisiniz?” Aldığım cevap ile irkildim. “Hayır efendim. İsviçre deprem bölgesi değildir. Biz hiç deprem yaşamadık ve yaşamayacağız. Biz 2nci Cihan Harbinde şehirlerin bombalar altında yıkımını bizzat gören bir nesiliz. Gerçi İsviçre’de böyle bir yıkım olmamıştır. Ama biz hazırlıklı olmalıyız. Bizim bunun gibi üç ekibimiz daha var. Dünyada deprem olan bölgelere gelerek eğitim yapıyoruz. Depremler eğitimimizi geliştiriyor. Asıl biz size bize bu imkânı sağladığınız için teşekkür ederiz” dedi. Üç kıtayı yönetmiş bir milletin ferdi olarak çok utandığımı hatırlıyorum.

İşte devlet ve işte devletin insanına verdiği değer. İşte Ayasofya dahil binlerce yıldır bu topraklar üzerinde ayakta kalmış sanat eserleri..

Şunu unutmamak gerekiyor. Deprem asla yıkmaz. İnsanların teknolojinin gereklerine aykırı olarak yaptıkları inşaatlar yıkar. Ve yıkacaktır. Bu Allah’ın çizdiği kader değildir. Bizzat insanların insanlara karşı yaptığı savaştır. Bu savaşın mutlaka önlenmesi ve insanlarımızın bu yıkımdan kurtarılması gerekmektedir.

İnşallah yaklaştığı söylenen İstanbul depremi için tedbir almakta geç kalmamışızdır..



Dr. Tahir Tamer Kumkale
20 Ağustos 2008 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale